13 Şubat 2015 Cuma

"Orijinal Kopya" / Elif Boyner




Elif Boyner'in 13 Şubat - 7 Mart 2015 tarihleri arasında Öktem&Aykut Galeride izlenebilecek son solo sergisi "Orijinal Kopya" üzerine yazım; 


"Orijinal Kopya" / Elif Boyner

“Orijinal Kopya” olgusu yüzyıl başında, eski kıtalarda bulunan panteonlar, piramitler ve obeliskler gibi farklı kültür ve dönemlere ait mimari ikonların ardı ardına Amerikan kentlerine inşa edilmesiyle ortaya atıldığında; henüz çok az teorisyen bağlamından koparılmış bu ilk replikaların mimariden öte anlamlar ifade edebileceğini öngörüyordu.

Modernist yüksek sanatların ve ticari sanatların izlediği tanımlayıcı yönün (sanatların meta-sanatlara ya da medyaya dönüştürülmesinin) prototipi olan fotoğraf, zamanımızda; sinema, televizyon, video, Cage, Stockhausen ve Rich’in teyp bandı esaslı müzikleri gibi, doğrudan fotoğrafın kurduğu modelin mantıksal uzantıları olan disiplinler aracılığıyla “orijinal kopya” olgusunun yüzyıl başındaki tanımından çıkarak görsel teoride tartışmanın ana hatlarından birine dönüşmesini sağladı.   

İlk eleştirmenler, fotoğrafın kendisine ve temsil ettiği dünyaya yönelik gerçek bir farkındalığa sahip değildi. Onları fotoğrafa - ve özellikle de postmodern fotoğraf uyarlamacılığına - çeken Rosalind Krauss’un altını çizdiği gibi “fotoğrafın orijinallik, öznel ifade veya biçimsel tekilliğe dair gülünçlüğü”, “orijinal ile kopya arasındaki farkın altını oyması” ve “orijinalliğin kökeni olarak sanatçıyı kabullenmeyi reddedişinde” yatıyordu. Kısaca fotoğrafa karşı yapılan bu saldırı, sanatın kendinden uzaklaştırıldığı ve ayrıştırıldığı, geniş kapsamlı yapıbozumcu bir projenin parçasıydı. Fotoğrafa, özellikle de yüksek modern fotoğrafa saldırmak, modernizmin şatolarını yerle bir etmek anlamına geliyordu.

Tartışma henüz nihai bir karara bağlanmamışken, adı konmamış bir teknolojik devrimle analogdan dijitale geçiş ve sanatı dijital medyalar üzerinden yeniden tarif etme ihtiyacı, o güne değin orijinali baz alarak kopyayı tanımlaya çalışan eleştirmenlerin görüşlerini ters yüz etti. Bu yeni uzamda “orijinal kopya” olgusu, kopyayı baz alarak orijinalin tanımlanması gerektiğine dair görüş açısından bir dönemin başlangıcıydı.   

Günümüzde hala sıcaklığını kaybetmemiş bir tartışma olarak “Orijinal Kopya”, Elif Boyner’in aynı başlık altında toplandığı son dönem işlerinde, farklı medyalar aracılığıyla araştırılıyor. Galerinin ana mekanına, düzleminden ve işlevinden koparılarak adapte edilen bir yemek masası, çevresini kuşatan üç video ve yüz elli parçadan meydana gelen fotoğraf yerleştirmesi, “Orijinal Kopya”nın zeminini meydana getiriyor.  

“Adaptasyon” isimli merkezdeki yerleştirme, ayakları arasındaki denge bozularak (kırılarak) yatık durması sağlanan yemek masası üzerinde servis edilen çorba, su, salata ve ana yemekten oluşan zengin menüyü, tabak ve bardakların altına yerleştirilen desteklerle mekan zeminine paralel bir düzlemde temsil ediyor. Masa üzerindeki objelerin her biri, altına yerleştirilen destekler sayesinde düz dururken, tüm bu desteklerin taşıyıcısı olan masa, batan bir gemiyi andıran görünümüyle adeta işlevinden kayarak sıyrılmaya çalışıyor.

Sanatçıya göre “normatif algının bireyler tarafından değiştirilemeyeceğine olan inanç, bireylerin gündelik hayat içindeki mevcut kalıplara kendiliğinden adapte olmasıyla sonuçlanıyor. Böylelikle gündelik yaşam içerisinde sayısız kültürel kalıp, kamufle olarak saptanamaz hale geliyor. Bazen ise ideal olana bağlı kalmaksızın, masanın üzerini kuşatan menüye geçici desteklerle fonksiyon kazandırır gibi; gündelik hayat içerisindeki eğriler, altına iliştirilen anlamlarla geçici işlevler kazanıyor”.

