27 Aralık 2011 Salı

Tüm Kaybettiklerimizin Tanığı Foto Galatasaray / TARAF - Serdarhan Aksoy


Galatasaray’daki stüdyosunda 50 yıl fotoğrafçılık yapan Maryam Şahinyan’ın 200 bin imajlık arşivini SALT Galata’da görebilirsiniz.

İstanbul Galatasaray’da 1935’ten 1985’e kadar mütevazı stüdyosunda on binlerce fotoğraf çekti Maryam Şahinyan. Bu süre içinde Türkiye; Varlık Vergisi’ni, 6-7 Eylül Olayları’nı, 27 Mayıs Darbesi’ni, 12 Mart Muhtırası’nı, 1980 Darbesi’ni yaşadı. O, fotoğraf çekmeyi sürdürdü. 1964’te Türkiye ve Yunanistan arasındaki iskân anlaşmasının Türkiye tarafından tek taraflı bozulmasına da İsrail’in kurulmasına da şahitlik etti, hem de I. Dünya Savaşı yıllarından kalma körüklü makinesiyle.

Sanatçı Tayfun Serttaş’ın SALT Galata’nın açılış sergilerinden olan Foto Galatasaray ve Aras Yayıncılık’ın eş zamanlı olarak aynı adla yayımladığı kitap, Maryam Şahinyan’ın 50 yıllık meslekî kariyerinde özenle düzenlediği arşivi üzerinden İstanbul’un geçirdiği değişimi gözler önüne seriyor. Açık Arşiv projesi olan ve arşivdeki tüm fotoğrafların dijital ortama aktarıldığı sergiyi 22 ocak gününe kadar gezebileceğinizi hatırlatıp, bu noktada sözü sanatçı Tayfun Serttaş’a ve arşivi hayli ilginç bir hikâyeyle alan Yetvart Tomasyan’a bırakalım...

Serdarhan Aksoy

Maryam Şahinyan arşivinde 200 bin imaj var. Herhangi bir tasnife ya da seçkiye başvurdunuz mu? Mesela kitapta 400 kadar fotoğraf var?

Fotoğraflar arasında, kitap için seçtiğim fotoğraflar dışında, hiçbir seçkiye gitmedik. Foto Galatasaray projesinin en belirgin özelliği bu; Maryam Şahinyan arşivindeki her şeyi, olduğu gibi, olduğu şekliyle göstermek ve arşiv üzerinden yapılacak tüm seçkileri bizzat izleyicilerin inisiyatifine bırakmak. Biz başından itibaren şuna inandık: Eğer bu arşive 10 farklı sanatçı yaklaşırsa 10 farklı seçkiye, 10 farklı tarihçi yaklaşırsa 10 farklı seçkiye gidebilirdi. Ya da bir Ermeni incelese farklı, bir modacı tasnif etse farklı bir seçki oluşturabilirdi. Bizim amacımız, arşivi tüm izleyicilerin ilgisine açmaktı, bunun da en sağlıklı yolu arşivin kapsadığı imajların tamamını kullanmaktan geçiyor.

Eğitim, sergi, kitap tüm bu proje ne kadar zaman aldı?

Üç yıl kadar sürdü tamamlamak Foto Galatasaray'ı. 2009 yılının ocak ayında arşivi taşıdım. Bütün arşiv negatiflerden oluştuğu için dört aylık bir deneme dönemimiz vardı akabinde kesintisiz olarak proje başladı.

Deneme döneminde neler yaptınız?

Foto Galatasaray'ın arşivi bize dokuz koli ve 1139 film kutusuna bölünmüş olarak geldi. Öncelikle ben rastlantısal olarak bütün kutulardan bazı filmleri seçip onları pozitife çevirerek arşiv hakkında genel bir kanıya ulaştım. Çünkü eldeki verilerle Yetvart'ın söyledikleri de bir noktaya kadar arşivle örtüşmüyor olabilirdi. Çünkü Yetvart Tomasyan bilemezdi o kutuların içinde ne olduğunu, ne kadarının karıştığını, kronolojik olup olmadığını, ne kadarının Maryam'a ait olup olmadığını... Tüm incelemeler yapıldıktan sonra 2009'un ortalarında bunu bir projeye dönüştürmeye kesin olarak karar verdik.

Teknik kısmını nasıl çözdün işin? Kaç kişi çalıştı?

Bu deneme sürecinin akabinde bir tanışma toplantısı yaptım; projeyle ilgili. Toplantıdan sonra da kalktım Beyrut'a gittim; Arab Image Foundation'a. Arab Image Foundation, elinde devasa koleksiyonlar bulunduran çok önemli bir merkez. Ben özellikle cam negatifler konusunda bütün teknik ve lojistik bilgileri oradan aldım. Çünkü birçok metot ve teknik vardır. Ancak elimizde 1940'lardan, 1950'lerden negatifler vardı ve bunlara canımızın istediği gibi dokunamazdık. Açıkçası onların bilgi paylaşımından çok faydalandım. Her zaman Arab Image Foundation'la iletişim halinde oldum. Süreç böyle devam etti, projenin toplamında 30'a yakın asistanla çalıştım.

