"Ey AKP'li mütaahitler! Başbakanınız dahil ihalelerden gelen paraların ihtiyaçtan fazlasını tinercilere infak edin! Alternatif sermaye oluşturmuyorsunuz, yiyici, sömürücü sermaye sınıfına dahil oluyorsunuz. Kapitalizme abdest aldırıyorsunuz. Dindar gençlik yetiştirmeyi bırak, varolanı ne yaptın ondan haber ver. İhaleci, rantçı yaptın. Bu ülkenin dindarlardan beklediği bu değildi.
Ehli sünnet ve'l cemaat, ehl-i mülkiyet ve'şatafat oldu. İnşaat ya Resulullah diye kibir kulleri dikiyorlar. Caprice Gold sizin mezarınız. Otollerde, kırmızı halılarda dolaşmaktan dışarıyı göremiyorsunuz. Dün Mersin'de sobayı yakalım derken yaralanan 4 çocuktan haberin var mı? Köprü altında donarak ölen tinercileriden haberin var mı? Cenazelerini biz kaldırıyoruz. Zenginliği paylaşmıyorsunuz, kendinize yontuyorsunuz. Irak'ta ölen 1.5 milyon Müslümandan haberin var mı? Dünyanın ezan okunan yerlerine bomba yağıdıranlar neyin oluyor? Model ortağın mı?
Başbakan'a çağrı: İhtiyaçtan fazla ne varsa tinercilere infak et. Banka hesaplarına yığdıklarınla onlara yurt açalım. Belki 100 yurt eder. Dindarlık namazla niyazla olmaz. Eline güç (iktidar ve servet) geçince onu nasıl kullandığına bakacaksınız. Siz burada kaybettiniz. Ey Başbakan! Değil Fırat kenarında bir Kürt, bir koyun kaybolsa, bir tinerci donsa sorumlusu sensin. Dindarlık bu değilse nedir?"
Daha ne desin?
9 Şubat 2012 Perşembe
7 Şubat 2012 Salı
Etyen Mahçupyan'dan nefret etmek, modası ve ötesi...
Uludere Katliamının ilk saatleriydi. Çok karanlık, çok tuhaf, çıkışsız, çok tarifsiz, insanlık tarihi adına en utanç verici anlar... İçimden, dışımdan, gün boyunca sayıkladığım tek kelime oldu EYVAH. Koca bir EYVAH. Silüetim de dahil gördüğüm herşeyden utanırken, beyin hücrelerimin teker teker mutsuzluktan öldüğünü hissederken, birilerinin çıkıp şaka yaptık demesini bekleyecek derecede şuurumu zorlarken, bu vahşetin orta yerine düşünce "Mahçupyan, MAHÇUP mu?" polemiği, ikiye katlandı yaram. Bir süredir masumların ölmesinin dahi hiçbir şeyi değiştiremediği bu nefret ikliminde, Mahçupyan'a şimdi mahçup olup olmadığı soruluyordu. Günün sorusu buydu. Belli ki bundan haz alınıyordu.
Muhtemelen Mahçupyan'ın çıkıp, "çok mahcubum" demesi arzulanmıyordu. Neden mahçup olacaktı kaldı ki Mahçupyan? Gevrek cehaletin intikam sarmallarında Mahçupyan'a commentler dizilmesi, bir nefretin ifşasından ibaretti. 34 genç ölünce, namluyu Mahçupyan'ın alnına doğrultmak tüm geleneksel düşünce sistemlerinde olduğu gibi daha bir kolay, daha bir rahat, daha bir lezzetli oluyordu. Bir taraf artık bunu %100 hakettiğine inanıyordu. Çünkü bugüne değin yalnızca ölerek ya da öldürerek alabilmişti hakkı varsaydığını, başka bir metod aramaya gerek görmemişti, kendisine sunulan tüm diğer seçenekleri de elinin tersiyle itmişti. Sistem(ler) bu kült metodolojiden besleniyordu.
Kanlı pragmatizm.
Bu ülkenin vicdan sahibi (ciddi) bir kesimi bu telafi edilemez acı karşısında önündeki üç beş günü daha nasıl geçiremeyeceğinin, nasıl üzerine bir cümle daha kuramayacağının, nasıl mutsuzluktan öleceğinin hesabını yapadursun, birilerinin yanıtı çoktan hazırdı. Onlar ağızlarından salyalar akarcasına bu anı bekliyorlardı çünkü sıra Mahçupyan'a geliyordu ve bu uğurda üzerine bombalar yağan o gencecik bedenlerin anılmasından daha elzemdi, Mahçupyan nefretinin inşaa ve ifşası.
Kürt davası tarih boyunca en büyük acıları, ne yazık ki masum Kürt halkına yaşattı. Bu acının üzerinden gişeye oynayanlar ise ne yazik ki yine Kürtlük adına siyaset yaptıklarını iddia edenler oldular. Onlar bu tip travmalardan kendilerine yeni kervanlar kurmayı bir şekilde öğrendiler. Belki onların da bir suçu yok, bu zevzeklik, bu zafer sarhoşluğu, bu vicdan tacirliği onlara bizzat sistem tarafından empoze edildi, bilemeyiz. Bunu kendilerine sorarsak, fena halde azarlanırız.
"Siz niye böylesiniz hakikaten?" diyemeyiz.
Fakat malum halleriyle bu sistemin, sistem içerisinde "sistemden fena" bir parçası oldukları su götürmez bir gerçek. Her seferinde en az sistem kadar vurdumduymaz, bir o kadar acımasız, bazı hallerde sistemden daha sitematik bir SİSTEMİN polislerine dönüştüler. Masumane Kürt etnik milliyetçiliği, yerini kontra milliyetçiliğe bıraktığı yıllarda karşımızda benzerlerine nasyonaslizm tarihlerinde dahi rastlanamayacak türden nefret köprüleri çıkıyor, bu köprülerin ayakları ırkçılığa dayanıyordu.
İşte bunu söylemişti Etyen Mahçupyan. Bir sistemin içinde, ona muhalif gibi görünenlerin nasıl da o sistemin en egemen güruhunun varlık nedenine dönüşebileceğinin altını çizmişti. Hani o büyük fotoğrafın, kadrajını bir tık genişletmişti. Yalnızca bir tık, çok değil. Bu tek bir tık, yetiyordu uzun süredir sır perdesinde gibi bekleyen tartışmaları açmaya. Üstelik bunu yalnızca Etyen Mahçupyan söylemiyordu. Terör örgütü tarafından bugün öldürülmekle tehdit edilen sayısız Kürt ve Türk düşünürde aynı fikirdeydi. Hepsi tehdit ediliyordu, kanımca en büyük ortak özellikleri de buydu; ergenekon ve pkk tarafından sevilmiyorlardı.
Uludere Katliamının hemen akabinde Zaytung'dan hallice bir yayın organı olan Fırat Haber Ajasının manşetine taşınmıştı Etyen Mahçupyan. Katliamdan öte bir sorun vardı bu haber ajansı için, Etyen Mahçup muydu, mahçup değil miydi? Mahçup olacak mıydı, olmayacak mıydı? Mahçup olmayacaksa şayet bu işi "Kürtler" nasıl çözecekti?
İşte 2006'nın ortasında aynen böyle bir provokasyon vardı Hrant Dink'in aleyhinde. Başına taş yağsa Hrant'dan bilecek bir kesim uluyor da uluyordu. Ne ilginçtir ki, o yıllarda Türk nasyonalistlerin önderlik ettiği bu iş, 2012'de Kürt nasyonalistlerine devredilmişti. Bu iki nasyonalist grubun (ben onlara yapışık ikizler diyorum) aynı zamanda birbirlerinin varoluş nedeni olduklarının altını çizerek; Uludere'ye bombalar yağarken manşete Etyen Mahçupyan'ın taşınması aslında hiçte tesadüfi değildi.
Bu yüzden derinleşti yaram.
Hrant davası üzerinden ergenekonseverliğe soyunan bir kesimi ciddi biçimde üzüyor Etyen Mahçupyan. Koluna her kelepçe vurulanın "Hrant Dink!" diye böğürünce kahraman ilan edildiği bir ortamda, "kaçınız okurdunuz o güne kadar Nedim Şener'i, Ahmet Şık'ı? Böyle bir dava olmasa isimlerini duyacak mıydınız?" diye soruyor. Bunu sorma hakkı var. Bedri Baykam'ın dahi Rakel Dink'e akıl öğreten mektuplar gönderdiği şu günlerde, Etyen'in varlığı Hrant Dink üzerinden süregiden bir ölüseviciliğe set koyuyor. Ona ayrı bir kızgınlıkları var bu nedenle.
Bugüne gelirsek, Ece Temelkuran gibi İNCE SİYASET HAYATI yeni yeni başlayanların lobisi için en güzel hedef aslında sözü Etyen Mahçupyan'a bağlamak. Şaşırmamak lazım. Çeşitli (yapışık ikiz) örgütlere mensup geniş bir kesimi yanına çekmek için iyi bir fırsat bu. Ece Temelkuran bir süredir gazeteci değil, hatta sivil bile değil, o salt siyaset yapıyor. Buyursun yapsın. Bu işi en az Sırrı Süreyya Önder denilen akıl yoksunu kadar "çevirebileceğine" adım kadar eminim ama daha fazlası değil...
Fakat unutmasın aynı Ece Temelkuran, düne kadar Ulusal Kanal gibi yayınlarda aynen kendisinin beyan ettiği biçimde "failin üstünü örtmekle" suçlanıyordu zaten bu insanlar, suçlanıyorduk, suçlandık, suçlanacağız.. Bu uğurda kalkıp "Hrant'ın Arkadaşları" gibi tek paydaları bir davayı diri tutmak olan insanları dahi diline doluyorsa Ece Temelkuran, asla unutmasın, bizde kendisini unutmayacağız.
