9 Şubat 2014 Pazar

The Cemetry of Architects / Sabine Küper - InEnArt

The Cemetry of Architects  
Sabine Küper 
for LINK
The installation “Cemetry of architexcts” by Tayfun Serttaş ingraves the signature of architects of the late Ottoman empire to illustrate the loss of a cultural heritage, that got erased through the nationalism of the ideology of the republic. In the past years more and more writers, scientists and artists in Turkey are unveiling the impact of the minorities in the westernization prozess of the Ottoman Empire. Already in 2010 some signs were installed on buildings created bu mainly Armenian and Greek architects.
Architectural inscriptions, which could be read on the corners of buildings in Istanbul in the last quarter of the 19th century, show the rise of an individual architecture formed by the spirit of masters forming buildings in the contemporary sense of unique creativity.
As the empire entered a period of Westernization, the cultural rights provided by the rescript of Gülhane and the land cleared by the 1870 Pera fire opened up the path to the building of apartment buildings that was necessitated by the new life style; Istanbul’s urban identity is almost re-created with the eclectic style of architectural structures that arose from the synthesis of the European and the Ottoman in the short span of fifty years.
During January 31st – March 28th, Studio-X Istanbul hosts Tayfun Serttaş’s exhibition ‘Cemetery of Architects’ and the launch of his book ‘Trilogy of the Deserted City’.

8 Şubat 2014 Cumartesi

"Ottoman and European synthesis on architecture" / Hatice Utkan - HURRIYET DAILY NEWS


Ottoman and European synthesis on architecture

Studio X hosts Tayfun Serttaş’ exhibition titled ‘Cemetery of Architects,’ which looks at the span of 50 years that re-created Istanbul’s urban identity with the synthesis of European and Ottoman styles



Hatice Utkan

For LINK

As an artist Tayfun Serttaş is always following the traces of history in the city and also in the lost culture of Istanbul. His latest project titled “Cemetery of Architects” shows the audiences how deep is the architectural history goes within time in Istanbul. “It was not easy to discover this,” said Serttaş, noting that he had to investigate the facades of Istanbul buildings, which are full of dirt and damage.

However, the result is satisfactory when looked at through the aspects of archiving and history.
The exhibition, which takes place in Studio-X, opened on Jan. 31 and continues until March 28. An initiative of Columbia University, it received leading support from Borusan Holding.

Serttaş examines the relationship between the physical identity of urban space and the individual through an archive. The exhibition brings together works that problematize the impact of historic interruptions on Istanbul’s cultural map. With this approach, it is fair to ask “who built and gave the first architectural aspect to Istanbul.”

He explains this with his project and important details that he found. The multi-language aspect of the project is an important evidence of this. The cemetery stones, which have signatures of the architecture of Istanbul, are reflecting how Istanbul was living with a multi-cultural aspect.

Languages on stones


“There are almost nine different languages on the stones,” said Serttaş, noting that it is also important to emphasize the identity questions that are taken on the architecture and Istanbul.

“It is a fact that the architectural silhouette of Istanbul had changed. The era that the exhibition is focusing is the last quarter of 19th century. The architectural inscriptions, which could be read on the corners of buildings in Istanbul in the last quarter of the 19th century, evidence the parallel development of the identity of the individual to modernism.”

Serttaş added: “These individual architects felt the need the work on their own, playing a role in forming a professional community in a contemporary sense. In contrast to traditional palace architects, supported by the state, the architects of apartment buildings that primarily work within narrow urban lots give direction to civil architecture with their minor activities.”

According to the artist, as the empire enters a period of Westernization, the cultural rights provided by the rescript of Gülhane and the land cleared by the 1870 Pera fire opened up the path to the building of apartment buildings that was necessitated by the new life style.

“Istanbul’s urban identity is almost re-created with the eclectic style of architectural structures that arose from the synthesis of the European and the Ottoman in the short span of fifty years,” added Serttaş.

It is possible to discover certain history of Istanbul as Cemetery of Architects proposes to open up to discussion the buildings of the period, some of which are destroyed within plans of urban transformation.