Aras Yayınları'ndan çıkan Foto Galatasaray kitabına gelirsek biraz...

Kitap, arşivin en sembolik biçimde temsil edildiği, aslında fotoğrafları da ilk kez baskı halinde gördüğüm(üz) alan. Kitap dışında elimizdeki herşey dijital. Kitapta dört temel bölüm var. Bu dört bölüm, iki yazınsal ve iki albümden meydana geliyor. Metinsel bölümlerin ilkinde, Maryam Şahinyan'ın hayatını kısaca, literatüre girecek kadar tartıştıktan sonra; “kadın kimliği”, “dinsel aidiyet” ve “Ermeni kültürü” bağlamında olmak üzere üç normatif bağlamda, Maryam'ın stüdyosunu tanımlamaya çalışıyoruz. Bu normatif kategorinin ardından ikinci bölüm olan “sebest okumalar”da bu arşivden daha ne gibi okumalar çıkarabileceğimizi ortaya koyuyoruz. Zaten kitap da bu arşivden daha ne gibi projeleri ortaya çıkarabileceğimizi göstermek için kurgulanmış bir şey.

Albüm bölümünde neler var?

Albüm bölümünde, “özdeşler” ve “aynadan bakanlar” adlı iki kategori var. “Özdeşler”de aralarında hiçbir genetik benzerlik olmaksızın aynı şeyleri giyen, aynı şekilde poz veren, aynı takıları takan ve bir araya gelen insanlar. “Aynadan bakanlar”da da aslında bir özdeşlik görüyoruz. Bunda da grafik olarak bir ikilik var, tabii aynı insanın aynadan yansıması olarak. “Özdeşler” tamamen benim seçiciliğimle oluştu, “aynadan bakanlar” ise doğrudan Maryam Şahinyan'ın estetik kriterlerinin belirlemesi açısından projenin ilk gününden itibaren ayrı bir dosya içerisinde toplanmaya başladı. İstanbul'daki hiçbir stüdyoda “aynadan bakanlar” gibi bir seri yok ve bu grup bence, Maryam'ın estetik anlayışının zirve noktası.

Maryam'ın kadın olması, senin de dediğin gibi kadın, genelde “bakan özne” değil, “bakılan nesne” konumunda fotoğraf tarihinde. Kadın olmak nasıl bir konum sağlıyor ona?

Maryam'ın kadın olması hasebiyle müşteri portföyünü hazırlamak için ekstra bir şey yapmasına gerek yoktu. Mesela evinden “Ben Osman'a fotoğraf çektirmeye çıkıyorum” diye çıkamayacak bir kadın, “Ben Maryam'a gidiyorum” diye çıkabiliyordu. Bu yüzden de Maryam'ın stüdyosu bir sosyalleşme mekânıydı. Aynı zamanda bütün sosyal çevresini FotoGalatasaray üzerinden kuruyor. Bu yüzden, bir ayrıcalığı var tabii Maryam'ın. Öte yandan, ben Maryam'ın feminist anlayışına yeni bir yön vermek ya da kadınların mesleki hayatta ne kadar daha aktif olabileceklerini göstermek gibi bir iddiası olduğuna da inanmıyorum. Dönemin muhafazakar koşullarıyla tam bir uyumluluk yakalıyor aslında.

Maryam'la ilgili bilgilere nasıl ulaştınız?

Fotoğrafçının yaşamıyla ilgili elimizdeki bilgiler oldukça kısıtlı. Birçok insan tarafından tanınıyor Maryam Şahinyan, çalışma süresince toplanan tüm verileri belirli bir süzgeçten geçirdik ve 10 sayfalık bir biyografi dışında daha derine inmedik hayatı konusunda. Maryam’ın öz kardeşi Vruyr Şahinyan İstanbul’da yaşıyor. Maryam'ın elimizde kalan sadece dört vesikalık fotoğrafı da hayattaki tek kardeşinin arşivinden. Fakat daha fazlası üzerine konuşmak istemiyor Vruyr Şahinyan. Onun içinde bulunduğu ruh halini anlamak gerekiyor. Herşeye belirli bir mesafe içerisinde yaklaşıyor, bu mesafeyi iyi anlamalıyız.

Peki Türkiye tarihindeki kırılmaları noktalarını gözlemleyebiliyor muyuz?