“Adaptasyon” isimli yerleştirmeyi çevreleyen, aynı serinin süregiden parçaları olarak okunabilecek “Hareketli Natürmortlar” başlıklı üçleme; resim, fotoğraf ve video dili arasındaki geçirgenliği klasik görsel tarihin güzergahlarından geçerek sorguluyor.

Titizlikle kurgulanmış yemek natürmortlarını klasik resim tarihinde olduğu gibi bıldırcınlar, tavşanlar, ıstakozlar ve salyangozlar gibi canlılar zenginleştiriyor. İlk bakışta çerçeveli birer fotoğraf ya da stabil birer dijital görseli andıran işlere daha uzun süre baktığımızda, imajların içindeki hayvanların canlı ve hareketli olduklarını görüyoruz. Yavaş hareketlerle içine yerleştirildikleri natürmortu yemekte olan hayvanlar, bir zamanlar resim tarihinin bu en popüler dalını, rolleri değişmiş olarak temsil ediyorlar. Mizansenlerin ölü hayvan bedenleriyle zenginleştiği geleneksel resim tarihi, bu kez aynı hayvanların masaya hakim olduğu ve nihayetinde tüm mizanseni iştahla mideye indirdikleri çelişki içinde yeniden kurgulanıyor.

“Hareketli Natürmortlar”ı takip eden “Tekerrür” isimli çalışma, yüz elli parça video still baskıdan meydana gelen bir fotoğraf yerleştirmesi. Gerçekte tüm kareleri, sanatçının kendine rol verdiği son videosundan kopyalanan imajlar, fotoğraf kamerasıyla gerçekleşmesi muhtemelen bir çalışmayı farklı bir medya üzerinden fotoğrafa taşıyor.

“Tekerrür”, sanatçının hükmetmek mi yoksa boyun eğmek mi istediği kesin olmayan bir ağacın dallarına tırmanma girişimlerinden meydana geliyor. Boyner’in her seferinde onu agresifçe üzerinden atan ağaçla süregiden mücadelesi, gerçekte tek kanallı bir video loop olarak üretildi. Yılmadan yeniden yenilmek üzere geri döndüğü ağaçla arasındaki inatlaşma, video kurgusu içinden ayıklanan yüz elli farklı fotoğraf baskısı aracılığıyla senkronize olarak mekana yerleşiyor. Fotoğraf ve video dili arasındaki muğlaklık, bu kez flipbook kültüründen aşına olduğumuz senkronize karelerin mekan içerisinde kurgulanmasıyla deşifre ediliyor.

Mekanın bir diğer bölümünde tek başına konumlanan “Sabır” isimli iki kanallı video, Kumkapı Balık Hali’nde gündelik rutinin parçası olan martılar ve balıkçılar arasındaki yüzlerce yıllık geleneğe tanıklık ediyor.  

Balıkçıların erken saatlerde kıyıya yanaşmasıyla, halin tavanındaki konstrüksiyonlara sessizce sıralanan martılar, saatler süren bekleyişin ardından aşağı uçarak balıkçılar tarafından kasalanan balıklardan haklarına düşeni alıyorlar. Altı saatlik videonun ikinci kanalında ise bu kez halin zeminini, yakalanan balıkların hangi kriterlere göre seçildiğini ve ticari değeri olmayan avın martılara bırakılmak üzere ayıklanışını izliyoruz. Avlarını kendileri yakalamak yerine, günün ciddi bölümünü diğer avcıların artıklarından yararlanmak üzere beklemede geçiren martıların hikayesi avcılığın tarihi kadar eski. Av, avcı ve fırsatçı arasındaki bu evrensel gelenek, Boyner’in altı saatlik çalışmasında eş zamanlı dahil olduğumuz bir ritüele dönüşüyor.

Sanat yapıtının ticari yönünün ve meta-sanatların, sanatın kavramsal zemininden daha fazla ön plana çıktığı çağımızda, Boyner’e göre “sanatçının pek de inanmadan dahil olduğu, bazen galeri baskısı bazen ise kişisel kaygılar üzerinden şekillenen ‘satılabilir iş üretme’ ihtiyacı, gerçekte sanatçının mevcut sisteme ayak uydurması ve nihayetinde sanatın doğasına aykırı bir kimliğe bürünmesiyle sonuçlanıyor”.

