11 Ağustos 2013 Pazar
10 Ağustos 2013 Cumartesi
Bir Kent Efsanesi Göçtü: Osep Minasoğlu / EVRENSEL - Nazlı Berivan Ak
2009 yılında İstanbul’da, Galeri NON’da Stüdyo Osep adlı bir sergi düzenlenmiş, sergiye paralel olarak da Tayfun Serttaş tarafından hazırlanan Stüdyo Osep adlı önemli bir çalışma Aras Yayıncılık tarafından yayımlanmıştı. Osep Minasoğlu’nun yaşam ve fotografik belleğini yeniden üreten bir çalışmaydı bu, bir kültür ve şehir tarihi tanıklığıydı. İstanbul’un en eski stüdyo fotoğrafçılarından Osep Minasoğlu, geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. Tayfun Serttaş ile Osep’i, ardında bıraktıklarını, yanında götürdüklerini konuştuk. Yakın tarihin en efsanevi aşkına sonsuz saygıyla...
Nazlı Berivan Ak
Çok önemli bir İstanbul okuması Osep’in hikayesi ve fotoğrafları,
sen nasıl konumlandırıyorsun Stüdyo Osep’i, kültür ve özellikle şehir
tarihimizde fotoğraflarıyla, hikayesiyle Osep neye karşılık geliyor?
85
senelik, neredeyse Cumhuriyet tarihine eş değer yaşamıyla Osep, aslında o
tarihin bize ders kitaplarında okutulmayan karanlık sayfalarını aydınlatıyor. O
tarihin içerisinde ortalama her on senede bir felaketlerle yüzleşen, maddi ve
manevi çöküntüye uğrayan toplulukların kendi içerisinde de aykırı bir temsili
Osep. Bir kent efsanesi olmanın yanında, yeni bir sistem inşa edilirken, o
sistemin hem içinde hem dışında kalarak, varoluş mücadelesi verenlerin çok özgün
bir temsili.
Bugün siz Varlık Vergisi dediğinizde, 6-7 Eylül dediğinizde,
Vatandaş Türkçe Konuş kampanyalarından bahsettiğinizde, ya da 80 ihtilalinin
aynı zamanda azınlıklar üzerinde ne gibi etkileri olduğunu soruşturduğunuzda
sokaktaki ortalama insanın bunlarla ilgili mutlaka söyleyecek bir şeyleri
var... Fakat bizim tanıştığımız 1999 senesinde işler böyle değildi, özgürce
konuşabilen çok az insandan birisiydi Osep. Çünkü artık kaybedecek hiçbir şeyi
kalmamıştı… Çıldırmıştı. Her şeyini kaybetmiş, enerjisi tamamen tükenmiş, yaşı
70’e gelmiş, bağışlarla yaşıyordu.
2007’de
çok şey değişti, Hrant Dink’in ardından biz bunları konuşmaya başladık. Öncesinde
ben kültürel antropoloji eğitimi aldığımı ve azınlıklar üzerine uzmanlaştığımı
söylediğimde, insanlar şaşırıyorlardı; “Peki sen ne iş yapacaksın, kilisede mi çalışacaksın?”
diye soruyorlardı, bu algı hep öyle kalacak sanıyordum, bugün öyle değil.
Bundan
13 sene öncesi için, özellikle benim Osep Minasoğlu’nun hikayesine duyduğum bir
meraktan söz edilebilir. Çünkü onunki, asla klişe bir azınlık hikayesi de olmadı.
Ancak hayatta bazı istasyonlar var ve yaşam belli insanları, belli istasyonlara
yığıyor. Yaşınız kaç olursa olsun aynı istasyonda iseniz aranızda umulmadık bir
dil doğabiliyor. Bu şartlar zaten böyle belirlenmiş, siz içine doğuyorsunuz,
sonra birbirinizi buluyorsunuz.
OSEP’LE
AŞKLARIN EN DERİNİNİ YAŞADIM
Osep ile çok özel bir tanışma hatıran var, devamında da
bir dostluk hikayesi... Çok özel olmazsa anlatır mısın Osep’i ve hikayenizi
biraz? Duygularını bilmek ve paylaşmak isterim, onu tanımak, devamında onun
tarihini çalışmak ve şimdi kaybını yaşamak... Söyleyeceğin her şey çok kıymetli.
Bence
modern dünyada aşk yoktur, birlikte üretmek vardır. O yüzden rahatlıkla ifade
edebilirim ki; Osep Minasoğlu ile ben aşkların en derinini yaşadım. Tarih denilen
enkazın altından kalkmayı, yoktan var etmeyi öğrendim ben onunla... Birimiz
yolun en başında, birimiz en sonunda iken, zamana karşı gerçek bir zafer kazandık.