Unutmadan soracağız;
Peki Hrant Dink senin alter egon mu sevgili Ece Temelkuran? Hrant Dink'i Türk nasyonalistlere, Etyen Mahçupyan'ı Kürt nasyonalistlere peşkeş çekmek midir senin mertliğin? Sen ne fashion kadınsın ayrıca, Hrant'ı sevme sezonu gelince başı çeker, Etyen'den nefret etme sezonunda hazırolda beklersin. Hrant ve onun arkadaşları olmasa sen şu anda ne yapıyor olacaktın, hakikaten ne halde, kimlerle olacaktın?
Muhtemelen Mahçupyan'ın çıkıp, "çok mahcubum" demesi arzulanmıyordu. Neden mahçup olacaktı kaldı ki Mahçupyan? Gevrek cehaletin intikam sarmallarında Mahçupyan'a commentler dizilmesi, bir nefretin ifşasından ibaretti. 34 genç ölünce, namluyu Mahçupyan'ın alnına doğrultmak tüm geleneksel düşünce sistemlerinde olduğu gibi daha bir kolay, daha bir rahat, daha bir lezzetli oluyordu. Bir taraf artık bunu %100 hakettiğine inanıyordu. Çünkü bugüne değin yalnızca ölerek ya da öldürerek alabilmişti hakkı varsaydığını, başka bir metod aramaya gerek görmemişti, kendisine sunulan tüm diğer seçenekleri de elinin tersiyle itmişti. Sistem(ler) bu kült metodolojiden besleniyordu.
Kanlı pragmatizm.
Bu ülkenin vicdan sahibi (ciddi) bir kesimi bu telafi edilemez acı karşısında önündeki üç beş günü daha nasıl geçiremeyeceğinin, nasıl üzerine bir cümle daha kuramayacağının, nasıl mutsuzluktan öleceğinin hesabını yapadursun, birilerinin yanıtı çoktan hazırdı. Onlar ağızlarından salyalar akarcasına bu anı bekliyorlardı çünkü sıra Mahçupyan'a geliyordu ve bu uğurda üzerine bombalar yağan o gencecik bedenlerin anılmasından daha elzemdi, Mahçupyan nefretinin inşaa ve ifşası.
Kürt davası tarih boyunca en büyük acıları, ne yazık ki masum Kürt halkına yaşattı. Bu acının üzerinden gişeye oynayanlar ise ne yazik ki yine Kürtlük adına siyaset yaptıklarını iddia edenler oldular. Onlar bu tip travmalardan kendilerine yeni kervanlar kurmayı bir şekilde öğrendiler. Belki onların da bir suçu yok, bu zevzeklik, bu zafer sarhoşluğu, bu vicdan tacirliği onlara bizzat sistem tarafından empoze edildi, bilemeyiz. Bunu kendilerine sorarsak, fena halde azarlanırız.
"Siz niye böylesiniz hakikaten?" diyemeyiz.
Fakat malum halleriyle bu sistemin, sistem içerisinde "sistemden fena" bir parçası oldukları su götürmez bir gerçek. Her seferinde en az sistem kadar vurdumduymaz, bir o kadar acımasız, bazı hallerde sistemden daha sitematik bir SİSTEMİN polislerine dönüştüler. Masumane Kürt etnik milliyetçiliği, yerini kontra milliyetçiliğe bıraktığı yıllarda karşımızda benzerlerine nasyonaslizm tarihlerinde dahi rastlanamayacak türden nefret köprüleri çıkıyor, bu köprülerin ayakları ırkçılığa dayanıyordu.
İşte bunu söylemişti Etyen Mahçupyan. Bir sistemin içinde, ona muhalif gibi görünenlerin nasıl da o sistemin en egemen güruhunun varlık nedenine dönüşebileceğinin altını çizmişti. Hani o büyük fotoğrafın, kadrajını bir tık genişletmişti. Yalnızca bir tık, çok değil. Bu tek bir tık, yetiyordu uzun süredir sır perdesinde gibi bekleyen tartışmaları açmaya. Üstelik bunu yalnızca Etyen Mahçupyan söylemiyordu. Terör örgütü tarafından bugün öldürülmekle tehdit edilen sayısız Kürt ve Türk düşünürde aynı fikirdeydi. Hepsi tehdit ediliyordu, kanımca en büyük ortak özellikleri de buydu; ergenekon ve pkk tarafından sevilmiyorlardı.
Uludere Katliamının hemen akabinde Zaytung'dan hallice bir yayın organı olan Fırat Haber Ajasının manşetine taşınmıştı Etyen Mahçupyan. Katliamdan öte bir sorun vardı bu haber ajansı için, Etyen Mahçup muydu, mahçup değil miydi? Mahçup olacak mıydı, olmayacak mıydı? Mahçup olmayacaksa şayet bu işi "Kürtler" nasıl çözecekti?
İşte 2006'nın ortasında aynen böyle bir provokasyon vardı Hrant Dink'in aleyhinde. Başına taş yağsa Hrant'dan bilecek bir kesim uluyor da uluyordu. Ne ilginçtir ki, o yıllarda Türk nasyonalistlerin önderlik ettiği bu iş, 2012'de Kürt nasyonalistlerine devredilmişti. Bu iki nasyonalist grubun (ben onlara yapışık ikizler diyorum) aynı zamanda birbirlerinin varoluş nedeni olduklarının altını çizerek; Uludere'ye bombalar yağarken manşete Etyen Mahçupyan'ın taşınması aslında hiçte tesadüfi değildi.
Bu yüzden derinleşti yaram.
Hrant davası üzerinden ergenekonseverliğe soyunan bir kesimi ciddi biçimde üzüyor Etyen Mahçupyan. Koluna her kelepçe vurulanın "Hrant Dink!" diye böğürünce kahraman ilan edildiği bir ortamda, "kaçınız okurdunuz o güne kadar Nedim Şener'i, Ahmet Şık'ı? Böyle bir dava olmasa isimlerini duyacak mıydınız?" diye soruyor. Bunu sorma hakkı var. Bedri Baykam'ın dahi Rakel Dink'e akıl öğreten mektuplar gönderdiği şu günlerde, Etyen'in varlığı Hrant Dink üzerinden süregiden bir ölüseviciliğe set koyuyor. Ona ayrı bir kızgınlıkları var bu nedenle.
Bugüne gelirsek, Ece Temelkuran gibi İNCE SİYASET HAYATI yeni yeni başlayanların lobisi için en güzel hedef aslında sözü Etyen Mahçupyan'a bağlamak. Şaşırmamak lazım. Çeşitli (yapışık ikiz) örgütlere mensup geniş bir kesimi yanına çekmek için iyi bir fırsat bu. Ece Temelkuran bir süredir gazeteci değil, hatta sivil bile değil, o salt siyaset yapıyor. Buyursun yapsın. Bu işi en az Sırrı Süreyya Önder denilen akıl yoksunu kadar "çevirebileceğine" adım kadar eminim ama daha fazlası değil...
Fakat unutmasın aynı Ece Temelkuran, düne kadar Ulusal Kanal gibi yayınlarda aynen kendisinin beyan ettiği biçimde "failin üstünü örtmekle" suçlanıyordu zaten bu insanlar, suçlanıyorduk, suçlandık, suçlanacağız.. Bu uğurda kalkıp "Hrant'ın Arkadaşları" gibi tek paydaları bir davayı diri tutmak olan insanları dahi diline doluyorsa Ece Temelkuran, asla unutmasın, bizde kendisini unutmayacağız.
Unutmadan soracağız;
Peki Hrant Dink senin alter egon mu sevgili Ece Temelkuran? Hrant Dink'i Türk nasyonalistlere, Etyen Mahçupyan'ı Kürt nasyonalistlere peşkeş çekmek midir senin mertliğin? Sen ne fashion kadınsın ayrıca, Hrant'ı sevme sezonu gelince başı çeker, Etyen'den nefret etme sezonunda hazırolda beklersin. Hrant ve onun arkadaşları olmasa sen şu anda ne yapıyor olacaktın, hakikaten ne halde, kimlerle olacaktın?
3 Şubat 2012 Cuma
İstanbul'a Foto Galatasaray Tokatı / MESELE Kitap Dergisi - Özlem Altunok




İSTANBUL’A FOTO GALATASARAY TOKATI
Onu her ne kadar sanatçı kimliği üzerinden tanısakta, Tayfun Serttaş aynı zamanda insanın binyıllardır süren yolculuğuna kafa yoran deneysel bir araştırmacı. Uzun bir süredir fotoğrafların hayatiliğine ve gerçekliğine odaklanarak ortaya koyduğu çalışmalarla yakın tarihin kesik ve gizli sokaklarında dolaşıyor. Ortaya çıkardığı son büyük fotoğrafsa 1915’ten sonra Sivas’tan istanbul’a göç eden ve 1935-1985 yılları arasında, 50 yıl boyunca fotoğraf stüdyosunda 1 milyona yakın insanı görüntüleyen Ermeni fotoğrafçı Maryam Şahinyan’ın tozlu negatifleri. Sivil hayata dair bu 200 bin karede inkar edilen, yok sayılan travmatik bir geçmiş saklı. Serttaş geçmişten bugüne uzanan bir köprü gibi inşa ettiği bu açık arşivi önce bir sergiyle SALT Galata’da sundu. Şimdi de, dünyanın dört bir yanına dağılmış yolu İstanbul’dan geçen insanların hikayesini, hiç kapanmamak üzere internet üzerinden herkese açıyor. Okkalı bir tokat, acı bir ders olarak…
ÖZLEM ALTUNOK
- Görsel hafızayı yakın tarih üzerinden harekete geçiren çalışmalarınızdan ilki İstanbul’un yaşayan en eski stüdyo fotoğrafçılarından Osep Minasoğlu’nun fotoğraf arşiviydi, şimdi de Maryam Şahinyan’ın stüdyosundan geçen insanların hikayesine ortak ediyorsunuz izleyiciyi. Önce fotoğrafla kurduğunuz ilişkiyi, bu malzemenin sizin için araçsallığını konuşalım…
Fotoğraf sosyal bir aygıt olarak ilgimi çekiyor. Ben bu fotoğraflara fotoğrafçı olarak bakmıyorum, eldeki veriyi fotografinin dar alanı içerisinde değerlendirmiyorum. Maryam Şahinyan iyi bir fotoğrafçı mı, ışık-kontras ayarlarını nasıl yaptı, döneminin neresinde yer alıyor gibi şeylerle de ilgilenmiyorum. Öncelikli malzemem görsel kayıt. Görsel kültür ve hafıza bizim aşina olmadığımız bir alan. Biz sözel ve yazılı hafızaya aşinayız.