Serginin üçüncü bölümünde sanatçı, çevresini kuşatan ticari koşulları ve bu koşulların absürtlüğüne ilişkin tanıklıklarını, şahsi birer sorgulama olmaktan çıkarıp izleyiciye itiraf etmenin yöntemlerini araştırıyor. “Etiket”, “Farklı Renklerde Mevcuttur (buy 2 get 1 free)” ve “Bir kolektör neonlu iş soruyordu” başlıklı üçleme, Boyner’in üretimleri üzerine bugüne değin kendine gelen tekliflerin eleştirel bir değerlendirmesi olarak okunabilir. Sanat yapıtının üretim aşamasında sanatçın motivasyon kaynakları ve dış müdahalelerin üretim sürecine olası etkinlerinin ironisi olarak değerlendirebilecek işler, tekil birer yapıt olmaktan ziyade, günümüz sanatında sıkça karşılaştığımız popüler medyalara dair hafızanın dokümantasyonu.     

Boyner’in üç farklı bağlamda ürettiği ve mekanın farklı bölümlerinde kümelediği çalışmalarından “Orijinal Kopya” ana başlığına döndüğümüzde, yalnızca sisteme dair değil, sanatçının kendine yönelik eleştirisini de mümkün kılan bir okumalar bütünüyle karşılaşıyoruz. Sanatçıya göre; “tarihin sürekli kendini tekrarladığı bir dünyada, özellikle bu coğrafyada, kopyalar bire bir gözlemlenemese de, sözde değişen sistemler içerisinde değişmeyen şeylerden biri de bizlere biçilen roller”.

Orijinal Kopya, sanat tarihinin, estetiğin, teknolojinin ve tasarımın uzunca süre daha tartışacağı temel başlıklardan biri olarak her geçen gün yeni anlamlar edinirken, sanatçının anlam dünyasındaki karşılığı Elif Boyner’in aynı adı taşıyan son solo sergisinde, süregiden bir araştırmanın özneleri olarak karşımıza çıkıyor.

Tayfun Serttaş

8 Şubat 2015 Pazar

aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın.




Herkese Müzeyyen Senar, ama biz Bodrumlulara önce biraz komşu, biraz mahalleli, biraz hemşehri.. Onunla yolumun ilk kesiştiği saatlere geri dönüyorum, sabahın o en erken saatlerine. Karga bokunu yemeden sırtımızda çantalarla okul yollarına düştüğümüz sabahlarda, Azmakbaşı'na güneşin doğuşunu izlemeye çıkan tek yaşlı kadın, kasabanın çınarı. 

Sabah güneşinin kızıl saçlarına vurunca çıkardığı ışığın rengini hatırlıyorum. Denizden vuran esintinin, şile bezi elbiselerini hafifçe uçurduğunu. Kasabanın yokuşlu sokaklarına rağmen ayağından eksik etmediği topuklu ruganlarını. 

Kıyıda tek başına dimdik denizi izleyen bu kadının, küçücük anlam dünyalarımızda nasıl büyük bir yere oturduğunu. Onun yanından geçerken, bir gurunun meditasyonunu bozma endişesiyle, nasıl da titizlenip sessizleştiğimizi, ama yine de dayanamayarak göz ucuyla ihtişamını izlediğimizi… Onun da bunu bildiğini. Bazen dönüp biz okul önlüklü bebelere tebessüm ettiğini. Öyle sabahlarda çok sevindiğimizi, hatırlıyorum. 

Hayranlıklarımız ailelerimizden gelirdi. Çünkü bizim kasabada hepimizin babası tek bir kadına aşıktı. 

Ona aşık olmayı biz babalarımızdan miras aldık. Onlar da, kendi babalarından. Üstelik annelerimiz dahil kimse bu kaçamak aşkı yadırgamadı. Ona aşık olmak, bir erdem meselesi gibi, dilden dile dolaşırdı. Rakı, balık ve sünger kokulu tüm buluşmalar, Müzeyyen Senar'a duyulan aşkın itiraflarıyla sonlanırdı… Yabancıların kasabayı terk edip, odun sobalı meyhanelerde buluşulan kış gecelerinde, kadehler en yükseğe onun sesiyle kalkardı. 

Sonradan farkettiğime göre, aslında bu ülkenin babam hatta dedem jenerasyonundaki bütün erkekleri tek bir kadına aşıktı ve bunu kimse yardırgayamazdı. Bir ülkenin bundan daha büyük ilhamı olabilir mi?

Yoluna ışıklarla devam edeceğini örendiğim bu sabah. 