Yakın tarihin en efsanevi aşklarından birisidir bu, zamanla anlaşılacaktır…
Herkese bizim ki kadar güzel bir aşk diliyorum. Umarım, herkes hayatında bir
kez olsun bu derece anlamlı bir aşk yaşamanın tadına varır.
HAYATI
PAYLAŞTIK BİZ
Osep’in vefatı, çok kıymetli
bir şehir hikayesinin de kaybı anlamına geliyor bence. Stüdyo Osep çok önemli
bir çalışmaydı, başka çalışmalar, derlemeler de yapılacak mı, var mıdır aklında
böylesi bir proje? Daha çalışılacak çok şey var Osep söz konusu olduğunda.
Ben
Osep’in hemen akabinde Maryam Şahinyan’ın Foto Galatasaray arşivi üzerine çalışmaya
başladım. Ancak Maryam Şahinyan hayatta değil, hiçbir zaman tanışma fırsatımız
olmadı. 200 bin imajı kapsayan devasa bir görsel külliyat, 2011 senesinde SALT –
Galata’da kamuya açıldı. Osep’te ise tam tersi bir durum vardı, hiyerarşinin başında
fotoğraf arşivi değil, Osep’in kendisi vardı. O serginin öznesi Osep Minasoğlu’ydu.
Dışarıdan
bakıldığında iki farklı fotoğrafçı, iki farklı arşiv ama sonuçta aynı iş gibi görülebilir
ancak içerisine girdiğinizde durum hiç öyle değil, çok farklı. Stüdyo Osep’te
fotoğraflar fotoğrafçının yaşam tarihini destekleyici konumda kullanıldı
diyebilirim. Çünkü orijinal arşiv zaten yanmıştı, o sergide biz Osep’in anı
nesneleri olarak evinde kalan, sandık altı diyebileceğim son parçaları kullandık,
mektuplar, çizimler, geniş bir biyografik bölümün yanında yalnızca Osep’in yer
aldığı “Osep Minasoğlu Recalls” isimli üç saate yakın bir video, tanıklık bölümü
vardı. Farklı katmanlar arasındaki ortak zemin; Osep Minasoğlu’nun hafızası ve
bu tekil hafıza üzerinden yakın tarihi nasıl sorgulamamız gerektiğiydi. Osep
Minasoğlu dışında kimsenin yaşam hikayesi ile bu düzeyde ilgilenmedim. Bir daha
ilgileneceğimi de sanmıyorum. Zaten insan bir yaştan sonra kimseyi öyle
sevemiyor. Bizim ilişkimizi iş ilişkisinden ibaret sananlar, çok yanılırlar.
Petites Souvres’e taşınmadan önce, on sene içerisinde dokuz adres değiştirmek
zorunda kaldı Osep. O dokuz evi ellerimle, sırtımda taşıdım ben. Hayatı paylaştık
biz, hayata karşı mücadele kazandık.
Şu
an her şey çok taze, ona karşı sorumluluklarım çok şahsi, o yüzden profesyonel
anlamından mümkün olduğu kadar uzak tutarak, olası projeleri düşünmeyerek, yalnızca
ona odaklanarak, dostluğumuza odaklanarak, hareket etmek istiyorum. O nedenle
kafamda hiçbir fikir yok, bence şu an önemi de yok. (İstanbul/EVRENSEL)
8 Ağustos 2013 Perşembe
7 Ağustos 2013 Çarşamba
YAKIŞIKLIM
Modern dünyada aşk yoktur yakışıklım, birlikte üretmek vardır. O yüzden
ben sende aşkların, en derinini yaşadım yakışıklım. Tarih denilen enkazın altından kalkmayı, yoktan var etmeyi öğrettik,
birbirimize yakışıklım. Birimiz yolun en başında, birimiz en sonunda iken,
zamana karşı gerçek bir zafer kazandık yakışıklım. Yalnızca senin ellerin
değildi titreyen, gözlerine her baktığımda, belli etmeden, benim de yüreğim
daima titrerdi yakışıklım.
Yakışıklım,
Benim.
En gerçek sevgilim.
Bu sabah son kez ilikledim kol düğmelerini, gömleğin ütülü, ipek
saçlarını ellerimle taradım, en sevdiğin kravatı bağladım, yaka düğmelerin her
zaman olduğu gibi muntazam, sakal traşın tamam, pantolonun ceketinle son derece
uyumlu... Bu sabah son kez giydirdim seni, her zaman olduğu gibi janti, her zaman
olduğu kadar titiz, yatırdım tertemiz, teslim ettim, ellerimle yakışıklım.