***

Hatice Utkan - Hurriyet Daily News, 07.February.2014

7 Şubat 2014 Cuma

TRT / Zamandan Mekandan - kamera arkası

Önümüzdeki hafta iki bölüm olarak TRT'de yayına girecek olan "Zamandan Mekandan" isimli programın çekimlerini Paris - Hakeim köprüsü üzerinde gerçekleştirdik. Mimarlar Mezarlığını, Cite des Arts'ı, İstanbul'u, kentsel dönüşümü, Paris'i, mimariyi ve günümüz sanatını konuştuk... Bu harika çekim için Paris'te bana ulaşan Barış Bas, Ömer Aydın, Arzu Kaya ve tüm TRT ekibine teşekkür. 











İstanbul bir ‘Mimarlar Mezarlığı’ / Sevinç Özarslan - ZAMAN




İSTANBUL BİR "MİMARLAR MEZARLIĞI"

İstanbul’u inşa eden ünlü mimarları biliyoruz, fakat kenti içeriden şekillendiren ortadirek mimarlar var ki, bugün binalardaki yazıtlarından başka haklarında bir bilgi bulunmuyor. Ne projeleri, ne CV’leri ne de mezarları… Tayfun Serttaş’ın Studio-X’te açtığı Mimarlar Mezarlığı sergisi, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan Birinci Ulusal Mimari anlayışının yok ettiği bu mimarlara saygı duruşu niteliğinde.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