- Sizce neden?
Çünkü bilgiyi görsellikten almıyoruz, bunun da en büyük nedeni İslami kültür. Biz tarihi ya da dini ikonografilerle değil dil aktarımıyla, efsanelerle, hikayelerle okuyoruz. Türkiye toplumunun görsel kültürle ilişkisi bugün dahi çok zayıf. İnsanların çok büyük bir bölümü karşılarına çıkan bir görsel malzemenin aynı zamanda “okunabilir” olduğunu bilgisinden ve fikrinden uzak yaşıyor. Ona nasıl yaklaşmaları gerektiğini bilmiyorlar.
Pornografikse tahrik oluyorlar en fazla, ekonomik pramidin başındaki sanat koleksiyonerleri arasında dahi yatırımını buna göre yapanlar var, bence bu konuda yediden yetmişe primitif bir noktadayız.
- Bu bir kaçış da olabilir mi, çünkü görsel olan çok gerçek, inkar etmenin önüne taş koyuyor…
Muhakkak. Çünkü anlatı bir süre sonra efsaneleşiyor, dilden dile değişiyor, manipüle ediliyor, şartlara göre yeniden formüle ediliyor. Fotoğraftaki birebir yüzleşmeye bu nedenle alışık değiliz. Çünkü fotoğraf ezber bozar. Benim için stüdyo fotoğrafları çok belirleyici.
Elbette onları “nostaljik” oldukları için sevmiyorum. Kültürel prototiplerimizi belirlemesi, konuşmanın en zor, verinin en az olduğu sivil hayata yönelmesi, sanat, popüler kültür ve gündelik yaşam sosyolojisi arasında bir köprü kurması önemli. Benim bütün meselem o köprüde cereyan ediyor.
Konunun siyasi, sosyolojik, tarihsel hatta arkeolojik katmanı da var ama benim disiplinimde oturduğu yerin öncelikli taraflarından biri, aynı zamanda master tezim de olan “kültürel bir temsiliyet aracı olarak İstanbul’da fotoğraf ve azınlıklar” konusu.
- Öncesinde de sosyal antropoloji okumuşsunuz…
Evet, o yıllarda da kent antropolojisi ve görsel antropoloji bazlı çalıştım. Kentin görsel alanla ilişkisinin hangi koşullar altında kurulduğu üzerine hala kafa yoruyorum. Örneğin bugün daha çok 3D teknolojisi üzerinden izliyoruz kenti ama yine görsel kültüre endeksli bir kent metaforu var karşımızda.
Yoluma sosyal bilimlerle devam etseydim sanırım bugün daha çok bu konuda çalışıyor olurdum fakat akademi buna ne kadar olanak tanırdı emin değilim. Başka bir noktasından, sanat üzerinden devam edebiliyorum. Öyle ya da böyle sanat hala gerçek anlamda özgür olabildiğimiz ve belli haklarımızı koruyabildiğimiz son mecra, öncelikle bu açıdan büyük bir kale benim açımdan sanat. Başka bir donanımla o kaleden direniyorum.
- Salt Galata’daki sergi, aslında nefes alıp veren kademeli bir projenin lansmanı gibi. Daha projenin ilk adımında bir şeyler demek istiyorsunuz, “dönüştürdüğünüz” bu fotoğraflarla…
Ben çok net ve keskin birşey diyorum. Ben diyorum ki, eğer bu fotoğrafları bir akademisyenin, bir müzecinin ya da fotoğrafçının eline verseydik ne yapardı? Akademisyen çelik dolaba kilitler orada çürütür, müzeci sadece görsel bir nesne olarak sergiler, fotoğraf merkezleri ise literatüre katabilirdi ancak.
Bense fotoğrafın içinde saklı olan bilginin peşindeyim ve o bilginin bugünün bilgisiyle iletişime geçmesinin yollarını açıyorum, arıyorum. Ama bu iletişimi kimseye dayatmıyorum iletişim benden uzak bir yerde kuruluyor ben sadece aracılık yapıyorum. Sonra benim de görevim bitiyor, ben o esnada babamla Bodrum’da balık tutuyor olacağım belki...
Benim bir ağırlığım var bu projelerin üzerinde ama sonrasında bu yükü de atmak işi iyiden iyiye hafifletmek çok önemli. Zamanı geldiğinde kendimi de geri çekiyorum bu projelerden, fotoğrafları gerçek sahiplerine emanet etmiş olarak.
- Aracılık demişken, Maryam Şahinyan’ın 20 yıl boyunca bir depoda duran 200 bin fotoğrafıyla karşılaştığınızda üç yıl boyunca o negatifleri temizleyeceğinizi biliyor muydunuz?
Maryam Şahinyan 1985’te yaşlılık nedeniyle yanına Fikri Kevork Çalışlar’ı yardımcı olarak alıyor, işi öğretip stüdyoyu arşiv de dahil ona devredip gidiyor ve bir daha da uğramıyor. Çalışlar dükkanı önce Üsküdar’a taşıyor yürütemeyince de kapatıp Türkiye’den gidiyor. O da gidiyor yani...
Arşiv bir süre dükkanda duruyor, dükkana badanacılar boyacılar giriyor artık, sanırsam birkaç gün boyunca da çöpe atılmak üzere sokakta bekliyor, ta ki Kumkapılı marangoz, eski TKP’li Sarkis Çerkezyan Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan’a bu arşivden bahsedene kadar… Yetvart, Beyoğlu’ndaki Hıdivyal Palas’taki depoda saklıyor negatifleri. Stüdyo Osep sergimi beraber yaptığımız için de bir gün bana söylüyor böyle bir arşiv daha olduğunu. Bekleyelim dedim emin değildim, bekledik, sonra zamanı geldi.
- Zamanı geldi derken?
İnanmayacaksın ama ben Türkiye’yi terketme planları yapıyordum o esnada, çok bunalmış, çok hırpalanmış, çok umutsuz hissediyordum. Burada herşey suistimal edilmeye çok açık. Vasıf Kortun’a yazdım, zaten sadece ona yazdım, bu coğrafyada böyle bir projeyi beraber yürütecek değerlere sahip başka bir insan da tanımıyorum, olsaydı muhtemelen tanırdım. Hatta altına küçükte bir not düştüm, terkedeceğim ya da kalıp bunu yapacağım, o noktayadım yani hiçbir gelecek görmüyordum.
Ertesi sabah bir masanın başında konuşuyorduk, taşınacağım günü ayarlıyorduk. O kadar hızlı oldu ki herşey, üzerine kimse birkaç dakikadan fazla düşünmek istemedi. Aynı hafta stüdyo başladı, yayınevinden Ari ve Ararat’ı alıp tüm arşivi Garanti Han’a taşıdım, Vasıf Kortun tüm imkanlarını sonuna kadar açtı, beraber bulduk parasını, beraber asistan ayarladık, beraber seçtik çalışacağım masayı, ortak çocuğumuz oldu Foto Galatasaray.
- Peki ne yaptın o kutularla başbaşa kaldığın anda, önünde bir program var mıydı nasıl çalışacağına dair?
Yoktu zaten Türkiye’de pek emsali olmayan işler bunlar. Çok fazla okuma yaptım, bu konuda bugüne kadar yapılmış ne varsa sürekli birbirlerimize mail cc’liyorduk. Arşivin restorasyonu ve görselleştirilmesi üzerinde en doğru kararı vermek çok önemli çünkü bu kararı bir kez verme şansın var, yanlış birşey yaparsan tüm arşivi kaybetme riskin var. Çok yaşlı bir malzeme.
Koliler dolusu filmle baş başa kaldığımda önce dört ay boyunca rasgele seçtiğim filmler üzerinden tanımaya çalıştım arşivi. Derken sonu gelmeyen bir pratik başladı. Bir kere cam negatifle ilk kez tanışıyor, film temizlemeyi bilmiyordum. Maryam’sa müşterileriyle birlikte zamanı dondurmuş, bir hayalet kadın zaten. 1985 yılına dek tabaka filmler kullanmaya devam ediyor.
Başarısını da bir anlamda buna borçlu bence. Stüdyosunun sokağa açılan kapısı yok, üst katlarda ve arkada. Tüm dünya 70’lerde renkli fotoğrafa geçtiği halde o ısrarla siyah beyaz’a devam ediyor ve Birinci Dünya Savaşından kalan körüklü kamerasını da hiç değiştirmiyor. Oysa fotoğraf teknolojisi dünyanın en hızlı dönüşen teknolojisidir. O eski tekniği devam ettirdiği için ben de onunla beraber ta yüzyıl başına döndüm...