Maryam Şahinyan'ın stüdyosundan demografik süreçleri izlemek çok kolay. 1964 senesinde Yunanistan ile Türkiye arasındaki ikamet anlaşmasının Türkiye tarafından tek taraflı kaldırılmasının ardından, buradan 200 bin Rum'un gitmesini çok net izliyoruz. Ama 6-7 Eylül'ü izlemek mümkün değil mesela. Çünkü Maryam'ın stüdyosu Çiçek Pasajı'nda korunaklı bir yerde ve sadece camı kırılıyor. Onun dışında darbeleri görmek mümkün değil. Varlik Vergisi gibi bir süreci de, stüdyo fotoğrafından izleyemeyiz. Maryam Şahinyan belge fotoğrafçısı değil, o idealize edilmiş gerçekliği yansıtıyor. Bu açıdan travmaya tanıklığı daha uzun vade de, o gerçekliğin dönüşmesine tanık olunca ortaya çıkıyor.

Travma derken, biraz daha açmanı isteyeceğim? 1935 – 85 yılları arası İstanbul sayısız olayla yüzyüze kaldı, bu yarım asırlık tanıklık bize neyi gösteriyor?

Birgün arkadaşım Aret Gıcır ile yürürken, “iyi bak, işte sonrası böyle oluyor” demişti bana. İstiklal Caddesindeydik, derinlemesine baktım; kalabalık, umursamazlık, toz duman... Sonrasındaydık. Cumhuriyet sonrası İstanbul, tüm Türkiye’de azınlıklar için adeta bağımsız bir ülke işlevi gördü. Herkes bu şehre toplantı, Anadolu’nun farklı noktalarında kalan, kalmayı başarabilen son aileler, son yetimler, son yaşlılar. Küçük bir kısmı kaldı, daha büyük kısmı ise 80’li yıllara kadar İstanbul üzerinden Batı’ya göç etti. Foto Galatasaray’ın bu sürece olan tanıklığı beni en derinden etkileyen boyutudur bu projenin. Sonrasını izliyoruz o stüdyoda, o perdenin önüne dizilen yorgun ruhların bu şehirdeki son hareketlerini. Başka türlü de izleyemiyoruz onları. Bu açıdan elimizde kalan son büyük kanıttır Foto Galatasaray. O arşivde gördüğünüz yüzlerin çoğu bugün diaspora statüsünde yaşıyor, yaşamaya mecbur. Oradaki ayakkabısı delik çocuk, bebeği ile poz veren kadın, gelinlerin eteklerine sarılan küçük medimeler, komünyon duasını eden oğlanlar işte diaspora. Çok iyi bakmak lazım onların gözlerinin içine, gözlerindeki ışığa.


SARKİS USTA: "Ne Laf Anlamaz Adamsın Yahu!"

Serdarhan Aksoy: Maryam Şahinyan arşivini nasıl buldunuz?

Yetvart Tomasyan: Benim aile dostum, bu vesileyle rahmetle de analım, Sarkis Çerkezyan. Kimilerinin Sarkis Varbed, kimilerinin Sarkis Usta dediği marangoz Sarkis, benim yakınımdı. Her gün olmasa da gün aşırı benim dükkana uğruyordu. Bir uğradığında Maryam Şahinyan'dan bahsetti. Maryam'ın dükkanı devrettiği çocukların da dükkanı kapatıklarını, alanların da başka iş yapacaklarını söyledi.

S.A: Dükkanı devralanları tanıyor muydunuz?

Y.T: Taniyorum tabii, hala da görüşürüz. Dükkanı İsa Barkev Avşar ve Fikri Çalış'a devrediyor. Sonra üç sene kadar birlikte çalışıyorlar. Matmazel zamanla onlara işi öğretiyor. Sonra onlar da dükkanı devredince arşiv ortada kalıyor. Sakis Usta, bir 10-15 gün geldi gitti, geldi gitti. Sonunda o gün geldi, çok sert konuştu. "Ulan, ne laf anlamaz adamsın. Al şunları diyorum. Kapının önüne koydular. Yarın çöpçüler götürecek. Bugün son gün" dedi. Ben de bunun üzerine, Skoda bir kamyonetimiz vardı, içine 15-20 tane koli koydurdum. İki de arkadaş görevlendirdim. 90 senesiydi. Kadıköy'e gittiler. 15 koliye doldurdular, bantladılar, getirdiler. Eh işte, 18 sene depoda durdu.

S.A: Başka arşiv var mı böyle elinizde?

Y.T: Böyle arşiv yok. Ama ben 40 senedir gazete küpürü topluyorum. Genellikle sanat haberleriyle ilgili olarak - ağırlıklı olarak resim, heykel, müzik, dans - 40 yıllık gazete küpürleri var. Bir de programları topluyorum. Etkinlik programları; konserlerden önce dağıtılır ya.


