13 Şubat 2013 Çarşamba

tebrikler filmmor!

Filmmor'un bu seneki olağanüstü afişleri üzerine, bir şeyler daha eklemeye gerek var mı emin olamıyorum... 15 Mart'ta İstanbul'da başlayıp, 14 Nisan'da Bitlis'te son bulacak olan 11. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, her an yolunuza çıkabilir. Kesişirseniz şayet, kaçırmayın demek için paylaşıyorum.




2 Şubat 2013 Cumartesi

Santralistanbul bize hangi soruları sordurmakta?

Türkiye'nin saygın sanat koleksiyonlarından olan Santralistanbul koleksiyonunun, müzayede aracılığı ile şahısların özel mülklerine dön(üş)mesini koşullayan sürecin, sanat ortamı üzerinde hazırlıksız yakalanan artçı etkisi yarattığı malum. Seneler önce benzer bir "dağılma" Erol Aksoy koleksiyonu üzerinden gerçekleşmiş olsa da, müze bazında bir koleksiyonun müzayede aracılığı ile dağılmasına Türkiye sanat ortamı (bildiğim kadarıyla) ilk kez tanık oluyor.

Böylelikle ardı ardına sorular - sorunlar - yığılıyor. Ve belki de farkında olmadan, bu talihsiz örnek üzerinden geleceğe çok daha özenle bakabilecek bir zemin hazırlanıyor. Sürece dair açıkça soru sormayı hayli önemsediğim için, gün içerisinde not aldığım (şimdilik) ilk 3 sorumu paylaşıyorum, sormaya devam edelim diliyorum...

1. Müzelerin, bazen sırf mali kaynak yaratabilmek adına dahi ellerindeki koleksiyonları (kısmen ya da parça parça) sattıkları bilinen bir gerçek. Hiçbir müzenin misyon ve vizyonunda yer almamakla birlikte, böylesi bir durumda, temel hukuki koşullar nelerdir? Bu süreç, hem kamuoyu hem de sanat çevrelerini tedirgin etmeden nasıl yürütülebilir? Örneğin, satış kararı alınırken (ki hangi eserin hangi kritere göre müze koleksiyonundan çıkarıldığı dahi açıklanmamakla birlikte) en azından eserleri satılacak olan sanatçılara başvurularak, kendilerinden bu konuda onay alınmış mıdır?    

2. Bugüne kadar hangi sanatçı, müzeye verilen bir eser üzerinde satış ya da bağış sözleşmesi imzalarken, sözleşme maddeleri arasında "müzenin iflası ya da fes edilmesi durumundaki şartlar" gibi bir bölüm aradı? Böyle bir bölüme kaçımız gereksinim duydu, ya da kaçımız şu güne kadar bu gibi maddeler içermeyen sözleşmelerin altına imzalarını attı? Emin olamıyorum. İyi hatırlamak gerekiyor, ve sanırım şu noktada her bir sanatçının bugüne değin altına imza attığı sözleşmelerin maddelerini bir kez daha gözden geçirmesi gerekiyor. Çünkü genelde bu gibi sözleşmeleri, kurumlar sonsuza dek ayakta kalacakmış gibi bir motivasyonla imzalıyoruz, bir tür iyi niyetle, miras gibi bırakıyoruz. Peki hayırsız evlatlara karşı, satış ve bağış sözleşmelerine ne gibi koruyucu maddeler eklenmesi gerekiyor?

3. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin "eğitime mali kaynak yaratmak gibi" kendince son derece haklı ve geçerli mazeretleri olabilir. Peki bunun yolu, Maçka Mezat'tan mı geçer? Konu kaynak yaratmak ise neden bir müzayede evine komisyon veriliyor? Manevi anlamı böylesine derin bir külliyatın "zorunlu satışı" durumunda dahi, kuşkusuz bu sürece komisyon almadan destek verebilecek, süreci şeffaflıkla yönetebilecek, koleksiyonun akibetini belli prensipler doğrultusunda belirleyebilecek profesyoneller mevcuttur. Fakat, tüm bir koleksiyonu Maçka Mezat gibi bu alandaki deneyimi sınırlı bir müzayede evinin insafına terketmek, belli ki son derece dar düşünülmüş ve fazla mesaiden kaçınılmış bir kolaycılığın sonucu. Tartışmanın kamu vicdanına taşınmasında, onlarca emsalsiz eserin müzayede gibi spekülasyondan beslenen bir mecraya terkedilmesinin yarattığı kırgınlık yadsınamaz. Bu çelişki giderilemez mi?