O üç yıl boyunca bu arşivle uğraşmamı ve inanmamı, bu ülkede her şeyin şansa keder ilerlemiş olması da sağladı sanırım. Bu ülke doğru dürüst bir ülke olsaydı, bu arşiv, pek çoğu gibi saklamak, kapatmak üzerine oluşturulmasaydı, zaten bu işler bana kalmazdı. 82 doğumluyum, ne işim var benim Osep’le, Maryam’la?
- Osep’le de benzer bir hikayeniz var. Bu toplayıcılık, koruyuculuk nerden geliyor peki?
Ben Osep’in koleksiyonunu toplamaya başladığımda Osep son 10 yılda 12 ev değiştirmişti, zaten yaşadığı bütün evler çöp evdi. O evlerden attığı kolileri kendi evime götürüyordum, çünkü içinde değerli şeyler olduğunu düşünüyordum. Sonrasında ne yaptığımı daha rahat konumlandırabildim.
Hamilerim oldu. Arab Image Foundation çok önemli benim pratiğim açısından, Akram Zaatari ve Walid Raad gibi bu medium üzerine senelerdir kafa yoran çok önemli sanatçılar var. Osep’le yola çıktığımda onları tanımıyordum ama sonra bu yolda tanıştım. Foto Galatasaray sürecince de bir kolum hep Beyrut’da oldu. Çok fazla şey öğrendim Arab Image Foundation’dan. Öğrendiklerimin hepsini de serginin enformatik bölümünde paylaştım zaten.
- Geçmişin bu paketlenmiş ve bir kenara atılmış hali trajik, ama bu mesafeden, 82’li bir genç olarak geçmişle aranıza giren mesafe bir avantaja dönüşmüş olabilir mi?
Çok önemli bir soru, katılırım. Bu “dışarıdanlık” antropolojide, sosyal bilimlerde de avantajdır. Sürekli içinde olduğun toplulukla çalışınca onu algılayamayabilirsin, anomalisi bile sana norm gibi gelebilir. Bu noktada Bodrum’da büyümüş kimliksiz bir çocuk olmanın avantajını kullanıyorum ama diğer yandan bu kadar ikonik ve ciddi konulara şimdiye kadar el atılmaması insanı hayrete düşüyor.
Bir de kendi pratiğin dururken başka birinin sanatsal süreci üzerine üç yıl çalışmak şizoid de bir durum. Bu noktaya gelmek için ciddi bir derdin olmalı. Ben antropoloji öğrenimimin ilk yıllarından beri minorities (azınlıklar) üzerine, daha özelde ise Ermeni Araştırmaları üzerine çalışan birisiyim. 2000’lerin başında bu konuda çalıştığımı söylediğimde insanlar dalga geçiyordu benimle, en küçük bir fikirleri dahi yoktu.
Ben hayatım boyunca böyle kalacak sanıyordum, bu konuyla bir avuç insan dışında kimse ilgilenmeyecek. Çok büyük değişmeler oldu, olumsuz ve olumlu anlamda. 19 Ocak 2007 benim açımdan bir kırılma noktası, çünkü o tarihlerde ben master tezim için bizzat Hrant Dink’in ofisinde Agos Arşivi üzerinde çalışıyordum.
Tanışıyorduk ama ben yine de resmi bir izin belgesi almıştım akademiden, gülmüştü, “gir içeriye, dilediğin kadar kurcala, ne için izin alıyorsun?” Öyle kurşun geçirmez cam kapılardan girmiyorduk Agos’a. Sonra ona bir namus sözü verdim, bu da benim meselem olsun, o tarihe bir yerinden dokunan ne kadar Hrant varsa bulup göstereceğim.
- Geçmişi karanlık bir ülkenin tarihine fotoğraflarla yolculuk yapmak ilginç bir tecrübe. 50 yılı kapsayan bu fotoğraf arşivi 1915’in, 6-7 Eylül’ün, göçün, darbelerin içinden geçiyor. Zamanı bir stüdyoda donduran Ermeni bir kadının hem kişisel hem de toplumsal travmaların içinde hayatı anlatan capcanlı, ama buruk belgeleri bu arşiv.
Bu fotoğrafları Paris’teki bir adama göstersek nostaljik bulur. Beyrut’tan İstanbul’dan birinin aynı şeyi söylemesi neredeyse imkansız. Nostalji dediğin şey bütün defterlerin hakkıyla kapatıldığı yerde olur, gaspın, tecavüzün, cinayetin olduğu yerde olmaz. Travmanın nostaljisi olmaz. Senin vatandaşların dünyanın her yerine dağılmış, canını kurtaran kaçmış, göçmüş, terketmiş, bunun mu nostaljisini yapacaksın?
Foto Galatasaray bu büyük fotoğrafı görmek için önemli bir mecra. Maryam gerçek hayatın ulaşılması zor bir kesimiyle ilişki kurdu ve bunu bilinçli yapmadı muhtemelen. Cumhuriyet’le birlikte İstanbul’un Türkiye’deki tüm azınlıklar için bir kale işlevi edinmesi ve bütün göçlerin buradan yaşanmasıyla, post travma içinde hayatta kalanların kentle olan son ilişkilerini, hareketlerini izliyoruz onun fotoğraflarında.
İstanbul, aynı zamanda Avrupalılığı, Hıristiyanlığı zorla elinden alınmış, tecavüz edilmiş de bir şehir. 80’lerde Sason Dağlarından toplanmış Kürtçe konuşan asimile Ermeni kadınları Maryam’ın stüdyosuna gittiklerinde sakladıkları haçları dışarıya rahatça çıkarabiliyorlar. Çünkü orası hem kamusal hem de mahrem bir alan, bu yüzden değerli bir deneyim. Kendi halkına düşman olan, kendi kültürel birikimini talan eden bir sistemde, Foto Galatasaray İstanbul’a büyük bir ders, okkalı bir tokat.
- O şizofrenik süreçte geçmişi bugünden okumak konusunda da ikilemlere düştünüz mü?
Her dönemi kendi şartları içinde okumak önemli. Öncelikle Maryam bu işi bilinçsiz yaptı, o fotoğrafları seçerken toplumsal cinsiyet terminolojisine yeni bir anlam yüklemek, sokağın toplumsal cinsiyetinin stüdyoya nasıl yansıdığını belgelemek gibi bir derdi yoktu. Esnaftı, bu işi de geçinmek için yapıyordu. O fotoğraflar çekildiğinde kültürel araştırmalar, travma araştırmaları gibi programlar da kurulmamıştı akademilerde.
Bugünün bilgisi de burada devreye giriyor. Çünkü bugünün yöntemleri daha demokratik, daha ulaşılabilir, daha kullanılabilir önermelerle geliyor. Bilim de bir hiyerarşi, bu hiyerarşiyi kurmak böyle bir arşivle çok kolay. Eski teknoloji 200 bin imajla 1 milyon insanı bir odaya tıkmıştı. Bugünün yöntemi, algısıyla iletişimi kurmak bana tarihsel kesintiye karşı da sert bir manevra gibi geliyor. Ben bizdeki bu derin kesintiler ve onlarla kuramadığımız ilişki üzerinden çok net bir slogan atıyorum ve buyurun 1 milyon insan diyorum.
- Peki bu sayı normal mi? Yani bir fotoğrafçının 50 yılda 200 bin fotoğraf çekmesi.
Aslında 50 yıl için 200 bin fotoğraf normal, ama bu işi 50 yıl boyunca yapan kimse olmadığı için farklı.
- Maryam’ın stüdyosuna gitmeden önce onu diğer fotoğrafçılardan ayıran özelliklerden, koşullarından bahsedersek öne çıkanlar neler?
Maryam fotoğrafçı olarak değil ama Agop Şahinyan’ın torunu olarak çok daha önemli birisi mesela. Onun Osmanlı parlamentosunda yer almış bir milletvekilinin torunu olmasının Ermeni cemaatinde önemi var. Ama şu da ilginç Cumhuriyet rejimi aileyi tanımayıp onlar 1915 sonrasında İstanbul’a göç ettiğinde de mahalle fotoğrafçısı olarak Harbiye’de bir apartmana sığınıp hayatlarını sürdürmeye çalışmışlar.
Dolayısıyla Maryamın koşullarını belirleyen şeyin başında 1915 ve travma geliyor. Anadolu’dan göç etmiş bir Ermeni olarak yeni sistemde hiçbir hakkı, statüsü olmadan mahalle fotoğrafçısı babasına yardım etmesiyle başlayan kendine özgü, tekil bir süreç bu. Onun koşullarını sağlayan şeylerden biri de konservatif bir yapının içinde hayatta kalması.
Kadın kimliği önemli, birtakım avantajlar yaratıyor. O günün muhafazakar koşulları içinde düşününce anlıyoruz ki, onun karşısına geçince açılan saçlar, dekoltelerden çıkan göğüsler, bakışlardaki rahatlık onun kadınlığıyla ilgili. Aynı zamanda da duasını eden, ışıklar içinde yatmayı uman dindar biri. Kadınlığı, dindarlığı, muhafazakarlığı, aristokratlığıyla tam da kendi gibi bir ağ yaratıyor. Orta sınıf, kadın, gayrimüslim ve çoğunlukla Hıristiyan…
Öte yandan Maryam bir cemaat fotoğrafçısı değil çünkü hem bir kadının cemaat fotoğrafçısı olması nereyese imkansız, hem de bu büyük teknik ister. Bu yüzden Maryam daha sivil bir alanın ihtiyaçlarını karşılamış. Anlıyoruz ki bir giden defalarca gitmiş. Bir kadının çocukluğundan gençliğine evliliğine çektiği fotoğraflar var.