Burnuma sünger kokusu geldi. Zeytinyağı sabunu kokusu, mürekkebinde pişmiş sübye kokusu, kavrulmuş acı ot kokusu, rakı ve balık kokusu geldi. Hepsini içime çektim. Onunla hayatımın kesiştiği tüm sokakları, Azmakbaşı'nı, Kumbahçe'yi, Yokuşbaşı'nı baştan sona yürüdüm bu sabah. 

Bodrum diye bir yer varsa, Müzeyyen Senar var diye var, gibi geldi bu sabah... Kasabanın tüm kokularını ve seslerini duyumsadım. 

Bir diğer komşu Zeki Müren'in söylediği gibi; "Biz koyu Müzeyyenciyiz! Bizi ilk o duygulandırdı. İlk kadehimizi içirip efkar dağıtan ses, onun sesiydi.

Kasabanın tüm evlerinde yankılansın bugün! 


20 Aralık 2014 Cumartesi

sanatın "piyasadaki" akibeti ve çöken kereviz ihracatı





Son iki aydır sanat üzerine okuduğum yazıların toplamından tek bir sonuç çıkıyor; sanat piyasası iflas etmiş. Bu öylesine ciddi, öylesine derin, öylesine anlamlı bir çöküş süreci ki, anladığım kadarıyla uzunca bir süre sanatın tüm diğer problemlerinden daha fazla konuşulmaya devam edecek. 

Çok değil 30 sene önceye kadar bir iki banka dışında kimsenin sanat sipariş etmediği bir ülkede ne olmuş, kim çökmüş, neydi, ne sandık(?) bilmiyorum. Fakat gerçekten merak ettiğim bir şey varsa, Türkiye türevi ülkelerde sanat pratiğine girişenlerin ne umduğu, ne bulduğu, gün gelip neden yakındığı? 

Bu yakınmalar dizisinin en temel çıkmazı ise, konuya sanatçıların gözünden bakmaya tenezzül dahi edilmemesi. Halbuki sanat diye çöktü-çöker bu sistemin, bir de "sanatçı" muhatapları var.  

Okuduğum ve anladığım kadarıyla bir iki galeri kirasını ödeyememiş, bir iki koleksiyoner aldığı işin parasını geç ödemiş, bazıları mekanından olmuş, bazıları ise gelecek yatırımlarını estetik operasyon alanındaki gelişmelere aktarma kararı almış. Yani böylelikle SANAT BATMIŞ!

Gülsem mi, ağlasam mı, karalar mı bağlasam? Yoksa şehrin ara sokaklarında bir sosisci açıp üç beş seneye zengin mi olsam? 

Bu derin çöküş, ama böylesine deRRRin bir çöküş üzerine bir de anlamlı anlamlı, uzun uzadıya, manalı kanalı yazılar döşenmiş, döşenmeye devam ediyor… Pek yakında bu konuda yazılmış tezler okumaya başlarsak, şaşırmayacağım; "Türkiye'de sanatın olmayan piyasası ve olmayan piyasadaki çöküşün kereviz ihracatı bağlamındaki etkileri" fena başlık değil galiba. 

Ama yine de sevgili genç entelektüel yazar kardeşim, sanat, kereviz gibi bir şey değil. Yani bir sene mevsim sert geçince, alıcı Çin'e yönelince, ya da çiftçi toprağını yanlış araziye ekince, aslında sanata bir şey olmuyor. Aksine, iyi sanat böyle kriz dönemlerinden filizleniyor. Sanatın savaşlara, göçlere, kuraklıklara, salgın hastalıklara ve bir dizi tarihsel travmaya karşı kazandığı binlerce senelik "bağışıklılık zaferi", kendini en çok böyle karanlık dönemlerde gösteriyor. Örneğin ben buna kendi söylemim içerisinde "direnç ilkesi" diyorum. Demoralize olmak şöyle dursun, bu birikimden feyz alıyorum.

Ve ayrıca sevgili genç entelektüel yazar kardeşim, senelerdir aynı gentrification sürecine maruz kalan sanatçılar birer ikişer kirada oturdukları stüdyolarından kovulurken, sayısız sanatçı "sanat kurumu mağduru" pozisyonuna düşmüşken, ülkedeki genç sanatçıların azımsanmayacak bir bölümü geleceğini Avrupa kasabalarında kurma uğruna ülkeyi üçer beşer terk ederken, sanatın sanatçılar cephesi derin bir küskünlük ve kırgınlık içerisindeyken, bahsini ettiğin sistem sanatçılardan adeta bir müştekiler ordusu yaratmışken, "sanat sanat sanat" diye dilinden düşüremediğin pratiğin birinci dereceden muhatapları halihazırda can çekişirken neden hiç kalem oynatmadın? 