31 Ocak 2013 Perşembe

özelden kamuya... peki kamudan özele?




Gün yok ki, yeni bir sanat kurumunun skandalına uyanmayalım. Rezaletlerden rezalet beğenmeyelim.. Başka bir çağdayız artık, sanatçılar ve sanat takipçilerinin (daha genelde kamu ve bireylerin) sanat kurumlarının tutarsızlıkları karşısında tavır almak zorunda kaldığı, adeta onlara çeki düzen verdiği bir çağda. Kısaca; artık bizler onlarla uğraşıyoruz. Onların bizlerle "uğraşması" gereken yerde. 

Henüz geçtiğimiz gün "denedik, tutmadı" diyen Borusan, ArtCenter'ın kapısına kilit vurmuş, içerideki sanatçıları stüdyo dönemleri bitmeden kapı dışarı etmeye hazırlanır iken, bir diğerinin koleksiyonunu haraç mezat müzayedeye çıkardığını öğreniyoruz bugün. 

Yanlış okumadınız; 

Santralistanbul, binbir emekle, büyük bölümü bağış karşılığı toplanmış olağanüstü bir koleksiyonu, 17 Şubat tarihinde "Maçka Mezat" üzerinden satışa çıkarıyor. Kimler yok ki bu koleksiyonda, kendi cümleleriyle; "150 adet eserden oluşan ve hemen her sanat disiplininden örnekler taşıyan özel koleksiyonların müzayedesi, Türk modern ve çağdaş güzel sanatlarının çok önemli yapıtlarını içeriyor. Ecole de Paris sanatçılarımızdan Fikret Mualla’nın bir triptik retrospektifi, Nejad Devrim’in ‘başyapıt’ olarak değerlendirilecek tuvalleri, Hakkı Anlı retrospektif tadındaki birçok eseri, Mübin Orhon’un lirik soyut 10 kadar eseri, Selim Turan’ın bir baş yapıtı ile 50’li yıllara ait soyut eserlerinin yanı sıra Yüksel Arslan’ın Arture serisinden 20’ye yakın önemli yapıtı, Nil Yalter ile Ayşe Erkmen’in dünya müzelerinde sergilenen video enstalasyonları, Seyhun Topuz, Osman Dinç ve Hüseyin Arda’nın heykelleri, Abdurrahman Öztoprak, Ömer Uluç, Alaettin Aksoy, Mehmet Güleryüz, Nur Koçak, Neş’e Erdok, Kemal Önsoy, Gülay Semercioğlu, Canan Tolon, Selma Gürbüz gibi sanatçıların sıradışı tabloları", satışa sunuluyor. Hafızalarımızda, müzedeki bütünlüklü sunumları çok taze olan o eserler, dağılıyor. 

Basit tabirle o gün, kamuya ait olan şahısa dönüyor… 

Müzayede günü, o güne kadar ancak müze ortamında izleyebildiğimiz (bir çoğu emsalsiz, edisyonu bulunmayan) yapıtlar, evlere dağılıyor.

Birileri geliyor, birileri daha, birileri 50 bin TL veriyor, birileri 55 bin, derken 56 bin’e pazarlığı bitiren, kimbilir belki Kuzey Avrupa, belki Ortadoğu’dan bir koleksiyoner, kapıyor bir Yüksel Arslan, alıyor bagajına, evine dönüyor…

Kısaca o güne kadar, müze üzerinden kamuya ait olduğu sözüne inanarak izlediğimiz eserlerin hepsi, bizlerden – bizlerin rızası alınmadan - geri alınıyor. Düşüncesi dahi kabul edilemez bir yağma, vuku buluyor.