For LINK

Balyan ailesi, Gaspare Fossati, Alexandre Vallaury ve Raimondo Tommaso D’Aronco’yu İstanbul’daki pek çok tarihi binayı inşa eden isimler olarak biliyoruz. 1870 ile 1940 arasında inşa edilmiş binalara imza atan ayrı bir mimar zümresi var ki, -sayıları 900 ile 1.200 arasında- bugün onların isimlerinden başka bir bilgiye ulaşmak mümkün değil. Batılılaşma dönemi mimarları olarak bilinen bu zümrenin eserleri, İstanbul’un silüetini etkilememiş ama kenti içeriden şekillendirmiş. Genellikle tarihi yarımada, özellikle Sirkeci ile Beyoğlu civarındaki art nouveau, neoklasik, barok tarzında apartmanlar, hanlar yapmışlar ve eserlerinin üzerlerine yazıtlarını bırakmışlar. Balyanlar ya da Vallaury, eserlerine kesinlikle imza atmıyor, buna gerek duymuyorlar fakat ortadirek mimarlar mutlaka yazıt kullanıyorlar. Bunun birkaç nedeni var. Biri, reklam ve tabii ki en büyük müşterileri olan devletin gözüne girmek. İkincisi, ‘birey mimar’ kimliği onlar sayesinde gelişiyor. Mimarın, birey olarak tasarım iddiasını ilk defa kamusallaştırdığı dönemin ilk temsilcileri onlar. Çünkü 1870 öncesindeki binalarda yazıtlara rastlamak mümkün değil. 
Sanatçı, yazar ve araştırmacı Tayfun Serttaş’ın ifadesiyle “İmparatorluğun Batılılaşma dönemine girmesi, Tanzimat Fermanı’nın tanıdığı kültürel haklar ve 1870 Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılmasıyla İstanbul’un kentsel kimliği, yarım asır gibi kısa bir sürede Avrupa-Osmanlı sentezinden doğan eklektik üsluptaki bu mimarların yapılarıyla adeta baştan oluşturulur.” Peki kim bunlar? Konsolosluk binalarını yapmak için İstanbul’a gelen ve şehirdeki parayı fark edip burada kalmayı tercih eden levantenlerin yanı sıra İstanbul’da yetişmiş, kalfalıktan ustalığa geçmiş, bileğinin gücüne güvenen Ermeniler genellikle. O yıllarda sayıları o kadar artıyor ki bu mimarların, Galata’daki Sen Piyer handa 53 mimar yazıhanesi açılıyor. Tek bir hanın içinde bu kadar mimarlık bürosu! Şehirdeki paranın peşine, dönemin mimarları da düşmüşler ama bugünkü gibi şehrin kimliğini bozmak şöyle dursun, katkıda bulunacak binalar yapmışlar. Dimitrios Georgiades, A.N.Perpignani, Langas, Kosmas Karayannis, Alexandre D.Yenidunia, Antuan Ratinski, Avedis Pekmezian, Harutyun ve Anna Çamçıyan, Hrant Apraham bu mimarlardan bazıları.
İstanbul’u şekillendiren bu mimarların çoğu birlikte şirket kurup ikili çalışıyorlar. Bazıları yazıtlarına isimleriyle birlikte tarih atıyor, bazıları gerek görmüyor. Bazen yapının kültürel bazen etnik kimliğine göre yazıtların dilleri, tasarımları değişebiliyor. Sirkeci tarafındaki yazıtların çoğu genelde Osmanlıca ve Latince olmak üzere çift dilli. Hrant Apraham 1928’de yaptığı binanın yazıtını hilal-yıldız şeklinde tasarlamış. 1940’larda İstanbul’da bu zümreden kimse kalmıyor. Çünkü başkentin Ankara’ya taşınmasıyla Ankara, İstanbul mimarlık sektörünün üyelerinden proje ve tasarım hizmeti almayı tamamen durduruyor. ‘Birinci Ulusal Mimari’ anlayışı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla bu mimarlar, teker teker İstanbul’u terk ediyor, bazıları belki burada ölüyor fakat bugün akıbetleriyle ilgili hiçbir bilgi yok. Projelerinin çizimleri ise kim bilir nerede?
19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren binaların köşelerinde okunmaya başlayan mimar yazıtlarını on yıldır fotoğraflayan Tayfun Serttaş’ın Fındıklı’daki Studio-X’te açtığı Mimarlar Mezarlığı sergisi, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan Birinci Ulusal Mimari anlayışının yok ettiği bu mimarlara saygı duruşu niteliğinde. Serttaş, on yılda 1.200 ortadirek mimar ismi tespit ettiğini söylüyor. Sergide ise mezar taşlarını hatırlatan beyaz mermerin üzerine orijinalinde olduğu gibi yazılan 60 mimarın yazıtına yer veriliyor. Serttaş, “Günümüzde bir bölümü kentsel dönüşüm planları içerisinde yıkılmakta olan dönem binalarını, mimarları üzerinden, nostaljinin ve yerel egzotizmin ötesinde, kent tarihinin meşru ve vazgeçilmez aktörleri olarak güncel araştırma metotları aracılığıyla tartışmaya açıyorum.” diyor.
‘Bu bir dönem mimarisi, hiçbir gruba ait değil’
Tayfun Serttaş, yarım asırlık dönemde yapılan bu binalarla ilgili dikkate değer bir konunun altını çiziyor: “1986-1988 yılları arasında dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan tarafından 368 tarihi nitelikli binanın bulvar açmak gerekçesiyle yıkılması sonucu gerçekleşen Büyük Tarlabaşı Yıkımı, İstanbul’un kentsel kimliğine yönelik en sert tahribatlardan biriydi. Büyük tartışmalara yol açan yıkım sırasında, buldozerlerin önlerine Türk bayrakları gerilmesi ve Dalan’ın kendini ‘Bizim kanaatimize göre Tarlabaşı’nda tarihi eser yok! Üç-beş Rum evini yıkmakla ne olacak?’ şeklinde bir savunma yapmıştı. Bu bir dönem mimarisi, hiçbir etnik gruba ait değil. O dönemin mimarlarından İshak ve Aram Karakaş, Ermeni mimarisi yapmakla uğraşmadı. O adamlar iyi art nouveau yapmakla uğraştı. Ragıp Paşa Apartmanı’nı yaptılar, art nouveau tarzında. Apartman Ragıp Paşa’nındı. Ragıp Paşa da Türk’tü. Bu ezberi bozalım. Onun mimarisi, bunu mimarisi, Rum apartmanı, Türk evi tartışması bizi bir yere götürmüyor.”
KAYNAK: İstanbul bir ‘Mimarlar Mezarlığı’ / Sevinç Özarslan - ZAMAN 05.02.2014 