Kaynak: Serdarhan Aksoy / TARAF - 27.Aralık.2011

23 Aralık 2011 Cuma

Bir Maryam Şahinyan Projesi / AGOS - Ani Çelik Arevyan


Fotoğraf sanatçısı Ani Çelik Arevyan, Salt Galata’daki Foto Galatasaray sergisinden izlenimlerini Agos için kaleme aldı.

ANİ ÇELİK AREVYAN


Salt Galata’nın ihtişamlı mimarisiyle karşılayan beyaz mermer merdivenleri ve aydınlık girişinin, üçüncü kattaki Maryam Şahinyan’ın fotoğraflarının “karanlıkoda”sıyla olan tezatlığının uyumu, ilk etapta beni etkileyen unsurlardan biriydi. Slideshow’u seyretmek üzere girilen siyah kadife perdedeyle bölünmüş oda, tam da Maryam’ın kullandığı 1. Dünya Savaşı’ndan kalma körüklü fotoğraf makinesinin siyah örtüsü gibiydi. Zaten fotoğraf kartları ve cam negatif kutuların camekânlardaki sergisi, insanı adeta bir karanlıkodaya, bir stüdyoya hazırlıyor gibiydi.

“Karanlıkoda”daki slideshow’un oval açısı ve ortadaki 3-4 sandalyeyi gördüğümde, Maryam’ın dünyasına aralanmış bir sahneyi seyretmek için kendimi zaman tüneline girmiş gibi hissettim ve fotoğrafları odada tek başıma seyretmek istedim. Bir müddet bekledikten sonra kısa bir yalnızlık anı yakaladım ve gösteri derinlemesine içine aldı beni... İmajların akışı harikaydı. Hem film şeridi gibi akan görüntülerin bütününü kaçırmak istemiyordum hem de fotoğraflara daha detaylı bakmak istiyordum. Önceleri tanıdık bir yüz aramaya başladım, fotoğrafların birçoğu dönemin gayrimüslim kesimini belgeleyen, evimde oldukça çok bulunan türdendi. Sanki hepsini daha önce görmüş gibiydim ve bazen albümlerine baktığıma sorardım anneme ve kayınvalideme, “Hepiniz aynı stilde mi giyinirdiniz ve hep aynı pozlar mı verirdiniz?” diye...

Fotoğrafçı insanları birbirine benzetiyor


Ben evdeki fotoğrafların aile fertlerine ait oldukları için birbirine benzediğini düşünürdüm, oysa bu sergide şunu hissettim ki, aslında biraz da fotoğrafçı insanları birbirine benzetiyor... Dönemine ait olan tek bir fotoğrafa veya 2-3 fotoğrafa baksaydım, “modelin” kişiliği hakkında bir fikir edinebilirdim, ama bütün portrelerin aynı, bütün ikizleri aynı, bütün rahibelerin aynı.... çekilmiş olduklarını görünce, o zaman kişilerin kimliklerine ya da hikâyelerine değil de, fotoğraflara Maryam’ın bir projesiymiş gibi odaklandım. Kıyafetlerin, duruşların, ışıkların, benzerliklerini izlediğim zaman, onlar kendi karakteristiğinden uzaklaşıp, hepsini aynı şablondan çıkmış gibi görmeme sebep oldu. Tıpkı büyük bir lavanta tarlasına ait olan tek bir lavantaya bakar gibi. Bütünün lavanta tarlası olduğunu algılarız ama bir lavantanın tek başına, kendi-sinin özelliklerini değil.

İlk bakışta fotoğrafların, bir dönemi yansıtması ve doğrudan bir topluluğu bugüne taşıyıp göstermesi, bir dönem insanının kılık kıyafetleriyle ve toplumsal konumlarıyla belgelenmesi gözüyle bakarken, aslında, fotoğraftaki kişiler hakkında çok da bilgi vermediğini, yani, gelen insanların kişiliklerinden, elekt-riğinden doğan yorumların fotoğrafa yansımasını, fotoğrafçıya hissettirdiğini değil de, fotoğrafçının kalıplarında çekilmesi, kişiye yönelik fotoğraf olmaktan çıkıp fotoğrafçının kurguladığı kişilikler oluyorlardı... Üstelik 60 yıllık bir zaman dilimini kapsamasına rağmen, “modellerin” duruş ve stil olarak neredeyse hiç değişmemesi, seriler halinde hep aynı pozlarda olmaları, hep aynı ışığın kullanılması, fotoğrafı çekilen kişilerden çok, adeta, fotoğraf tarzı ile, fotoğrafçının portresinin oluştuğu hissini verdi.