Santralistanbul'un mevcut sanat kurumlarından temel farkı, akademiye bağlı olarak faaliyet göstermesiydi. Bu noktada şahıs müzesi değildi, kamusal sorumluluğu çok daha yüksekti. Bugün kamu koleksiyonu üzerinden uygulanan metodun, örneğin okulun kütüphanesini ya da laboratuvardaki araç gereçleri satılığa çıkartmaktan farkı yok diyelim… Peki, hukuki olarak bunun bile ihtimali mümkün değil iken, şayet özel üniversitelere tanınan çeşitli haklar ve hukuk oyunları yoksa işin içinde, aynı zamanda "demirbaş" olarak belgelenen eserlerin, değil satılmak, kampüsten dışarıya bile izinsiz çıkamayacakları hepimizin malumu.

Arka planda ne gibi hukuk ayarları yapıldığı şimdilik büyük bir muamma. Santralistanbul yönetiminden gelmiş herhangi bir açıklama yok. Toz bulutunun dağılması, kamunun kendisine ait olan bir koleksiyonun akibeti üzerinde soru sormasına bağlı görünüyor.


29 Ocak 2013 Salı

27 Ocak 2013 Pazar

Samatya'da bugün

Kumkapı'yı avucumun içi bilirim ama Samatya'yı bilmem. Ne yaşam tarihimde, ne aile anılarımda, ne de gelecek planlarımda bir yeri vardır Samatya'nın. 

Ancak bu pek bilmediğim semti, tuhaf bir şekilde severim.

İşte, o noktada hayatımdaki Samatyalılar devreye girer. Yolu bu semtten geçen tüm dostlar, söz birliği etmişçesine Samatya hakkında aynı övgüleri sıralar ve şaşılacak bir bağlılıkla muhiti sahiplenirler... Sanki özel bir tılsımı, İstanbul'un tüm mahallelerinden ayrılan başka bir dokusu vardır Samatya'nın. Sanki orada hala, iyi anılar vardır.


2008 yılında Stüdyo Osep'i hazırlarken, Samatya'nın en köklü ailelerinden Osep Minasoğlu ile başka bir yolculuğa çıkmıştım bu mahallede. Sanırım o sene, Samatya hakkında hiç düşünmediğim kadar düşünmüş ve araştırma yapmıştım. Ermeni yayıncılığının en uzun süreli mizah dergisi olan GAVROŞ'un senelerce bu mahalleden çıktığını, gerçek adı (Yunanca'da "kumsal" anlamına gelen) Psamathion olan bölgenin eski sakinleri tarafından hala bu isimle anıldığını, civardaki diğer balıkçı semtlerine oranla hayli canlı bir kültürel hayatı olan Samatya'nın "İstanbul'un Paris'i" ünvanını yüzyıl başındaki tiyatro salonları sayesinde kazandığını, kabadayılarıyla ünlü mahallenin muhiti en geniş adamının Papel Kevork olduğunu, her Pazar karnaval yerine dönen semt meydanında Samatya'ya özel kilise bandolarının konser verdiğini, Boğaz'da olduğu gibi sahil şeridi boyunca denize sıfır sıralanan tüm yalıların sahil yol yapım çalışmaları nedeniyle yıkılmasından sonra semtin ciddi prestij kaybına uğrayarak git gide bir banliyöye dönüştüğünü, Samatya meydanını çevreleyen kutu gibi Rum kiliselerinin 6-7 Eylül'de üç gün üç gece boyunca alev alev yandığını ve 80 İhtilalinin ardından Samatya'da neredeyse kimselerin kalmadığını, o yıllarda öğrendim...

         
Hafızamda Samatya'ya karşı - kendiliğinden - oluşan pozitif önyargıda, hayatımdaki Samatyalıların ne denli büyük rol oynadığını bugün daha net hissettim. Ve son bir aydır, neden sanki kapı komşularım zarar görüyormuş gibi bir tedirginliğe büründüğümü.. 

Soluğu Samatya'da aldım bugün.