Şimdi her şey birkaç galeri kapandı diye mi oldu? Bir çoğunun samimiyetinden zaten şüphe duyduğumuz, bir çoğunun tarihi sekiz ay öncesine bile dayanmayan, bir çoğunun patronu yeni sezon Harvey Nichols ayakkabısına sanat yapıtına eşdeğer bir özenle yaklaşan bu aktörler, bu sahte aktörler, ne zaman gerçek anlamda aktör oldu? Bedri Baykam'ın boş çervevesi 125 bin Dolar'a Ülker Holding'e satılırken üç satır eleştiri getirmek yerine, "sıra ne zaman bana gelecek" diye ellerini ovuşturanlar batınca mı, sanat battı? Şimdiye değin literatüre ne kattılar da, neyi geri alamadıkları için yakınıyorlar? Bir tane enstitümüz var mı, sanattan gelir elde edenler tarafından kamu hizmetine sunulan? Ne hakları vardı üzerimizde? 

Galerici hakları mı? 
%50 komisyon hakları mı?  
Peki ya sanatçı hakları? 
Sanatçılar haklarını helal etti mi? 

İstisnaları tenzih ederim, ama şayet önümüzde ciddi bir sorgulama varsa, öncelikle sanatın yıllık kereviz ihracatını analiz eder gibi bir analitiğe bağlanamayacağı gerçeğini ortaya koyup, süreci salt bir piyasa hareketinden ibaret gören bakış açılarınızı değiştirmenizi temenni ederim. 

Böylelikle belki hem sanatın piyasa çıkarlarından ibaret olmadığı gerçeği ile yüzleşebilir, hem de sanatın süregiden gerçek ama ÇOK DAHA DERİN problemleriyle temas etmenin yollarını araştırabilirsiniz. 

Evet Türkiye'de sanat iflas ediyor, en nihayetinde edecek, fakat mahalle aralarında açılan üç beş ticarethane kapandığı için değil. Gelin gerçek nedenleri, ZİHİNSEL İFLASI beraberce masaya yatıralım… Yok yatıramıyorsak, örnek misal kendi adıma, piyasası batmış bir kereviz olarak ben, mevcut iflastan son derece memnunum. 


13 Aralık 2014 Cumartesi

THE CUT üzerine



THE CUT'ı görmek üzere sinema salonuna adım atarken bir nebze ön yargılıyım. Yönetmene, senaryoya, sinemaya, sinema diline olan ön yargımdan ibaret değil, 2000'li yıllardan itibaren git gide klişeleşen; siyasetçilerin, tarihçilerin ve medyanın adeta poker hevesiyle üzerine oynadıkları (neredeyse adına bahisler tutulan) böylesine sert bir konunun elimdeki biletten daha fazlasına tekabül ettiğini bilmek, fakat diğer yandan buna mecbur hissetmek, en zoru kendime, nihayetinde insan yaratısı popüler kültürün insan yaratısı tuzaklarına karşı bir ön yargı. İnancını yitirmiş olmakla alakalı.

Sanırım bir Türkiye vatandaşı olarak 1915 Ermeni Soykırımı üzerine bilmem gereken (bile-bileceğim) her şeyi biliyorum. Sokaktaki adamdan böyle bir (dez)avantajım olabilir. Bu (dez)avantaj aynı zamanda filmle aramda ikinci bir ilişki kurmamı sağlıyor. Çünkü ben THE CUT'ı Ermeni Soykırımı'nın nasıl bir şey olduğunu görmek üzere izlemiyorum. Bu filmden öğrenecek bir şeyim olduğuna inanmıyorum. Üstelik senaryodaki imgelemden çok daha fazlasına hakimim. Ön yargı diyerek özetlemeye çalıştığım şey, bunların toplamı.

Fakat bu aynı ön yargı, filme mesafelendikçe Fatih Akın'a yaklaşmamı sağlıyor. Beni asıl ilgilendiren soruya. Yönetmenin ne hissettiği, neyi niyetlediği, 2015'e aylar kala iyi niyet taşlarıyla örülen cehennem yolları, Ermeni Soykırım'ına dair hikayelerin tümünden daha yabancı bana. Asıl merakım buradan doğuyor. Çünkü bunu ilk kez yaşıyorum; "şimdi sırada ne var?"