Fotoğraflar modelden çok fotoğrafçıyı gösteriyor


O pozun ruhuna uygun olsun olmasın “modellerin” hep aynı şekilde durdurulmak istenmesi, belki de fotoğrafçının kişileri kendi kalıbına koymak istemesinden kaynaklanıyor olabilir. Örneğin sadece portre olarak çekilmiş genç kadınlar serisinde, bir müddet sonra, dikkatli bakmazsanız, hep aynı kişiler olduğunu zannedebilirsiniz. Rahibeler, ikizler, askerler, gelinler... kendi portreleri, fotoğrafları olmaktan çok, fotoğrafçının kimliği, figürleri olmuşlar adeta. Bu nedenle fotoğraflar, daha çok fotoğrafçıyı, Maryam’ı görmeme sebep oldu...

Maryam da kendi projesini oluşturmuş bir anlamda, yani sıradan insanları projesine model yapmış. Bloklar halinde, seriler halinde gösterilmesi, kişilerin kendi mimikleriyle, jestleriyle, duruşlariyle değil de fotoğrafçının net ve belirgin olarak aynı kategoriye aynı pozları verdirerek çekmesi, Maryam’ın farklı başlıklar altında yürüttüğü bir proje çalışması gibi.

Fotoğraflarda dikkatimi çeken bir diğer şey, Şahinyan’ın “modelleri” kendi evlerindeymiş gibi hissettirmesi... Halı, perde, saksı, ahşap sandalye... O dönemin tarzıyla insanların evlerinde çokça kullandıkları objeler. Sade ortamlar, günlük yaşanan mekânlar tasarlaması, sonuçta planlanarak çekilse de tüm fotoğraflara bir samimiyet duygusu veriyor. Ve üstelik yine 60 yıllık süreçte bu dekoratif objeleri hiç değiştirme gereği duymadan… Özel olarak hazırlandıkları ve o güne randevulu poz verdikleri halde, aynı karelerin, ikiz çocuklar, genç kızlar, aynı şekilde şablon halinde çekilmesi, tekrarlanmasına rağmen, yine de fotoğraflar sanki kişilerin doğal halleriymiş hissini veriyor...

Gizli imza

Fotoğrafçının aynı noktadan, aynı açıdan, aynı dekoratif malzemeleri kullanması; aynı perde, sandalye ve bazen aynı kostüm gibi değişmeyen bu unsurlar, bir anlamda da Maryam’ın gizli imzası gibi.

Şahinyan’ın 60 yıl boyunca sadece siyah beyaz fotoğraf çekmesi, dönemi renkli fotoğrafı yakalasa bile, bunu bilinç olarak reddetmişe benziyor. Bu da fotoğraflardaki pozların tektipliliğiyle çok iyi bir paralellik oluşturuyor aslında. Pozlardaki bu benzerlik ve tektiplilik nasıl bir anlamda onları görsel olarak eşitliyorsa, siyah beyaz oluşları da aynı amaca hizmet ediyor bence... Fotoğraflarındaki siyah-beyaz ısrarı, teknolojiye kapalı olmasından çok, şablonumsu çekimlerin bir desteği gibi... Siyah-beyaz fotoğrafları renkli fotoğraftan ayıran en önemli özellik, renkliyken daha gerçek olan görüntünün, siyah-beyazda, karakteri gereği, gerçeğinden uzaklaşmasıdır. Teknik olarak da, biraz daha etkili yalan söyler, yani fotoğraftakinin kumral mı esmer mi olduğunu anlayamadığımız gibi, kırmızı mı siyah mı giydiğini de anlayamayız. Fotoğrafların tamamının siyah-beyaz oluşu sanki Maryam’ın hayat felsefesinden ipuçları veriyor gibi. Her öğlen sadece elma yemesi ve ömrünü bir anlamda yanlız tamamlayarak, aile olmanın getirdiği hareketliliğe ve karmaşaya izin vermemesi gibi...

Güçlü bir ifade


Mayram’ın portresini görmeden, gözümde canlandırdığım fiziği tam tahmin ettiğim gibiydi. Zayıf vücudu, sade yüz hatları ve bakışlarındaki güçlü, kararlı ifade... Döneminde bir kadın fotoğrafçı olarak profesyonelce çalışmasında da aynı güçlü ve kararlı duruş hissediliyor.

Maryam Şahinyan’ın hayatı boyunca kendisini adadığı mesleği, kişiliğiyle bir bütün olmuş profesyonel yaşantısı ve ardında bıraktığı bu hazineyi büyük bir titizlikle ortaya çıkaran Tayfun Serttaş’ı kutlamak isterim. Maryam’ın işlerinin taşıdığı anlam ve boyut, böylesine bir düzen ve arşivleme sistemi, fazlasıyla takdire değer bir durum. Adeta ailesi, çocuğu gibi yaşamış bunlarla hayatını ve Salt’in görkemli binasında, yine eski İstanbul’da hayatını özetlemiş... Araştırması ve fotoğraflarıyla oldukça başarılı hazırlanmış kitabın basımından dolayı Aras Yayıncılık’ı da ayrıca kutlamak gerek...