6 Şubat 2014 Perşembe

Kültürlerin ortasında Mimarlar Mezarlığı / Gülcan Tezcan - STAR


KÜLTÜRLERİN ORTASINDA MİMARLAR MEZARLIĞI 
Gülcan Tezcan
For LINK 
Toplumsal cinsiyet, azınlıklar, ötekinin kültürel mirası, kent antropolojisi, gündelik yaşam sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan sanatçı, yazar ve antropolog Tayfun Serttaş, Studio-X’te açılan ve 28 Mart’a kadar sürecek Mimarlar Mezarlığı adlı sergisinde mimar kavramının ulus kimliği üzerinden nasıl yeniden inşa edilmek istendiğine dikkat çekiyor. Serttaş’la sergiyi ve arkaplanını konuştuk.
Mimarlar Mezarlığı nasıl bir düşünsel arka plandan besleniyor? 
Birey bir modern zaman çocuğu, mimar da ondan bağımsız değil. Günümüzdeki anlamıyla ‘mimar’ bu süreçte bireyselleşti. Hangi etnik gruptan olursa olsun, İstanbul’da 1870’ten önceye ait bir mimar yazıtı ile karşılaşamayız. Alexandre Vallauri, Raymondo d’Aronco, Giulio Mongeri, Balyanlar ya da Fossattiler gibi haklarında epeyce monografik bilgiye sahip olduğumuz dönemin majör mimarlarının yanında, isimleriyle tesadüfen binalar üzerinde karşılaştığımız ancak başka bir bilgiye ulaşamadığımız bu topluluk, sivil mimariyi Batı standartlarına taşıdı. Fakat o kadar önemli bir şey daha yaptılar; yazıtlara başvurdular. Mimarlar Mezarlığı mimar yazıtları üzerinden, bir mesleki zümrenin bireyselleşme deneyimini günümüz tartışmalarına bağlıyor. O nedenle konu mimarinin 'mimari tartışmalarından' ibaret değil, kültürel kimliğin kesintiye uğraması ve ciddi bir zeminin ayaklarımızın altından kaymış olması bugünün temel çözümsüzlüğü. 
Şehrin kimliğine müdahale edilirken ve bir 'Türkleşme' amacı güdülürken neden mimarlar hedef alınmış sizce?
Yalnızca mimari değil, dilden müziğe kadar neredeyse tüm alanlar revize edildi. Ancak mimari, devletin ideolojik yapısını sergilemesi açısından muhakkak ayrı bir öneme sahipti. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın arka planındaki düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince ‘ötekilere’ kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı vatanın kurtuluşu kadar elzem. Dolayısıyla mimarlık, mesleki bir etkinlikte bulunmaktan çok daha fazlası. O, kültür ve ekonominin yeniden fethinin bileşeni; ideolojik arınmanın yegane temsilcisi... İttihat ve Terakki ile başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikaları, erken Cumhuriyet’ten itibaren mimariyi fethedilmesi gereken bir alan olarak revize ediyor. Önceki dönemin birikiminden miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülüyor. Adı ‘Dil Devrimi’ kadar net konulmamakla birlikte, ulus devlet mimari alanda da devrime hazır sayılıyor. Başkentin Ankara’ya taşınmasıyla devlet, İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeti talep etmeyi durduruyor. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden inşa edilmesi, yüzyılları bulan sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlandı.
Cité Internationale des Arts’ın bu yılki misafiri Tayfun Serttaş
Mimarlar Mezarlığı adlı sergisiyle gündemde olan Tayfun Serttaş, bugünlerde Paris’teki Türkiye Sanatçı Atölyesi’nde çalışmalarını sürdürüyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 2009’da düzenlenen “Fransa’da Türkiye Mevsimi” vesilesiyle Paris’in en köklü sanat kurumlarından Cité Internationale des Arts’da yirmi yıllığına kiralanan “Türkiye Sanatçı Atölyesi”, görsel sanatlar alanında çalışan sanatçılara üç ay Paris’te yaşama ve çalışma imkânı sunuyor. Mart ayının sonuna kadar Cité Internationale des Arts’ın misafiri olacak yılın ilk sanatçısı Tayfun Serttaş.
***
Kaynak: Gülcan Tezcan, STAR, 05.Şubat.2014

iyi anlaşıyoruz.