Fatih Akın beni en çok, ön yargılarım konusunda tatmin ediyor.

Atom Egoyan'ın Ararat'ındaki metaforik önermenin aksine, bu kez gerçek bir "soykırım" filmiyle karşı karşıyayım. Mardin gerçek, patikalar gerçek, Resulayn gerçek, cesetler gerçek, Halep gerçek, kuyular gerçek, Der-Zor gerçek, kayıp ilanları gerçek, Beyrut gerçek, kamplar gerçek, kesik gerçek. Mardin'de doğup Ruso'da ölen Arsine'nin mezar taşı gerçek, bir film ne kadar gerçekse, hepsi o kadar gerçek.

"Bu zaten olacaktı, nasıl olsa sonunda çekilecekti, nihayetinde bir gün yapılacaktı, birileri mutlaka el atacaktı" BİR YANA. Benim için asıl soru, bunu Fatih Akın yaptığı için o salondan "düşünceli" ayrılıp ayrılamayacağım.

Düşünceliyim.

Hatta, iyi ki böyle yapıldı fikrindeyim. O nedenle filmden bahsetmeyeceğim. THE CUT'ı izlemek yalnızca tarihe tanıklıktan ibaret değil, o salona giren herkesin kendine tanıklığı.

ÖLMEK Mİ ZOR, KALMAK MI?


19 Ekim 2014 Pazar

EXPERIMENTAL PRESERVATION@Columbia University-NYC

Dispatch from Studio-X Istanbul; 
Scaffold: Experimental Preservation
October 15, 6:30pm - Columbia University - New York

What are the defining aesthetics, strategies and ambitions of the emerging field of experimental preservation? We have asked a number of architects, artists and historians, including Azra Akšamija, Thordis Arrhenius, David Gissen, Selva Gürdoğan, Erik Langdalen, Alex Lehnerer, Jorge Otero-Pailos and Tayfun Serttaş, to contribute with books, films, or digital media, that help to advance preservation as a forward-looking creative field. This little exhibition aims at enhancing the conversation Scaffold: Dispatch from Studio-X.

The collection will be on display in the 200 Level of Avery Hall, GSAPP, Columbia University.

Tayfun Serttaş, artist
Azra Akšamija, MIT Architecture
David Gissen, California College of the Arts
Alex Lehnerer, ETH Zürich

Organized by Jorge Otero-Pailos and Selva Gürdoğan, Columbia GSAPP
Respondes by Thordis Arrhenius and Erik Langdalen, Oslo School of Architecture and Design.














25 Eylül 2014 Perşembe

TAYFUN SERTTAŞ Kesintili Tarihlerin Ülkesinde Sanat / Eser Baykuş - ALEM ART





1982 doğumlu sanatçı, yazar ve araştırmacı Tayfun Serttaş, İstanbul ve Bodrum'da yaşamaktadır. İstanbul Üniversitesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nde lisans eğitimini (2004) ve Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde Yüksek Lisans eğitimini tamamlamıştır. AIF Residency Program, Arab Image Foundation, Beyrut, Lübnan (2011), Accented Residency Program, The Delfina Foundation, Londra, İngiltere (2010), Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi, İstanbul (2009) gibi kurumlarda misafir sanatçı programlarına katılmıştır. Solo sergileri arasında "Mimarlar Mezarlığı" Studio-X, İstanbul (2014) "Middle East Airlines" ArtSümer, İstanbul (2012), "Foto Galatasaray" SALT Galata, İstanbul (2011), "ReMap 3" Kalfayan Gallery, Atina, Yunanistan (2011), "Souvenir Trauma" Zico House, Beyrut, Lübnan (2011), "Tailor's Dream M&M" Apartman Projesi, İstanbul (2011), "Studio Osep" Delfina Foundation, Londra, İngiltere (2010), "Studio Osep" Galeri NON, İstanbul (2009) yer almaktadır. Seçilmiş grup sergileri arasında "3. Selanik Bienali" Teloglion Museum, Selanik, Yunanistan (2011), "Yıkım 2011" Akarsu Sok, No:2, İstanbul (2011), "Ateşin Düştüğü Yer" Türkiye İnsan Hakları Vakfı 20. Yıl Sergisi, DEPO, İstanbul (2011), "DIVERÇITY / Learning from İstanbul" Centrum Sztuki Wspolczesnej Zamek Ujazdowski, Varşova, Polonya (2010), 3. Sinop Bienali, Sinop (2010), "Etat d'ames, une generation hors d'elle" ENSBA Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts, Paris, Fransa (2010) yer almaktadır. Tayfun Serttaş'ın ürettiği konular arasında kent antrpolojisi, sivil toplum, toplumsal cinsiyet, ötekinin kültürel mirası, gündelik yaşam sosyolojisi, azınlıklar, kentsel dönüşüm, göç ve değişme, sosyo-politik stratejiler ve minör politika bulunmaktadır. Yapıtları başta İstanbul olmak üzere Londra, Paris, Amsterdam, Berlin, Beyrut, Atina, Varşova, Selanik, ve Frankfurt gibi birçok kentte gerçekleşen solo ve karma sergilerde kamuya açıldı. Bundan sonra adını daha sık duyacağımız Tayfun Serttaş sorularımızı cevapladı...