Birçokları gibi ben de semtin azizliğine uğradım önce. Kocamustafapaşa otobüs durağı denilen o meydanı bulamadım, sağolsun taksici başka bir durağın önünde "hemen şurası" diyerek bırakıverdi, "hemen orası" değildi, telaş içerisinde yürüken benim gibi erken inen, yolunu kaybeden, ve doğal olarak esnafa soramayacak kadar dikkat gerektiren bu eylem için sezgileriyle hareket eden - etmeye çalışan - başkalarıyla burun buruna geldim. Samatya Meydanı'nı hepimiz biliyorduk fakat eylemin başlayacağı Kocamustafapaşa meydanı neresiydi? Döndük, dolaştık, farkettirmeden birbirimizi takip ettik, biraz sezdik, biraz iz sürdük derken ciddi bir kalabalık Kocamustafapaşa Meyda'nına ulaştığında kortejin çoktan Samatya Meydan'ına geçmiş olduğunu farkettik. Demoralize olmadık, hızlı adımlarla yetiştik.


Nihayetinde Fatih gibi muhafazakar bir ilçeye bağlı bu küçük semtin meydanlarında gerçekleşecek eylemi(miz)n neye benzeyeceği, mahalleli tarafından nasıl karşılanacağı, çevredekilerle nasıl iletişim kurulacağı başından beri kafamı kurcalıyordu. Kaş yapayım derken göz çıkartmak vardı. En nihayetinde bizler 15 dakikalık taksi yolculukları ile Samatya'ya varacak, sesizimi yükseltecek ve mahalleden ayrılacaktık. İster istemez bir kesime; "ayağınızı denk alın" demiş olacaktık. 


Peki hayatını o mahallede geçiren - geçirmek zorunda olan - insanlar ertesi gün komşuları tarafından nasıl karşılanacaktı? Bu gibi eylemlere hiç alışık olmayan semte gerçekletirdiğimiz ani ziyaret, oranın asıl sakinleri arasında yeni bir huzursuzluğa ya da kutuplaşmaya neden olabilir miydi? Böylesi bir risk üzerine ne kadarımız, ne kadar süre düşünme fırsatı bulmuştuk? Bu tür konularda refleksif tavır almak, süreci başka bir boyuta taşıma riskine gebe miydi? Burada gerçekleşecek bir eylemin her açıdan, Taksim - Şişli hattındaki kozmopolit yürüyüşlerden bir farkı vardı. Ve arkamızda - o küçücük mahallede - bırakacağımız insanlar vardı. Son bir haftadır zihnimde bunlar gidip geliyordu.

Gördüm ki, gereksiz paranoya yapmışım.


Bugün Samatyalılar oradaydı, ve galiba sayıları bizden bile fazlaydı. Biz (aktivist kesim) birbirlerimizi göz aşinalığından iyi tanırız zaten ama bugün en güzeli, "bizden" çok, Samatyalılarla buluşmaktı.


Yabancı düşmemiştik birbirlerimize. Balkonlarından alkış tutan yaşlı kadınlar, hemen arkamda eşofmanlarıyla eyleme katılan gençler, bir adım önümde yüksek sesle mahallenin diğer sorunlarından bahseden kadın grubu, çaprazımda bir bey, elinde bir tesbih, iç çekiyor, tesbihi çekiyor, Samatyalı... Bugün fark(ındalık) yaratan onlar oldu. 


Tenceredeki yemeğini, uykudaki çocuğunu, yataktaki yaşlısını bırakıp bugün o meydana inen tüm Samatyalılara, varlıklarıyla yarattıkları özgüven ve cesaret için, bizleri "biz" ile başbaşa bırakmadıkları için, misafirperverlikleri için, bin teşekkür.


Bugünü gördükten sonra diyorum ki, hep hüzünde buluşmayalım. Neden olmasın, gelecek Surp Dzınunt'ta aynı meydanda buluşup kucaklaşalım.


Çok umutlandım bugün, ve Samatya'yı sevmek için bir neden daha edindim; bugünkü Samatyalılar.  