Beyoğlu gibi bir yerde böyle bir tutarlılık da ilginç. Yani bu kadar kozmopolit bir yerde lokal kalıp, bir yandan bu lokalliği kendi yaşam formuyla da besleyebilmesi, bir yandan merkezi olması önemli. Döneminin Stil, Sebah, Belman gibi fotoğraf stüdyolarıyla aynı süreçlerde var olduğu halde onlarla aynı düzeyde olmamış. Onların yanında underground, ucuz ve kapalı Foto Galatasaray.
Mesela Studio Osep de, Foto Galatasaray ile aynı caddeyi paylaşmasına rağmen Beyoğlu’nun bambaşka bir yüzüne hitap ediyordu. Koca Osep arşivinden tek bir düğün ve çocuk fotoğrafı çıkmadı neredeyse. Çünkü semtin şov dünyasıyla, Yeşilçam’la, arka sokakta, genelevde çalışan hayat kadınlarıyla çalışıyordu. Foto Galatasaray ise aynı caddenin bir başka yüzü. Daha çok 40 sonrasının ara dönem stüdyosu, tipik bir Cumhuriyet sonrası karakteristiği gösteriyor.
- Dolayısıyla Türkiye modernleşmesinin güzergahını izlemek de mümkün o 50 yıl boyunca…
Sonuçta bu stüdyoda 50 yıl boyunca olanlar da İstanbul’un ilginç bir katmanını oluşturuyor. Ele ele tutuşan erkekler, aynı kadının farklı dönemleri, askerler ve eşleri, masonlar, gayler, dua eden çocuklar, iç çamaşırlı kadınlar… Gündelik hayatta ciddi karşılığı olan mizansenler bunlar. Coco Chanel’in Türk ordusuna yaptığı ilk kostümler de var, western sinemanın yükseldiği 60’larda kovboy kılığında çocuklar da. Olağanüstü bir sivil tarih, sivil malzeme…
- Siz bu 200 bin fotoğraf üzerinden sivil tarihin “açık arşiv”ini de oluşturuyorsunuz aynı zamanda. Bu yeni arşivleme yöntemini anlatır mısınız?
Eski teknolojiyle oluşturulmuş fiziksel arşivi dijtal arşive dönüştürerek dolaşıma sokmak yaptığımız. Dijital ortamda bütün fotoğraflara öncelikle kronolojik olarak bakılabiliyor. Diyelim ki 1955’in 6-7 Eylül’üne bakıyorsun, 6-7 Eylül’ün stüdyoya ne kadar yansıdığı tartışılır ama o dönem çekilmiş bütün fotoğrafları karşında görebiliyorsun.
Bu bir opsiyon. Bir diğer seçenek de tag’leme, yani etiketleme. Fotoğrafları isimler üzerinden değil de kıyafet tipi üzerinden etiketlemek gibi.
- Bu nasıl bir kolaylık sağlıyor?
Bu arşivin belli ilgi alanlarına göre veritabanına ulaşmasını kolaylaştırıyor. Bir tiyatrocu ya da modacı olarak da bu veritabanına ulaşmak isteyebilirsin, sadece düğün kareleri ya da haçlı kolyeler görmek de isteyebilirsin… Bu birbirlerinin izlerini bulmak isteyen insanların araştırmalarını da kolaylaştırıyor.
Mesela “biz bir düğün fotoğrafı çektirmiştik, elimizde de orkide vardı” diyor biri. Eğer aradığı fotoğraf hakkında bildiği bu verileri sisteme girerse önüne bütün orkideli düğün fotoğrafları çıkıyor.
Bu arşivleme tekniğini dünyada iki merkez çok iyi kullanıyor. Bir tanesi Auschwitz’teki kayıplar, diğeri de sinema arşivleri üzerine bir çalışma. Düşünsene “öpüşme sahnesi” diyorsun karşına sisteme kayıtlı bütün öpüşme sahnelerinin yer aldığı filmler geliyor. Bu etiketleme yöntemi Foto Galatasaray’ın izlenebilmesi açısından çok büyük kolaylık. Sonuçta 200 bin fotoğrafı insanlara gösteremezsin. Her fotoğrafa 1 dakika baksan 6 ay sürüyor.
- Bir sonraki adım da arşivi dijital ortamda herkese açıktan sonra kimliklendirme safhası. Buna sözel tarih çalışmalarının bir anlamda görsel versiyonu diyebilir miyiz?
2012 ortasından itibaren bu sergi bir web sitesi aracılığıyla bir daha hiç kapanmamak üzere tüm dünyada eşit ulaşıma açılacak. Orada da şöyle bir sistem devreye girecek: izleyiciler tarafından bu arşive eklenen verilerle yeni bir bilgi havuzu oluşturulacak. Diyelim ki sen o esnada tanık olduğun bir imajda yer alan bayan hakkında fikre sahipsin, dilersen bunu sisteme girebileceksin.
Aynı fotoğraf hakkında farklı kişiler bambaşka bilgiler de girebilir. Böylelikle birbirine eklemlenerek genişleyen bir veri tabanı oluşacak. Katılımcı bir sivil tarih yazımı olarak okunmaya değer olacaktır. Tarih dediğimiz şey de böyle oluşmuyor mu? Sivil tarih en masum, en yazık tarih. Çünkü hayatlar var, bir sürü hikayeler, ve biz çoğu kez bunları es geçmeyi yeğliyoruz.
Kentle ilişkini nasıl, neye göre kuruyorsun ve neye göre İstanbullusun örneğin? Sivil anlatılar üzerinden kurmuyoruz bu dengeleri, hepimiz adına konuşan bir üst dilin altında eziliyoruz. Halbu ki madalyonun başka yüzleri var. Şimdi bizler bir stüdyonun müşteri portföyü üzerinden yeni bir network’e ulaşmak için bu kimliklendirme sistemini kullanıyoruz.
- Sergi kapsamında da ‘Fotoğraf Etiketleme Günleri’ adı altında Foto Galatasaray’da poz verenleri davet ettiğiniz bir kimliklendirme çalışması yaptınız. O buluşmada neler oldu peki?
O buluşmadan önce, daha serginin ilk haftalarında insanlar fotoğraflarını duvardan indirip getirdi buraya. Sonuçta buradaki fotoğrafların hepsi sivil hayattan çıkıp geldi, hepsi birilerinin evinde, dolabında, sandığında duruyordu aynı zamanda.
‘Fotoğraf Etiketleme Günleri’ ise fotoğraflar internette kamuya açılmadan önce İstanbullulara özel bir ön çalışmaydı. Çünkü serginin ilk gününden itibaren beklediğimizden çok daha geniş bir network’e ulaştık ve bu talep aslında izlecilerden geldi. Çay günü gibiydi, bir kısır eksikti…
Aslında tanışmıyorlardı ama yolları aynı stüdyodan geçmişti, birbirlerini merak ettiler, bu hikayenin neresinde yer aldıklarını, yollarının nerede kesiştiğini konuştular. Mesela bir kadın geldi en az 500 kişiyi kimliklendirdi. Bu insanların büyük bölümü belirli cemaatlere mensup oldukları için örneğin bir kişi birisini tanıdı mı, arkası çorap söküğü gibi geliyor.
Arşivde temsil edilen insanların yüzde 70’i ise bugün diaspora statüsündeler. Asıl büyük topluluk burada değil. En büyük grup da Rumlar… Arşivde de en keskin değişim 64 kararlarından sonra yaşanıyor, 6-7 Eylül’de değil. 200 bin Rum göç ediyor 64’te İstanbul’dan.
Bizim diasporadakilerle ilişkileri nasıl kuracağımız projenin ilk gününden itibaren çok önemli bir soruydu. Biz kimseyi de buraya getirmeye zorlamıyoruz, bilgiyi oraya ulaştırabilmek istiyoruz. Bunun da tek yolu web. Sonuçta bu insanlar İstanbullu olmak üzerinden bir araya geliyor. Belirli mail listelerine Foto Galatasaray linkini ilettiğimizde belli insanlara ulaşacağını biliyoruz.
- Gelenler Maryam’ı da anlattı mı ve bu tanımlamalar sizin kafanızdaki Maryam’ı ne kadar değiştirdi?
Evet anlattılar ama hepsi de neredeyse aynı şeyleri anlattılar. Dolayısıyla hiçbir fark yaratmadı. Çünkü Maryam dünyanın en sürprizsiz ve en kuralcı kadını: Saçları hayatı boyunca kısaydı, uzun ve sıska bir kadındı, gri bir iş önlüğü giyer, kolçak takardı, Şişli’deki evinden Harbiye’deki stüdyoya yürüyerek gider, öğlenleri sadece bir elma yerdi, 1. dünya savaşından kalan körüklü kamerasını hiç değiştirmedi, dünya 70’lerde tamamen renkli filme geçmişken o 85’e kadar siyah beyaz tabaka film kullandı.
Evlenmedi, hiç çocuğu olmadı, her gün o fotoğrafları çekti ve 1996’da öldü. Bu kadınla ilgili başka hiçbir şey söylenemiyor. Böyle bir kadın, tek başına geçmiş gitmiş dünyamızdan. Bize bu kadar düz ve de mütevazi bir hayattan, dudak uçuklatacak derecede çok boyutlu bir tarih bırakmış. Başımıza ne daha gelsin bizim?