Eser BAYKUŞ
                      

Yaptığınız işleri, tavrınızı nasıl tanımlıyorsun?

En kısa ve kaba haliyle disiplinlerarası çalışıyorum. Ancak bu yalnızca kullandığım mediumları belirlemiyor. Güncel, modern ya da historisist, farklı dönemler arasındaki bağlantıları ve ortak kaygıları, bazen ise kopuşları irdeliyorum. Temsiliyet bu bağlamda üzerine durduğum temel başlıklardan biri. Küçük gruplar sosyolojisi, sosyal bilimler eğitimimden itibaren çalışmakta olduğum bir diğer başlık ve haliyle bugün her İstanbullunun ister istemez kendini içinde bulduğu kentsel problemler, göç ve kültürel transformasyon mesai ayırdığım konular arasında.

Türkiye güncel sanat ortamı hakkında genel düşünceleriniz nedir?

Türkiye'deki güncel sanatta diğer birçok mecra gibi "gelişmekte olan" kulvarında henüz. Gençlerin ilgisi yüksek, bunun yanında önceki kuşaktan sanatçıların geç de olsa haklarının teslim edildiği önemli sergiler görüyoruz. Çok olumsuz bakmıyorum ama İstanbul'da hala küresel ölçekte abartıldığı kadar kuvvetli bir sanat ortamı yok. Çünkü gerçek anlamda teşvik yok. Zemin çok kaygan ve bu kaygan zeminde ayakta kalmaya çalışan sanatçıların bir çoğu bence çıkmaz içinde. Teminatsızlık Türkiye'de büyük bir hadisedir. Bu topraklarda sanata teminat tanınmıyor ve bu durum içgüdüsel bir tedirginliğe yol açıyor… Buna karşın Nobel'den, Altın Palmiye'ye, bienallerden, müze koleksiyonlarına değin uluslararası çevrede Türkiye'yi en yoğun şekilde sanat(çılar) temsil ediyor. Tüm olumsuzluklara rağmen plastik sanatlarda devrim sayılabilecek dönüşümler yaşandı. Türkiye bu alanda bir çekim merkezi olma yolunda… Üstelik yalnızca bireysel çabalarla. Karşılığında ise bir futbola yapılan yatırımın çok azını dahi göremiyoruz. Bu da kalıtsal bir küskünlük hissine yol açıyor.

Sosyal medyanin sanata olan etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bazı sanatçılar sosyal medya sayesinde galerilere gerek kalmadığını düşünüyor

Sosyal medya, sanata etki edebilecek düzeyde bir mesafe edinmiş değil. Oraya dahil olabilmek için belli bir seviyeye inmek gerekiyor. Bunu küçümsemek için söylemiyorum fakat ciddiyeti ve etki alanı hala muğlak. Bir sanatçının galeriye sosyal medya olmasa da ihtiyacı yok, eğer kıstasımız galeriler ise bilemem, hiç öyle bakmadım... Beni teorik bağlamda süreci nereye taşıdığı ilgilendirir ki, sosyal medyada uzun süre daha bu yönde bir ışık göremiyorum. Diğer yandan yeni bir aktivizm alanı yaratıyor ki, bu tarafı daha elzem. Yeni örgütlenme biçimleri ve demokratikleşmeye katkısı çok yüksek. Bireysel alan kapalı kutu olmaktan çıkıp git gide şeffaflaşıyor, yeni iletişim olasılıkları gelişiyor, fakat bunlar da salt sanat üzerinden tartışılmaması gereken başlıklar.