5 Şubat 2014 Çarşamba

"İstanbullu Mimarlara Toplu Mezar" / Aysel Yaşa - YENİ ŞAFAK



İstanbullu Mimarlara Toplu Mezar

Sanatçı Tayfun Serttaş'ın yeni sergisi Mimarlar Mezarlığı, bizi şehrin unutulmuş mimarlarının mezarlığına götürüyor. Sergide, mimarların ayakta kalabilen binalarında bulunan mimar yazıtları üzerinden bir dönem sorgulaması yapılıyor.


For LINK

İttihat ve Terakki döneminde başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikaları, erken Cumhuriyet'ten itibaren mimariyi aynı zamanda fethedilmesi gereken bir alan olarak baştan revize edecekti. Böylelikle, 19. Yüzyıldan itibaren giderek artan bir tempoyla gayrimüslim tekeli haline gelen mimarlığın etnik ayrımcı yapısı, başarıyla dönüştürülecek, bir önceki dönemin birikiminden hiçbir şey miras alınmaksızın, kavramlar da dahil her şeyin üzeri örtülecekti. Hızla gelen sonuç, ötekilerin mimarlık piyasasından hem müşteri hem de tasarımcı olarak silinmesiydi.' Bu cümleler geçtiğimiz Cuma günü açılan Mimarlar Mezarlığı'nın bir manifestosu aslında. Yıkıma uğrayan, değeri bilinmeyen nice yabancı mimarın kaybolan kimlikleri, eserleri ve hafızaları üzerine kurulmuş bir mezarlığın sergi hali aslında. Tayfun Serttaş kentsel mekanın fiziksel kimliğinin bireyle olan ilişkisini kamusal bir arşiv olarak incelemeye aldığı 'Mimarlar Mezarlığı' isimli sergisi Studio-X Istanbul'da 28 Mart 2014 tarihine kadar ziyarete açık olacak. Sanatçının aynı isimli yerleştirmesinden ismini alan sergi, tarihsel kesintilerin İstanbul'un kültürel haritası üzerindeki etkilerini sorunsallaştırdığı değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getiriyor.
Aysel Yaşa

BİR CİNAYETİN PARMAK İZLERİ

Serginin mimarı Tayfun Serttaş, hafıza temelli yaptığı işlerle bilinen başarılı bir sanatçı. Bu kez bizleri adı sanı bilinmeyen, unutulmuş, binaları yıkılmış, imzaları silinmiş mimarların mezarlıklarına konuk ediyor. Bu mimarlar arasında Karakaşlar, Georgiades Reres, Perpignani ve Langas, Yenidunia ve Kyriakides, Hrant Abraham, Pekmezian, Stavros Alvanapulos, Vladica gibi isimler bulunuyor. Yaklaşık on yıl süren mimar yazıtı araştırmaları sonucu açılan sergide, altmış ayrı mimar imzası bulunuyor. Serttaş bu çalışmaya nasıl başladığını şöyle anlatıyor: 'Dönemin birey kimliği ile iletişim kurmanın geriye kalan tek yöntemi olarak binalar üzerinde tesadüfen karşılaştığım ve bazılarının tamamen silinmemiş olduğunu fark ettiğim mimar yazıtları, adeta binaları delerek ötesinde bir bilgiye imkan tanıyordu.' Serttaş, bu yazıtları fotoğraflamaya taa öğrencilik yıllarında başlamış. O zaman bunları neden sakladığını bile bilmiyormuş. Beyazıt'tan Taksim'e kadar gözlerini binalardan ayırmadan dolaşan Serttaş 'Bu imajlar bana bir tür delil sağlıyordu. Gerçekte ne olup bittiğini asla öğrenemeyeceğim bir vukuatın, bir cinayetin, kime ait olduğu bilinmeyen parmak izleriydi onlar' diyor.