Her şey kontrol altında yakışıklım. Sakın endişelenme, her şey
muntazam... Vedan ani olsa da, biz alışığız seninle yoğun programlara ve büyük
kalabalıklara, hiçbir detayın gözden kaçmasına musama göstermeyeceğim, bilirsin
beni yakışıklım. Biz seninle bütün ihtimalleri düşünerek çıktık bu yola,
çaresizlik diye bir şey yok, her şey kontrolümüz altında. Sakın paniğe
kapılma... Bilirim, heyecanlanırsın böyle anlarda.
Biz başımızı önümüze hiç eğmedik yakışıklım,
Birbirimizi hiç utandırmadık.
Fakat şimdi makamlara vefaat beyanını verirken, “neyi oluyorsunuz?”
diye soruyorlar bana yakışıklım.
Nasıl anlatayım onlara, senin neyin olduğumu.
Nasıl anlatabilirdik dünyaya, birbirimizin neyi olduğumuzu.
Bize “pek bir şey” olmanın tanınmadığı böylesi hukukta, aramızdaki ilişkiyi
tanımlayan bir kelime henüz icat edilmemiş iken, hangi “doğru” sözcüklerle
ifade edeyim şimdi onlara, aslında “nasıl?” olduğumuzu.
Duraksıyoruz.
“Kendisinin bir hayranı oluyorum” diyorum, karşımdaki memura.
Duraksıyoruz.
“Nasıl oluyor” diyor, “yani kimsesi yok mu?”
“Ben varım” diyorum.
Duraksıyoruz.
“Peki nesi oluyorsunuz?” diyor.
“Hayat arkadaşıyım” diyorum.
Hayatımın en yalnız anlarının başladığını, o an henüz kestiremiyorum.
Cenaze levazımatından sorumlu Kirkor Bey devreye giriyor, durumu
toparlıyor; “beyefendi sanatçıdır, Osep Bey’de önemli bir sanatçıydı, iş
arkadaşı olurlar...” Çok yetersiz geliyor, yadırgıyorum, bir gün seninle “iş
arkadaşı” olarak anılacağım hiç aklıma gelmezdi yakışıklım. Velakin makamlar bizi, ancak
bu kadar tanımlayabiliyor.
Hazırlanan belgeler önüme uzatılıyor; “şu kutucukları imzalayın lütfen”
Resmi makamlara vefaatini, imzamla teyit ediyorum, ve son bir ses
benden o en zor şeyi istiyor: “kimliğini teslim alalım”
O son ses, kulaklarımdan gün boyunca gitmiyor; “kimliğini, teslim
alalım”
Teslim ediyorum, kimliğini.
Gece vuruyor. Gece olunca, bütün o prosedürler bir yana; evraklar,
karton kutular, tükenmez kalemler, vekaletler, mezarlık belgeleri, sarı
zarflar, atılan imzalar, zımbalar, fotoğraf albümleri, karbon kağıtları,
telefonlaşılan dostlar, ertesi gün yapılacaklar bir yana, sensizlik vuruyor.
Sensizlik bir yana, bir daha kendime o kadar güvenememekten korkuyorum.
Bir daha kimseyi, senin kadar beğenememekten.
HAYRANDIM SANA YAKIŞIKLIM.
Şimdi ben sensiz İstanbul’da nasıl yürüyeceğim, Beyoğlu’nda nasıl
yaşayacağım, Paris’i hangi gözlerle keşfedeceğim, trençkotumu nereden
bağlayacağım, hangi fotoğrafları beğeneceğim, kimle büyüyeceğim, bilemiyorum.
Kime güveneceğim? Üstelik kim bana, bir daha senin kadar güvenecek?
Kestiremiyorum yakışıklım.
Bizi anlamaları belki yüzyıllar alacak, ama sonunda anlayacak, ama
sonunda anımsayacaklar, ama biliyorum ki sonunda, hepimiz birleşeceğiz
yakışıklım.
Tüm efsane aşklar gibi, bir gün huzur içinde yanına uzanacağım ve sana
sonsuza dek dokunacağım; senin yine ellerin, benim yine kalbim titriyor olacak.
Bu da benim,
vasiyetim olsun.
Au revoir mon
amour.
Tayfun Serttaş
....................................
Not: Osep Minasoğlu'nun cenaze merasimi 10 Ağustos 2013
Cumartesi günü saat 12:00'da Beyoğlu Surp Yerrortutyun (Üç Horan) Ermeni
Kilisesinde icra olunup, Balıklı Ermeni Mezarlığındaki aile kabristanına
defnedilecektir.
...
Eksilme hissinden bilirsiniz bir insanın sizdeki hatrını. Ben Metin-Feyyaz-Ali çocuğuydum ama sahne Selçuk Yula'sız kurulmazdı. İsyan ettirecek erken ölümlerden. Erken ölüm ne demekse, ama öyle işte.