24 Ocak 2013 Perşembe

bu kez içeride

Son bir aydır Samatya'da yaşanan olayların, son yıllarda daha yoğun tanık olduğumuz - azınlıklara yönelik - nefret cinayetleri ve saldırılardan bir farkı var. Bu kez katil, içeride.

Ne demek "içeride" olmak?

Kısaca, "uzaklarda" aranmamalı demek. Ne Sevag Balıkçı örneğinde olduğu gibi asker ocağına gönderilmiş kilometrelerce uzakta savunmasız bir genç, ne de Trabzon'dan kalkıp uzun otobüs yolculukları ile kamusal alana pusu kuran tetikçiler var bu kez..

Bu hikayede katil, son bir aydır Samatya civarında sistemli olarak saldırıya uğrayan yaşlı kadınların çok yakınında, ve hatta, evlerinin içerisinde... Bu açıdan Samatya, tüm diğer örneklere oranla tedirgin edici bir nitelik - daha - kazanıyor. Çünkü bu kez, haneye tecavüz ediliyor. Kurban, bizzat kendi mekanında, savunma imkanlarının en yüksek olduğu koşullar altında, Arat Dink'in deyimiyle; "avlanıyor".

6-7 Eylül pogromunu üç beş günlük bir hadiseden ibaret sayan safritikler dışında herkes, bu sürecin yıllar boyunca çeşitli yöntemlerle devam eden bir sızmanın sonucu olduğunu bilir.

Sızmak; gençlerin büyük oranda iş ve eğitim imkanları için Batı ülkelerine göç ettiği ve çoğunlukla yaşlı nüfusun ülkede - bazen zorunlu olarak - kalmaya devam ettiği, bu nedenle yaş skalasının hayli yüksek olduğu azınlık toplumlarında derin anlamlar taşır. Özellikle 70'li yıllardan itibaren, bazen apartmanın kapıcısı, ama bazen yönetici, bazen köşedeki bakkal, ama bazen evin temilikçisi tarafından hayatına sızılan, kısaca; tüm birikimine el koyulan yaşlı gayrimüslimlerin hikayeleri emniyet birimleri de dahil bu şehirde yaşayan hepimizin malumu.

Buraların en acı efsanesi.

O nedenle 6-7 Eylül, bazıları için akabinde bıraktığı özgüven ve motivasyon, İstanbullu azınlıklar için ise senelerce sürecek olan bir travma ve dağılmanın başlangıcı olarak, 2000'li yıllara değin el değiştirmeye devam eden "bir takım" birikimlerin altında aranabilir. Kolaylıkla bulunabilir.

1955'te zirveye taşınan süreç, kuşkusuz meyvelerini o karanlık birkaç gece içerisinde toplayamadı, yıllarca sürecek olan hoyratlık ve talan kültürü, o olayla birlikte meşruiyet kazanmış oldu. Bu bağlamda asıl ganimetler 1964 (ikamet anlaşması iptali) ve 1980 Darbesi sonrası Elmadağ - Harbiye hattının da boşalmaya başlaması gibi süreçlerde toplandı... Büyük bölümü çaresiz ve savunmaz insanlar üzerinde toplumun yüksek hevesiyle adeta gelenekselleşen "yıldırma, korkutma, taciz etme", kısaca; kovma ve kovalama serüveni, gidenlerin geride bırakma potansiyellerinin yarattığı şehvetle, belli ki bir türlü dizginlenemedi. Geriye kovacak ve kortutacak kimse kalmadığında, bu şerefli toplumun aynaya bakarak kendisinden mi korkmaya başlayacağı(?) ayrı bir yazının konusu.

Ancak, son bir aydır Samatya'da süregiden, ve son olarak dün itibarı ile dördüncüsü gerçekleşen bu sistemli saldırıların failleri bulunmadığı ve kamu önüne çıkarılmadığı sürece, katil içeride. Bu ülke de, şu ya da bu nedenle savunmasız pozisyonda yaşayan tüm bireylerin evlerinde, yatak odalarında, mutfaklarında nefes alıp veriyor olacak.

Samatya'nın akibeti, katilin ne kadar daha "yaklaşabileceğini" kanıtlayacak.

HEPİMİZE