Sergiden ayrılırken sizi yakalayan Tayfun Serttaş’ın videosu, verdiği bilgiler ve akıcılığıyla adeta olduğunuz yerde alıkoyuyor sizi. Böylesine özel bir gerçek hikâyeyi bilmekten dolayı büyük bir mutlulukla ayrıldım Salt’tan...

Şahinyan’ın 60 yıl boyunca sadece siyah beyaz fotoğraf çekmesi, dönemi renkli fotoğrafı yakalasa bile, bunu bilinç olarak reddetmişe benziyor. Bu da fotoğraflardaki pozların tektipliliğiyle çok iyi bir paralellik oluşturuyor aslında. Pozlardaki bu benzerlik ve tektiplilik nasıl bir anlamda onları görsel olarak eşitliyorsa, siyah beyaz oluşları da aynı amaca hizmet ediyor bence...

Foto Galatasaray üzerine konuşulacak

23 Aralık Cuma günü saat 19.00’da Salt Galata Oditoryum’da, Tayfun Serttaş’ın hazırladığı ‘Foto Galatasaray’ sergisi ve Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan ‘Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan’ adlı kitaba paralel olarak, Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş ve Vasıf Kortun’un katılacağı, ‘Yerlerine Konulması Unutulan Filmler’ başlıklı bir söyleşi yapılacak.

Serginin ‘gizli öznesi’ Maryam Şahinyan bağlamında, İstanbul’un gerektiği yere konulması unutulan tarihsel ve kültürel katmanlarının konu edileceği söyleşiye, Foto Galatasaray arşivinin bugüne ulaşmasını sağlayan Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan, Şahinyan ailesinin bireyleri ve Maryam Şahinyan’ın arkadaşları da izleyici olarak katılacak.

Kaynak: AGOS - Sayı: 818 / Ani Çelik Arevyan - 16.Aralık.2011

22 Aralık 2011 Perşembe

İstanbulluları Hüzne Boğabilir / NOR MARMARA - Lara Fresko
























Kaynak: Lara Fresko / NOR MARMARA - Sayı: 458 16.Aralık.2011

20 Aralık 2011 Salı

Yerlerine Konulması Unutulan Filmler / Film I Forgot to Put Back in Place

Söyleşi / In conversation: Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş, Vasıf Kortun
23.12.2011, 19:00
SALT Galata Bankalar Caddesi No: 11
Oditoryum / Auditorium



FOTO GALATASARAY: “Yerlerine Konulması Unutulan Filmler”

Fotoğrafçı Maryam Şahinyan’ın yarım asırlık stüdyosu Foto Galatasaray’ın arşiviyle kurduğu ilişkiye dair kendi kaleminden çıkan tek bilgiydi, “Yerlerine Konulması Unutulan Filmler”... Stüdyo arşivinin yaratıcısı ve öznesi Şahinyan, FORTE marka bir film kutusunun üstünde kendi çalışma disiplininden ilk kez söz etmiş ve bu kutuyu “Yerlerine Konulması Unutulan Filmler” olarak isimlendirmişti. Farklı tarih ve ebatlardan yerlerine konulması unutulan filmlerin bir araya toplandığı bu ayrıksı kutu, arşivin rastlantısal bir kesitini sunmakla birlikte, fotoğrafçının mesleğini nasıl bir titizlik ve disiplin içerisinde yürüttüğünün en büyük kanıtıydı.

Tarihsel katmanların içerisinde tüm bir Foto Galatasaray arşivinin gerektiği yere konulmasının unutulduğuna şahit olan üç isim; Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş ve Vasıf Kortun, SALT’ın ilk Açık Arşiv sergisi olan Foto Galatasaray’ın gizli öznesi Maryam Şahinyan bağlamında bir araya geliyor. SALT Galata’da 22 Kasım 2011-22 Ocak 2012 tarihlerinde izlenime sunulan "Foto Galatasaray" sergisi üzerine yapılacak söyleşide, Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan "Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan" kitabının üç yazarı, İstanbul’un gerektiği yere konulması unutulan tarihsel ve kültürel katmanları hakkında konuşacak.

Foto Galatasaray arşivinin bugüne ulaşmasını sağlayan Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan, Şahinyan ailesinin bireyleri ve Maryam Şahinyan’ın arkadaşlarının da izleyici olarak katılacağı söyleşide, arşivin muntazam kronolojisinden hareketle fotoğrafçının bireysel tarihine paralel olarak İstanbul tarihinde iz sürmenin olası yöntemleri de tartışılacak.