Kaynak: Özlem Altunok - Mesele Kitap Dergisi / Şubat 2012 - Sayı: 62
30 Ocak 2012 Pazartesi
Foto Galatasaray yazı dizisi 2. Bölüm: Diaspora Komşundu / AKŞAM - Bülent Şanlıkan

DİASPORA KOMŞUNDU
'Türkiye'de 1950'ler ile ilgili kimsenin fikri yok. Sanki 1950'ler burada hiç yaşanmamış...' Bu sözler, İstanbullu Ermeni fotoğrafçı Maryam Şahinyan'ın 1935-1985 yılları arasında Foto Galasaray stüdyosunda çektiği 200 bin siyah beyaz kareyi 3 yıllık teknolojik bir çalışmayla gün ışığına çıkaran sanatçı, araştırmacı yazar Tayfun Serttaş'a ait... Dün AKŞAM'ın 'Ortak Hafızanın Fotoğraf Albümü' haberiyle duyurduğu SALT Galata'daki dev veri bankası da olan sergide aynı zamanda yüzlerce İstanbullu'yu anılarıyla buluşturan genç sanatçı, çalışmasının perde arkasını ve Ermeni soykırımı iddialarından Hrant Dink'e ilişkin pek çok konuda çarpıcı analizlerini paylaştı.
Bülent ŞANLIKAN
- Maryam neden siyah beyaz çalıştı?
Maryam Birinci Dünya Savaşı'ndan kalan körüklü kamerasını hiç değiştirmedi. Bu tavır artistik okunabilir ama değil. Foto Galatasaray'ı babasından hangi teknik imkanlarla devraldıysa öyle devam ettirdi.Bu tavrı konservatif kimliğiyle örtüşüyordu. Maryam zamanı askıya almış o stüdyoda, bir bakıma dondurmuş.
- Negatiflerin temizliği, arşivleme aşaması ne kadar sürdü?
Üç yıl. 2009'un Ocak ayında çalışmaya başladık. 2011'in Kasım ayında sergi açıldı.
- Sanatın sunumu noktasında yeni bir anlayış mı doğuyor?
Evet. Özellikle son 10 senede çok şey değişti. Teknoloji bize bazı olanaklar sundu. Proje, birkaç ay içerisinde web üzerinden tüm dünyaya açılacak ve orada Etiyopya'dan Kanada'ya kadar kendi tarihiyle ilgili bir bilgi gören herkes bu sisteme girebilecek ve bu da sonsuza dek orada kalacak.
- Sergi boyunca sizi en çok şaşırtan ne oldu?
Beklemediğimiz bir şey oldu. İnsanlar sandıklarından, duvarlarından çerçevelerini söküp bu sergiye geldiler. Yakınlarının fotoğraflarını taradılar. Şok geçirdim. Hepsi sergiyi bekliyor gibiydi.'
- Sosyolojik açıdan sergiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Karelere bakıldığında aynı zamanda toplumsal hafıza ile ilgili pek çok doneyi bulmak mümkün. Ortak belleğin nereye gittiği görebiliyoruz. Bugün artık bu sokağa çıktığınızda 1950'lerle ilgili kimsenin bir fikrinin olmadığını görebiliyorsunuz. Sanki bu topraklarda 1950'ler hiç yaşanmamış gibi.'
- Sergiyle amaçlanan küresel veri bankası mı oluşturmak mıydı?
Çalışmayı küresel bir tartışmaya dönüştürebilmek de vardı hedeflerim arasında. Arşivde görülen insanların bugün yüzde 70'i diaspora statüsünde yaşıyor. Bugün İstanbul'da değiller. Atina'da, İsrail'de, Paris'te, Latin Amerika'dalar ama biliyoruz ki İstanbullu olmak üzerinden yine bir aradalar.
- Bireysel hafızadan toplumsal sonuçlar elde etmek mümkün mü?
Evet. Çünkü biz hep yukarıdan dikte edilen bir hafızayı tekrarlıyoruz. Bir taraf diyor ki 'bu bunu yapmış', diğeri diyor ki 'yapmamış' ama bu iki ucun arasında sayısız okuma ve tekst var.
- Ezberler bozulacak mı?
Çok alışık olduğumuz tekil idealize edilmiş formattaki bilgiyi ve hafızayı yapı bozumuna uğratacaktır. Ama neyin ezberini bozacak? Maryam'ın arşivinde Ermeniler, Rumlar, Yahudiler var ama onların içinde gay de var, dinsiz de var, evsiz de var. Sayısız sosyal, kültürel, sınıfsal ve politik ayrışma var.'
- Ermeni meselesini hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Edirne'den çıktığın andan itibaren dünyanın her şehrinde Türkiyeli olmak üzerinden bir araya gelmiş insanlar var. Bu insanlarla 80 yıldır nasıl bir iletişimimiz var? Diaspora demek çok kolay. Diaspora dediğin insan Malatya'da, Sivas'ta, Diyarbakır'da senin arkadaşın, komşun beraber yediğin içtiğin ve orada olmak zorunda olan, haliyle de öfkeli bir kesim. Fakat biraz iletişim kursan, bir süre sonra aynı şiveyi, aynı lehçeyi konuşmaya başladığını göreceksin... Diasporanın ilk gittiği yıllarda biliyoruz kanalizasyon temizliyorlardı bu insanlar. Paris'te hayatta kalabilmek için reva mıdır bu? Ondan sonra o insanlarla hiç iletişim kurma! Sonuç ortada. Ben onlarla siyasi bir dil kurmak istemiyorum. Şimdi soykırım mı, katliam mı bunu tartışıyoruz. İnan bu boyutu beni hiç ilgilendirmiyor. Hukuki terminoloji değil buradaki mesele tamamen insani.'
PAMUKLARA SARMALIYDIK
Hrant Dink'in öldürüldüğü dönemde tezim için Agos arşivinde çalışıyordum. Cinayetten önce akademiden bir belge almıştım. Dink çok gülmüştü; 'İzne ne gerek var, gel çalış' demişti. Dink'in üniversite öğrencilerine karşı özel bir hassasiyeti vardı. Belki de bu yüzden cinayeti planlayanlar, kendilerini üniversite öğrencisi olarak tanıttı. Bu ülkede hiçbir sorun yoktuysa, Hrant neden vuruldu? Pamuklar içerisinde korumamız gereken değerlerdendi. Dink öldürülmeyecek insandı.'
Kaynak: AKŞAM - Bülent Şanlıkan 30.01.2121
Foto Galatasaray yazı dizisi 2. Bölüm: Diaspora Komşundu
29 Ocak 2012 Pazar
Foto Galatasaray yazı dizisi 1. Bölüm: Ortak Hafızanın Fotoğraf Albümü / AKŞAM - Bülent Şanlıkan

ORTAK HAFIZANIN FOTOĞRAF ALBÜMÜ
İstanbullu Ermeni Maryam Şahinyan'ın bir ömür çektiği fotoğraflar SALT Galata'da sergilendi. 1935-1985 yılları arasındaki dönemi kapsayan dev veri bankasında neler yok ki? Cumhuriyetin ilk yılları, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 olayları, 1974 Kıbrıs Savaşı, köyden kente göç gibi pek çok toplumsal olayın yanı sıra gündelik hayatın ayrıntıları da fotoğraflarda yer buluyor. 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının inkarını suç sayan yasa tasarısı, Fransız Senatosu'ndan 127 oyla geçerken 1 milyona yakın insanın fotoğrafını çeken Şahinyan'ın arşivi sanatçı, yazar, araştırmacı Tayfun Serttaş'ın dönüştürdüğü sergide geçmişini, yakınlarını arayan insanlarla buluştu. Tarihe not düşen 200 bin siyah beyaz fotoğrafsa, dış politik kavgalardan uzak 'ortak hafıza'ya çağrı yaptı.
Bülent ŞANLIKAN
Maryam Şahinyan 1935 ile 1985 yılları arasında yaklaşık 1 milyona yakın insanın hayatından kesitleri Galatarasay Meydanı'nda adını 'Foto Galatasaray' koyduğu stüdyosunda belgeledi. Şahinyan'ın Birinci Dünya Savaşı'ndan kalma körüklü kamerasından yansıyan 200 bin siyah beyaz kareyi, sanatçı Tayfun Serttaş, teknolojiden de faydalanarak dev bir veri bankası haline dönüştürdü. Şahinyan'ın kutuladığı cam negatifler Serttaş ve çalışmasına yardım eden 30'a yakın asistan tarafından 3 yıl süresince teker teker temizlendi, tasnif edildi, dijitalizasyonu yapıldı, işlendi ve aylara, yıllara göre sıralandı. Serttaş bununla da kalmadı. Şahinyan fotoğraflarını, Aras Yayıncılık'tan çıkan 'Foto Galatasaray, Studio Practice by Maryam Şahinyan' adıyla kitaplaştırıldı. 3 yıl süren bu çalışmanın ardından Şahinyan Arşivi, 22 Kasım 2011- 22 Ocak 2012 tarihleri arasında, Karaköy'de, SALT Galata'da meraklılarıyla buluştu. Serginin son gününde, yüzlerce insan 'Maryam'ın objektifine yansıyan kareler arasında acaba, annemi, babamı, dedemi, teyzemi ya da kendimi bulabilir miyim' umuduyla geldi. Aradığını bulan da oldu, bulamayan da...
GEÇMİŞİN İZİNİ SÜRDÜLER
Hangi facianın Kurbanları?
Ali Cihanoğlu emekli bir bankacı, Aydın'da yaşıyor. Onu SALT Galata'ya götüren şey 1951'de Şahinyan'ın çektiği anne ve babasının düğün fotoğrafı olmuş. Cihanoğlu'nda fotoğrafın bir benzerinin basılmış hali var. Serginin açıldığını duyunca 'Acaba farklı pozu da bulabilir miyim' diyerek soluğu İstanbul'da alan Cihanoğlu'nun dileği gerçek oldu ve annesi Belkıs'la babası Nihat'ın fotoğrafını arşivde bulabildi.