Ve bedelleriyle dibine kadar yaşanmış bir hayatın ardından Osep Minasoğlu da eksildi kimilerimizden. Eşcinsel, Ermeni, 'Marjinal'... bütün kimliklerinden soyunup çırılçıplak, özgür bir ruh olarak kaldı karşımızda. Fotoğrafın ve hayatın aşığı Osep Minasoğlu düşmeyi ve kalkmayı, her ahval ve şeraitte onurunu korumayı bildi. Kendi hakikatine sadakati. Tayfun Serttaş'ın 'Stüdyo Osep'ine bakmanın, sonra da azıcık kendi hayatımızla, hakikate sadakat hadisesiyle yüzleşmenin zamanıdır.
Karin Karakaşlı
Ve bedelleriyle dibine kadar yaşanmış bir hayatın ardından Osep Minasoğlu da eksildi kimilerimizden. Eşcinsel, Ermeni, 'Marjinal'... bütün kimliklerinden soyunup çırılçıplak, özgür bir ruh olarak kaldı karşımızda. Fotoğrafın ve hayatın aşığı Osep Minasoğlu düşmeyi ve kalkmayı, her ahval ve şeraitte onurunu korumayı bildi. Kendi hakikatine sadakati. Tayfun Serttaş'ın 'Stüdyo Osep'ine bakmanın, sonra da azıcık kendi hayatımızla, hakikate sadakat hadisesiyle yüzleşmenin zamanıdır.
Karin Karakaşlı
Stüdyo Osep artık yok!@MİLLİYET - Yasemin Bay
‘Stüdyo Osep’ artık
yok!
Türkiye’deki ilk renkli fotoğraf baskısını yapan, 1960’lı yılların en
eski ve önemli fotoğrafçılarından Osep Minasoğlu, dün sabaha karşı 86 yaşında
hayatını kaybetti
Yasemin Bay
On sene önce, bir fotoğraf
sergisinde tanıştık. Sergiyi gezerken Osep girdi içeriye. Yanımda durup fotoğraflarla
konuşmaya başladı. Ben daha 17 yaşındaydım ve ‘Bu adam kim, ne acayip’ dedim.
Sergiyi bırakıp Osep’i izledim. İlginç de görünüyordu; üzerinde eski bir trençkot,
çok eski bir fotoğraf makinesi çantası. Sonra Osep bana döndü “Hafızam iyi değil,
tanışıyor muyuz?” dedi. Böyle tanıştık. ‘Fotoğrafçı
mısınız?’ diye sordum, “Evet fotoğrafçıyım. Hayatım boyunca fotoğraf dışında
bir şeyden para kazanmadım’ dedi. İddialı bir laftı; sonradan öğrendim ki doğruymuş.”
Bir süredir tedavi görüyordu
Sanatçı
Tayfun Serttaş, 2009’da yaptığımız röportajda Minasoğlu ile tanışmasını bu sözlerle
anlatmıştı. Serttaş, Türkiye
fotoğraf tarihi için büyük önem taşıyan ama ne yazık ki unutulup giden Minasoğlu’nu
tekrar ortaya çıkarmış; Osep’in arşivinden olağanüstü bir sergiye imza atmıştı.
Yeşilçam
oyuncularının da fotoğrafçısı Minasoğlu, bir süredir Bomonti - Petites Soeurs
Bakımevi’nde tedavi görüyordu. Dün sabah ansızın hayatını kaybetti.
Minasoğlu,
16 yaşında başladı fotoğraf hayatına. Kodak firması 6-7 Eylül
olaylarında zarar görünce
işsiz kalmıştı. Paris’e
gitti. 1960’lı yılların sonunda renkli fotoğraflara imza attı; bu Türkiye’de
bir ilkti. İlk renkli fotoğraf baskısını da o yaptı. Dünyada ilk kez 35 mm sinema
filmini dia haline getiren de oydu. Minasoğlu için cumartesi günü 12.00’de Balıkpazarı’ndaki
Surp Yerrortutyun Üç Horan Kilisesi’nde tören
düzenlenecek. Cenazesi ise Balıklı Ermeni Mezarlığı’na
defnedilecek.
‘12 senelik hayat
arkadaşım’
Çağdaş sanatçı
Tayfun Serttaş, en büyük aşkını kaybetmenin hüznü içindeydi: “Bu kadar ani
beklemiyordum ölümünü. Onu tek bir sözle ifade edemem; 12 senelik hayat arkadaşımı,
sevgilimi kaybettim...
Tüm bu cenaze prosedürleri içinde sürekli ‘Nesi
oluyorsunuz’ diye soruyorlar, ben onun yoldaşıyım. Bir sanatçı olarak başka bir
sanatçının arkasından onun sürecini en iyi şekilde nasıl devam ettireceğimin,
ona nasıl veda edeceğimin derdindeyim şu anda.”
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