Karin Karakaşlı


1996-2006 yıllarında, Türkçe-Ermenice yayımlanan haftalık Agos gazetesinde editör, yazı işleri müdürü ve köşe yazarı olarak görev yaptı. Günay Göksu Özdoğan, Füsun Üstel ve Ferhat Kentel ile birlikte hazırladığı "Türkiye’de Ermeniler: Cemaat, Birey, Yurttaş" adlı araştırma kitabı 2009’da yayımlandı. Yeditepe Üniversitesi Çeviribilim Bölümü’nde öğretim görevlisi ve Getronagan Ermeni Lisesi’nde Ermenice edebiyat öğretmenidir. Hâlen Radikal 2’de köşe yazarlığı yapmaktadır.

Tayfun Serttaş

Sanatçı ve yazar Tayfun Serttaş, "Foto Galatasaray" projesinin araştırmacısı, "Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan" (2011) kitabının editörü ve yazarlarındandır.

Vasıf Kortun


SALT Araştırma ve Programlar Direktörü

---------

FOTO GALATASARAY: “Film I Forgot to Put Back in Place”

The only first-hand information concerning the relationship between photographer Maryam Şahinyan and the archive of her fifty-year-old studio, Foto Galatasaray, is a label on a box of FORTE film reading “Film I Forgot to Put Back in Place”. Belonging to Şahinyan, the creator and subject of the studio archive, the box is a collection of film from different dates and of varying sizes. It presents a random cross-section of the archive, while at the same time attesting to the incredible meticulousness and discipline with which the photographer carried out her work.

Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş and Vasıf Kortun, all witnesses to the fact that the Foto Galatasaray archive was forgotten — that is has yet to be returned to its proper place within the layers of history — come together on the occasion of SALT’s first Open Archive exhibition to discuss the studio’s hidden subject, Maryam Şahinyan. "Foto Galatasaray" is open at SALT Galata from November 22, 2011 to January 22, 2012. In the context of the conversation, the authors of "Foto Galatasaray – Studio Practice by Maryam Şahinyan" (Aras Publishing, 2011) will also address issues of displacement in İstanbul’s historical and cultural layers.

Yetvart Tomasyan, owner of Aras Publishing and the individual responsible for preserving the Foto Galatasaray archive to this day, along with members of the Şahinyan family and Maryam Şahinyan’s friends, will be among the conversation’s audience, where possible methods of tracing İstanbul’s history in tandem with the personal history of a photographer will be discussed in light of the archive’s impressive chronology.

Karin Karakaşlı


From 1996 to 2006, Karakaşlı worked as editor, editor-in-chief and columnist at Agos, a weekly newspaper published bilingually in Turkish and Armenian. She co-edited "Armenians in Turkey: Community, Individual, Citizen" (2009) with Günay Göksu Özdoğan, Füsun Üstel and Ferhat Kentel. Karakaşlı is a faculty member in Yeditepe University’s Department of Translation Studies; she also teaches Armenian literature at Getronagan Armenian High School. Currently, she is a columnist for Radikal 2.

Tayfun Serttaş

Tayfun Serttaş is an artist and author. He is the researcher of the "Foto Galatasaray" project, and editor and co-author of "Foto Galatasaray – Studio Practice by Maryam Şahinyan" (2011).

Vasıf Kortun

Director of Research and Programs, SALT

Semt-e Veda

İstanbul'un onca semti sokağı dururken, neden senle yaşarım şimdi bunu bir çırpıda izah etmem çok zor. Say ki sen düşenin dostuydun ya hani bu acımasız şehirde, düşenleri de sevdiğimden olsa gerek, bir sabah ansızın görünce sökülmüş kapıların pencelerin, bir sancağı düşmüş gibi geldi istanbul'un, düşündüm, sen düşünce kim olacak dostun diye? Kaybettim gibi geldi, arka balkonumdan bir semtin tüm uzuvlarının teker teker sökülüşüne tanık olurken... İstanbul diye bir şehir varsa, sen vardın diye var, gibi geldi bugün. Bu gece senin için bir şarap seçtim en koyusundan, yağmura aldırış etmeden vedalaşasım geldi, leopar bornozumla, çıkıp ağlayasım arka balkonumdan. Son kez hazırlandım sana. Gözlerimin önünde düpedüz yok olurken şimdi sen, karşı kıyında geriye bir tek ben kalmışım gibi geldi. Çok yalnız hissettim bugün, çok yağmalanmış.

Halbuki ben daha Tarlabaşı'nı yazacaktım...