Cihanoğlu'nun aklını esas kurcalayan fotoğrafsa İzmir'de aile fotoğrafları arasından çıkan ve arkasında 'Bir facianın kurbanıyız' yazılı not bulunan 1940 yılına ait bir aile fotoğrafı. Fotoğraf acaba kimlere aitti? Ailenin başına ne gelmişti? 1924-1050 yılları arasında Trabzon ve Aydın Milletvekilliği yapan Yüksek Mühendis Mithat Aydın'a gönderilen bu fotoğrafın peşine düştüğünü söyleyen Cihanoğlu, Şahinyan arşiviyle ilgili 'Tarihi belge niteliği taşıyor. Birbirini uzun süre görmeyen insanlar olmayacak bir şeyi bu arşivde bulabiliyor. Babasına, annesine, teyzesine ya da akrabasına ulaşmak heyecan veriyor' dedi.
YOLU STÜDYODAN GEÇENLER
Kimler gelip geçmiyor ki Şahinyan'ın objektifinden. Katolik din görevlileri, Ermeni rahibeler, Bat Mitzvaha (Ergenlik töreni) giren Musevi çocuklar, hatıra fotoğrafı çektiren Rum kızlar, Bolşevik Devrimi'nden kaçıp İstanbul'a sığınan Beyaz Ruslar, opera sanatçıları, eşcinseller, müzisyenler, göçlerle İstanbul'u mesken tutan taşralılar...Ve tanıdık bir isim. Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilk kadın yıldızı Cahide Sonku...
FOTO GALATASARAY ONUN HAYATIYDI
Uzun yıllar Fransa'da yaşadıktan sonra Türkiye'ye yerleşen Şahinyan'ın yeğeni müzayedeci -galerici Christine Tarpin, teyzesini anlattı: 'Çok küçüktüm. Her yaz İstanbul'a geliyorduk. Hikayelerini, yaşadıklarını anlatırdı. Mesleğini çok severdi. Son zamanlarında Parkinson hastalığına yakalanmıştı. Fotoğraf çekemiyordu. Fotoğraf çekilmeyi sevmezdi. Çok az fotoğrafı var. Başkalarını çekmeyi severdi. 1994'te aramızdan ayrıldı. Çocuğu yoktu evlenmemişti. Foto Galatasaray onun hayatıydı.'
SERGİNİN FORMATI: Sergİnİn bir bölümünde Serttaş'ın negatifleri temizlerken kullandığı aparatlar, kimyevi maddeler ve temizlik sırasında kullandığı 200 bin adet pamuğun gösterildiği bir camekan yer alıyor. Karşısındaysa dev ekranda Serttaş ve Aras Yayıncılığın Sahibi Yetvart Tomasyan çalışmanın sosyolojik ve teknik çözümlemeleri anlattığı kısa filmler gösteriliyor. Serginin bir başka interaktif bölümü de dev arşivin insanlar ile buluşmasın olanak sağlayan bilgisayar sistemi. İnsanlar bu sistemde aradıkları fotoğrafları tarıyor. Karanlık odada da ekranlara yansıtılan fotoğrafların slayt gösterimi yapılıyor.
56 YIL ÖNCE ÇEKİLEN FOTOĞRAF
Şahinyan'ın siyah beyaz kareleri arasında zaman yolculuğuna çıkanlardan birisi de özel bir şirkette genel müdürlük yapan 58 yaşındaki Sarkis Çadırcıoğlu'ydu. Çadırcıoğlu yaptığı tarama sonucunda bulduğu çocukluk fotoğrafıyla büyük heyecan yaşadı. O da çocukluğuna dönenler arasında yer aldı. 2 yaşındayken Şahinyan'ın objektifinin karşısına geçen Çadırcıoğlu, başka kareler de bulmak ümidiyle ekrana kilitlendi. Çadırcıoğlu ile Şahinyan akraba. Çocukluk yıllarında Şahinyan'ın kendisini çok sevdiğini anlatan Çadırcıoğlu, '1956 yılına ait bu kare bir dönemi yansıtıyor. Çocukluğum Kurtuluş'ta geçti. Benim de yolum o yıllarda pek çok kişinin geçtiği gibi Foto Galatasaray ile kesişti. Bu unutulmaya yüz tutmuş karelerin tarihin tozlu raflardan çıkarak günümüzü aydınlatıyor olması bizleri mutlu etti' dedi.
ÇOCUKLUĞUNA DÖNDÜ
Şahinyan'ın 1970'li yıllarda düğün sonrası çektiği fotoğraflardan birini ilginç kılan pozda yer alan kız çocuğunun o anın peşine düşmüş olması. 50 yaşındaki Feryal Salehi, fotoğrafta solda duran küçük kız. Sadece kendi fotoğrafını bulmakla kalmadı aynı zamanda yolları Şahinyan ile Büyükada'da kesişen annesiylededesinin de fotoğraflarını buldu. Salehi, Şahinyan'ın Büyükadada oturduğu yıllarda yazlıklarında kiracı olarak bir süre yaşadığını anlatıyor. Salehi, 'Çok özel bir insandı. İşini çok severdi. Profesyoneldi. Stüdyosunda bir tarihe şahitlik etti. Fotoğraflara bakarken 'ne kadar çok değişmiş her şey' diyorsunuz. Bu çalışma tabi” ki son derece detaylı ve zor. Ancak insanların bir zamanlar çekilmiş ve unutulmuş karelerinin yeniden canlandırılmış olması büyük bir tarihi değer taşıyor. Şahinyan'ın fotoğraf kareleri bizlere geçmişten geleceğe ışık tuttu' diyor.
ZAMAN TÜNELİNE GİRMİŞ GİBİYİM
İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği 1'inci sınıf öğrencisi Cansu Ceylan da geçmişin izini sürenlerden. Ceylan, röntgen mütehassısı dedesi Ayhan Berkman'a ait bir fotoğraf aradı. 2001'de hayata gözlerini yuman Berkman'ın gençliği İstanbul Erkek Lisesi'nde geçmiş. Dedesinin yolunun Şahinyan'la kesişmiş olma ihtimali üzerine binlerce fotoğrafın arasından nostaljik bir kare arayan Ceylan, 'Fotoğraflarda Türkiye'nin geniş bir profilini bulmak mümkün. Eskiye gittikçe insanların çok daha kılık kıyafetlerine dikkat ettiklerini hatta özendiklerini görebiliyorum. Günümüz Türkiye'sine baktığımızda ise bu geçmişten eser yok. Sanki zaman tüneline girmiş gibiyim' diye konuştu.
HEP İYİLİK MELEĞİNİ OYNUYORUZ
Kısa filmlerden birisinde Aras yayıncılığın sahibi Yetvart Tomasyan şöyle konuşuyor: 'Şahinyan'a kadın gözüyle bakmamızda fayda var. Erkek egemen bir toplumda bu işi yapmayı başardı. Maryam 6-7 Eylül olaylarını gördü, varlık vergisini gördü, Ermeni sanatkarlar ve esnaflar müşterilerine karşı hep iyilik meleğini oynadılar, oynadık,
oynuyoruz. Çünkü biz birinci sınıf vatandaş ve yurttaş değiliz. Bu korku nesilden nesile aktarıldı, öğretilmedi zaten.

Kaynak: AKŞAM - Bülent Şanlıkan 29.01.2121
Foto Galatasaray yazı dizisi 1. Bölüm: Ortak Hafızanın Fotoğraf Albümü
26 Ocak 2012 Perşembe
YORUMSUZ: Bedri Baykam'dan Rakel Dink'e mektup
Bedri Baykam'ın 24 Ocak 2012 tarihli Cumhuriyet makalesini kelime virgül oynatmadan paylaşıyorum, yorumsuz.
SN RAKEL DİNK VE AİLESİNE AÇIK MEKTUP
Sayın Rakel Dink, size bu satırları Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümünde yazıyorum. Bildiğiniz gibi, rahmetli eşiniz Hrant Dink dışında, öldürülen bir çok yazarımız oldu. Atatürkçü veya farklı kimliklere sahip değerli insanlardı. Bu saldırılardan tesadüfen kurtulan tek isim ben oldum. Bu cinayetler hakkında, hem bir çok arkadaşımı kaybettiğim, hem de hedef olduğum için, uzunca düşünme fırsatım oldu, özellikle sizin “bir bebekten bir katil yaratmak”la ilgili sözleriniz üzerine…
O menfur suikast günü, kara haberi öğrenir öğrenmez Agos gazetesine gelmiştim. Gerek gazetedekilere, gerek basına bu alçak cinayet hakkında tepkimizi kendim ve temsil ettiğim kurumlar adına bildirdim. Fakat ne yazık ki, o gün bazı densizler demeç verirken ve daha sonra cenazede bana laf atmışlardı!. Sanki benim ve temsil ettiğim ideolojinin herhangi bir suçlanacak noktası varmış gibi! İşi büyütmedim, çünkü eşinize son görev yapılırken o ortam, 3-5 haddini bilmezin kuru gürültüsüyle kirletilemezdi. Ürettikleri zavallı dedikodulara gelince, hiçbir zaman eşinizin 301 davasında ona hakaret edenler arasında olmadım. Zaten o davalara gitmedim. Maalesef o davalar vesilesiyle her ulusalcıyı, hatta her Atatürkçüyü aynı sepete atarak karalama merakı o günlerde başladı. Orhan Pamuk yargılanırken bu davanın gereksizliğini anlatmak için yazmış ve onun davasına gitmiştim. Bu farklı verileri istedikleri sahte imajı elde etmek için harmanlayan utanmazların medya kirletme taktiğiydi bu.
Eşinizle yakın görüşmüyorduk, ama entelektüel saygılı diyalog çerçevesinde bir ilişkimiz vardı. Atölyem de daha önce bir Ermeni Vakfı binasındaydı ve kendisi orada beni ziyaret etti. Birçok TV tartışmasına katıldık, hepsi son derece uygarca geçti. Hrant yaşasaydı Fransa’nın özürlü anti-demokratik kararına daha önce yaptığı gibi karşı çıkardı. Demokrasi kültürü almış, güzel bir insandı.