YENİ KENTSEL KİMLİK

İstanbul'da 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren binaların köşelerinde okunmaya başlanan mimar yazıtları, gelişen birey kimliğinin mimarideki en özgün kanıtları sayılıyor. Batılılaşma öncesi dönemin anonim mimari anlayışının aksine, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamayan bu ilk birey mimarlar, çağdaş anlamda yeni bir mesleki zümrenin oluşmasında öncü rol oynarlar. Devlet destekli klasik saray mimarlarının majör projelerinden farklı olarak, büyük bölümü dar kent parselleri içerisinde çalışan apartman mimarları sivil mimariye yön verirler. İmparatorluğun Batılılaşma dönemine girmesi, Tanzimat Fermanı'nın tanıdığı kültürel haklar ve 1870 Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının konut tipi olan apartmanlaşmaya açılmasıyla İstanbul'un kentsel kimliği, yarım asır gibi kısa bir sürede Avrupa-Osmanlı sentezinden doğan mimarların yapılarıyla adeta baştan oluşturulur.

Şehre ne oldu?

Kimdi bu mimarlar? Bu sorunun tam bir cevabı yok. Serttaş, tüm çalışmalarında olduğu gibi 'Bu şehre ne oldu ve ne olacak. Ben bunu bilmek istiyorum' düsturuyla çalışıyor. Sergi de ne olduğunun bir cevabı gibi. Ermeni mimarların ünü yaygındır. Fakat Balyanlar da dahil olmak üzere hiçbirinin anıt mezarı yoktur. Serttaş, sergiyi bir anıt mezar olarak tanımlıyor.

EMİNÖNÜ'NDE YAZITLAR ÇİFT DİLLİ

Mimari yazıtlara göz atarken şehrin o dönemki sosyokültürel yapısını da anlamak mümkün. Yazıtlar, eğer Beyoğlu'ndaki bir binadaysa mutlaka Latince yazılıyordu. Bazılarında ise Rumca'ya yer veriliyordu. Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca gibi örnekler bile varken ülkenin resmi diliyle yazılan bir yazıt yok. Sarayı sınırlarında bulunduran Eminönü ve Sirkeci'de ise neredeyse tüm yazıtlar 2 dilli. O dönemde binalara büyük bir övünçle yerleştirilen isimlerin bir bölümü sonradan imha edildi, bir bölümü ise yapılar üzerinden tesadüfen yaşamaya devam etti.

Bu mezarlığın dini yok 

Temas edilebilir, aralarında dolaşılabilir, ölmüş mimarlar mezarlığının dini de yok. Müslüman, Katolik, Rum, Ermeni İstanbullu mimarların mezarlığı burası. Normal mezarlıktan biraz farklı. Taşlar düşey olarak yerleştirilmiş, hepsi aynı yöne bakıyor. Güçlü bir zümrenin hafızasını taşıyan sergideki mezar taşları yani mimar yazıtları orijinali ölçülerinde yeniden Bizans taşından yapıldı. En önemlisi fotoğrafları çekilen bu yazıtlar, artık dijital ortamda saklanıyor. Sergi mart ayında kapanacak. Serttaş, bu tarihten sonra mezarlığa yeni bir bahçe bulmanın şart olduğunu söylüyor. Sergiye paralel olarak lansmanı düzenlenecek olan 'Issız Kent Üçlemesi' başlıklı kitabında Serttaş, farklı metodolojiler üzerinden aynı tarihsel problematiği çözümlemeye çalıştığı 3 farklı projesinin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Kimsenin Olmayan Hayatlar, Kimsenin Olmayan Binalar ve Kimsenin Olmayan Fotoğraflar, şehirde var olan suçun ve sorunun ta kendisi olarak adlandırılıyor.

*** 

Kaynak: Aysel Yaşa - YENİ ŞAFAK, 01.Şubat.2014, Sayfa: 10