Asla unuttuğumdan değil, yaralı, yorgun, karmaşık, değişken ve derin oldukları için hiçbir zaman tam kavranamayan insanlar, için için benzemekten çok korktuğumuz karanlık geçmişli bir aile ferdi, karşılıklı çok fazla hırpalanmış eski sevgililer gibi, Tarlabaşı'nı ancak ona karşı biraz mesafe edindikten sonra değerlendirebilecektim. Karşı kıyısında bir derin mola verecektim, daha... Sanki ona hiçbirşeycikler olmazmış gibi. 6 Eylül 1955 sabahından beri semtin duvarlarından temizlenemeyen savaş izlerini, Dalan dönemiyle kalbine hançer vurulan bu eski sokakların ana karadan ayrılıp bir vahaya dönüşünü, o vahanın sultanlarını, saltanatını, saraylarını yazacaktım. Bir semtin üzerinden yükselen dumanların ve sokakları arasına gerilen çamaşırların nasıl olup da post-modern zamanların en tutkulu efsanesine dönüştüğünü, Viyana Otel'in arasındaki penceresinden tüm şehrin yeni yetmelerine ot servis eden namı değer Hala'yı, Şaşı Gül'ün birbirinden cengaver façalı yosmalarını, Biricik Anne'nin güzellik salonunda saçlarımın yarısını kaybettiğim geceyi, Kanat Anne'nin 6 yaşındaki oğlunu nasıl sobada yaktığını, Bahriyelin alt katında çalarken Alevi Türkücü avaz avaz boynuma sarılıp bir öpücük konduran zenci güzelini, Sakız Apartmanı'nın sabahı hiç gelmeyen ikindilerini, tenhalarında Kürtçe ağlayan oğullarını, içi kan ağlayanları, kapkaçcı Cemal'in travesti genelevine düşen sevgilisi Beyaz Hafize'yi, Ali Bey Apartmanı'nın duvarlarında senin uğruna kırdığım bira şişelerini, Osep'in 45 kediyle paylaştığı o odayı, biricik köpeğini oduncu sevgilisine bırakıp ölüm yolculuğuna çıkan Vera'yı, sonra o köpeğin nasıl bir sabah benim kapımdan girdiğini, Beyoğlu'nun pahalı sokaklarındaki ihtişamlı hayatlarını bırakıp buraya döndüğünü iddia eden diğer fahişeleri, Madi Canan'ın 50 yıldır değiştirmediği meçini hangi perukçudan satın aldığını, en iyi torbacımın bir sabah nasıl aniden paketlendiğini, bu olayın gerçek müsebbiplerini, her gözgöze gelişimizde bana göz kırpan Kadın Çıkmazı'nın köşesindeki polisi, birgün aynı polisi "günde 100 yarrak yiyorum oğlum ben, sen kimi sikmekle tehdit ediyorsun!" diye sokağın ortasında dövüveren Japon Aysel'i, dişsiz taksicinin bir apartmanın terasında gizlice topladığı bakırları, o bakırları gerçekte kimin çaldığını, Kör Ekrem'in gözünü şişleyen çete mensuplarını, Mark'ın Sakızağacı için yaptığı Almanca blogu, semt pazarını mesken belleyen beyaz örtülü kadınları, o kadınların bana zorla isot biberi aldırdıklarını, tüm semtin hafızasını köhne dükkanında toplayan eskici Osman'ı, Osman'ın metresini, diğer metresleri, pezevenkleri, orospu çocuklarını, kapkaçcıları, tinercileri, ibneleri, gavatları, zürafaları, vebalarını, frengilerini, virüslerini, torbacılarını, tombalacılarını yazacaktım daha senin. Kendisini en çok senin sokaklarında güvende hissedenleri, hane belledikleri o mahrem sokakları dışarıdan bakanların neden hiç anlayamadıklarını. Oturup bir bir anlatacaktım, sana sığınanları.

Sonra hepsi terkettiler.

Karşı kıyıdan izlerken hayalet silüetini, koca bir savaş meydanından geriye kalmış son asker gibi, ürkeğim şimdi. Senin hafriyatlarında bu şehrin son büyük cenazesi kalkacakmış gibi, sen bitince bitecek gibi geldi bugün, bir şehrin efsanesi. Çok derin alıp verdim nefesimi, yetmedi, hava yok gibi geldi, yağmur bedenimi deliyor gibi, sonra tekrar içeriye kapattım kendimi.

Kalakaldım.

19 Aralık 2011 Pazartesi

14 Aralık 2011 Çarşamba

levon ile osep


Aynı tarihlere tanık olmak güzeldir, ruh kardeşi yapar insanı, bilmeden. Hani derler ya sanatçılar birbirleriyle aynı şeyleri yaptıklarında pişti olurlar diye, bu üslupta çalışanlar için o komik bir yalan. Van Leo ile Osep Minasoğlu aynı kadrajda yalnızca daha bir güzeller. Aynı tarihin başka şehirlere savurduğu çocuklarıyla, bugünün düzleminde göz göze gelmek hiç olmadığı kadar emsalsiz, Kahire'de ve de İstanbul'da.