Dink davasında hakimin “Örgüt olmadığına” dair kararı, vicdanı olan herkesi isyan ettirdi Rakel Hanım. Eşinizin ölüm yıldönümünde yürüyenler de bu vurguyu doğal olarak yaptılar. Çünkü bu cinayetin her noktası tersini bağırıyordu. Ancak bunun üstüne bir de öyle rahatsız edici bir vurgu yaptılar ki, bu sefer vicdanlar farklı sızladı. Dink cinayetini o anlamsız-belirsiz “Ergenekon” sözcüğüyle birleştirmek, gözümde gerek eşinize, gerek onca başka gerçek aydına bir büyük hukuk tecavüzüydü. Bu cinayette örgüt var demek, önümüze konulacak her gerçekötesi senaryoya “evet” demek olamaz. Akıl var, mantık var. Dinci, aşırı milliyetçi, baskıcı, aşırı sağ gruplarla, onlarla hem siyasi aidiyet, hem ideoloji, hem laiklik, hem yaşam tarzı olarak 100% ters ve hatta karşıt düşen Atatürkçü, sol, ulusalcı gruba ait kişileri aynı kanıtsız dev “Ergenekon” şemsiyesi altında toplamak mümkün mü? Bu gruplar arasında görüntü olarak belki tek ortak payda Türk bayrağını sevmeleri ve çoğunlukla “soykırım” iddialarını kabul etmemeleri. Bunlar üzerinden mantıklı bir insan bu gruplara “ortak” gözlükle bakabilir mi? Samast, Tuncel ve Hayal’in ait oldukları geçmiş, ideoloji, parti nerede, Balbay, Haberal, Özkan, Perinçek gibi isimler nerede?
Sayın Dink, biraz empati rica ediyorum: Mesela kendinizi biraz da Sayın Gülşah Balbay’ın yerine koyun. Mesela Balbay, Haberal, Özkan, Perinçek, ve Soner Yalçın’ın aileleri, çevrenizdeki insanlar, Sayın Karin Karakaşlı, Dink cinayetinde “Ergenekon” adını telaffuz ettiğinde, ne düşünüyorlardır? Barışı bu ülkede böyle mi tesis edeceğiz? (Eşinizin 301 davasına gelerek aleyhine duruş sergilemiş olarak adı geçenlerin bile, tetikçilerle bağı olduğu bilgisine rastlamadım hiç) Sanki Dink ailesi “yetmez ama evet”çilerin kuşatması altında Rakel Hanım. Onların bugünkü yargıdan şikayetleri size ne derece inandırıcı geliyor bilmiyorum. Çevrenizde bugün yargıya çok güvenen fazla insan var mı? Her fikre inanabilirsiniz. Ama bence eşinizin aziz hatırasını, bu ülkede o referandumdan sonra mahcubiyet içinde yıllarca kıvranmaya devam edecek bir gruba indirgemek çok yetersiz kalır.Son olarak: Aydınlık’ın genel yorumlarından hiç haz etmeyebilirsiniz. Ama çok net ve somut verilerle Dink cinayetinin “F-Tipi Gladyo” ile ilişkisini ortaya koyuyorlar. Naçizane önerim, sizin ve avukatınızın önyargısızca kendileriyle görüşmeleri ve bu ciddi belgelere dikkatle eğilmeleri. Belki bu buluşma, insaf ve mantık duygularını yok eden sözünü ettiğim iddialarla aranıza biraz mesafe koyabilir. Bu ülkede davası ne yazık ki tutarsızlıklarla dolu tek dosya eşinizin ki değil Sn Dink dayanışma, adalet adına beraberce yaşama geçirilmeli.
Saygılarımla.
SN RAKEL DİNK VE AİLESİNE AÇIK MEKTUP
Sayın Rakel Dink, size bu satırları Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümünde yazıyorum. Bildiğiniz gibi, rahmetli eşiniz Hrant Dink dışında, öldürülen bir çok yazarımız oldu. Atatürkçü veya farklı kimliklere sahip değerli insanlardı. Bu saldırılardan tesadüfen kurtulan tek isim ben oldum. Bu cinayetler hakkında, hem bir çok arkadaşımı kaybettiğim, hem de hedef olduğum için, uzunca düşünme fırsatım oldu, özellikle sizin “bir bebekten bir katil yaratmak”la ilgili sözleriniz üzerine…
O menfur suikast günü, kara haberi öğrenir öğrenmez Agos gazetesine gelmiştim. Gerek gazetedekilere, gerek basına bu alçak cinayet hakkında tepkimizi kendim ve temsil ettiğim kurumlar adına bildirdim. Fakat ne yazık ki, o gün bazı densizler demeç verirken ve daha sonra cenazede bana laf atmışlardı!. Sanki benim ve temsil ettiğim ideolojinin herhangi bir suçlanacak noktası varmış gibi! İşi büyütmedim, çünkü eşinize son görev yapılırken o ortam, 3-5 haddini bilmezin kuru gürültüsüyle kirletilemezdi. Ürettikleri zavallı dedikodulara gelince, hiçbir zaman eşinizin 301 davasında ona hakaret edenler arasında olmadım. Zaten o davalara gitmedim. Maalesef o davalar vesilesiyle her ulusalcıyı, hatta her Atatürkçüyü aynı sepete atarak karalama merakı o günlerde başladı. Orhan Pamuk yargılanırken bu davanın gereksizliğini anlatmak için yazmış ve onun davasına gitmiştim. Bu farklı verileri istedikleri sahte imajı elde etmek için harmanlayan utanmazların medya kirletme taktiğiydi bu.
Eşinizle yakın görüşmüyorduk, ama entelektüel saygılı diyalog çerçevesinde bir ilişkimiz vardı. Atölyem de daha önce bir Ermeni Vakfı binasındaydı ve kendisi orada beni ziyaret etti. Birçok TV tartışmasına katıldık, hepsi son derece uygarca geçti. Hrant yaşasaydı Fransa’nın özürlü anti-demokratik kararına daha önce yaptığı gibi karşı çıkardı. Demokrasi kültürü almış, güzel bir insandı.
Dink davasında hakimin “Örgüt olmadığına” dair kararı, vicdanı olan herkesi isyan ettirdi Rakel Hanım. Eşinizin ölüm yıldönümünde yürüyenler de bu vurguyu doğal olarak yaptılar. Çünkü bu cinayetin her noktası tersini bağırıyordu. Ancak bunun üstüne bir de öyle rahatsız edici bir vurgu yaptılar ki, bu sefer vicdanlar farklı sızladı. Dink cinayetini o anlamsız-belirsiz “Ergenekon” sözcüğüyle birleştirmek, gözümde gerek eşinize, gerek onca başka gerçek aydına bir büyük hukuk tecavüzüydü. Bu cinayette örgüt var demek, önümüze konulacak her gerçekötesi senaryoya “evet” demek olamaz. Akıl var, mantık var. Dinci, aşırı milliyetçi, baskıcı, aşırı sağ gruplarla, onlarla hem siyasi aidiyet, hem ideoloji, hem laiklik, hem yaşam tarzı olarak 100% ters ve hatta karşıt düşen Atatürkçü, sol, ulusalcı gruba ait kişileri aynı kanıtsız dev “Ergenekon” şemsiyesi altında toplamak mümkün mü? Bu gruplar arasında görüntü olarak belki tek ortak payda Türk bayrağını sevmeleri ve çoğunlukla “soykırım” iddialarını kabul etmemeleri. Bunlar üzerinden mantıklı bir insan bu gruplara “ortak” gözlükle bakabilir mi? Samast, Tuncel ve Hayal’in ait oldukları geçmiş, ideoloji, parti nerede, Balbay, Haberal, Özkan, Perinçek gibi isimler nerede?
Sayın Dink, biraz empati rica ediyorum: Mesela kendinizi biraz da Sayın Gülşah Balbay’ın yerine koyun. Mesela Balbay, Haberal, Özkan, Perinçek, ve Soner Yalçın’ın aileleri, çevrenizdeki insanlar, Sayın Karin Karakaşlı, Dink cinayetinde “Ergenekon” adını telaffuz ettiğinde, ne düşünüyorlardır? Barışı bu ülkede böyle mi tesis edeceğiz? (Eşinizin 301 davasına gelerek aleyhine duruş sergilemiş olarak adı geçenlerin bile, tetikçilerle bağı olduğu bilgisine rastlamadım hiç) Sanki Dink ailesi “yetmez ama evet”çilerin kuşatması altında Rakel Hanım. Onların bugünkü yargıdan şikayetleri size ne derece inandırıcı geliyor bilmiyorum. Çevrenizde bugün yargıya çok güvenen fazla insan var mı? Her fikre inanabilirsiniz. Ama bence eşinizin aziz hatırasını, bu ülkede o referandumdan sonra mahcubiyet içinde yıllarca kıvranmaya devam edecek bir gruba indirgemek çok yetersiz kalır.Son olarak: Aydınlık’ın genel yorumlarından hiç haz etmeyebilirsiniz. Ama çok net ve somut verilerle Dink cinayetinin “F-Tipi Gladyo” ile ilişkisini ortaya koyuyorlar. Naçizane önerim, sizin ve avukatınızın önyargısızca kendileriyle görüşmeleri ve bu ciddi belgelere dikkatle eğilmeleri. Belki bu buluşma, insaf ve mantık duygularını yok eden sözünü ettiğim iddialarla aranıza biraz mesafe koyabilir. Bu ülkede davası ne yazık ki tutarsızlıklarla dolu tek dosya eşinizin ki değil Sn Dink dayanışma, adalet adına beraberce yaşama geçirilmeli.
Saygılarımla.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