Geçmişten farklı olarak günümüz sanatçılarının genelde apolitik olduğunu görüyoruz. Oysa sizin zaman zaman sözünü sakınmayan çıkışlarınızın olduğunu görüyoruz. Sanatçı-politika ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün açıkça sanatçıların hedef gösterildiği ve sanatçı aşağılamanın makbul karşılandığı bir ortamda yaşıyoruz. Popüler sanatçıların durumu da bizlerden farklı değil. Hatta bazen daha açık şiddete maruz kalabiliyorlar çünkü kamu nezdinde tanınıyorlar. Böyle bir ortamda politik olmayıp, ne olmak gerekiyor? Evet biz bu kadar politize olmayabilirdik ama Türkiye'de insanlara dayatılan bir şey politika. Hayatın başka şekillerde mümkün olabileceği algısı tamamen silindi, gündelik yaşamın akışına müdahale edildi. Bu noktada sanatçısı, bilim adamı kalmıyor, hepimiz işkence gördük. Fakat sanatçılar her anlamda incitildiler, hayatları boyunca zaten devletten destek görememiş, yer kürede tutunabileceği sayısız merkez varken burada kalmaya ısrar eden romantik insanlarız en nihayetinde. Bir söz yazarına, bir yönetmene, bir oyuncuya neden bu nefret, anlamak güç…

Sekiz ay boyunca mutfağımda gaz maskesi ile yemek yaptım, çünkü Taksim Meydanı'na 200 metre mesafede bir evde yaşıyorum. Sonbaharda canımı zor attım yurtdışına, sağlığım tamamen bozulmuştu, nefes alamıyordum... Henüz bir hafta önce geri döndüm, düşünün ben son bir seneye yakındır pasaportunu taşıdığım ülkede çalışma masama oturup bir şey üretemiyorum. Burası benim ülkemdi, şimdi uçaktan inerken nereye geldiğimi bilmiyorum. Ne diyeyim daha? Buna politika denemez, basbayağı nefret suçu.

Hangisi bir diğerini besliyor; sanat, yazım, antropoloji?

Hepsi birbirini besliyor, o kadar girift ilerliyor ki, hangisinin hangisinden doğduğunu unuttum. Hibrit gibiler artık. Bir işe başlarken hangi aşamasında yazıyorum, hangi aşamasında çiziyorum, ya da hangi aşamasında deneyimliyorum hatırlayamıyorum. Çoğu kez hepsi eş zamanlı.

Stüdyonuzu merak ediyoruz, ameliyat odasına benzediğini iddia edenler var

O eskidendi, arşivlerle çalıştığım ve yıllarca konservasyonla uğraşmam gereken dönemlerde öyleydi... Son stüdyom Paris'teydi, bir süredir İstanbul'da değildim ve İstanbul'da kalıcı bir stüdyom şu an yok. Proje bazlı çalıştığım için benim her projeye göre kurmam gereken stüdyonun mekansal gereksinimleri ve araçları değişir. O nedenle yarın nasıl bir yerde ve ne şartlarda çalışacağımı, yarın nerede olacağım ve nasıl bir proje üzerine yoğunlaşacağım belirleyecek. Tek bir medium üzerinden sanat üretmediğim için, benim yaklaşımımdaki sanatçıların stüdyoları genelde iyi bir laptop'tan ibarettir aslına bakarsanız.

Sanatçı, müze, arşiv, koleksiyon ve belge üzerine kafa yorduğunuzu görüyoruz. Bu kavramlar arasında olması gereken ilişki Türkiye sanat ortamında ne durumda?

Feci, burası kesintili tarihlerin ülkesi. Her yirmi senede bir kültürel kimlik baştan tanımlanıyor. Bu kah darbe ile oluyor, kah gazlı demokrasiyle. 21.yüzyıla derin bir travmayla girdi Türkiyeliler, İmparatorluğun çöküşü ve akabindeki 600 yıllık birikimden miras alınmaması; alfabeden, müziğe, mimariden, sanata baştan kodlanmış bir toplum yarattı. Fakat bu "modern" topluluğunda işi bulunduğu coğrafyada pek kolay olmadı, fabrika ayarlarına bir daha geri dönemedi, hele ki konu kültür sanat gibi literatüre dayalı mecralar ise… Kayıp bir literatür üzerinden kendini yeniden ve yeniden tanımlamak, coğrafi sorunlar, Batı'da Doğulu, Doğu'da Batılı bulunmak, sürekli olarak özneyi tariflemek, hala tarifliyoruz aslında… Bizim tarihimiz, uzun bir tarif tarihidir. Bu bağlamda, Türkiye'de sanat üretmek referansların çelişkisi açısından da iki kere zahmetli, her şeyi iki kere yapmak gerekiyor buralarda. Çünkü her şeyin bir "öncesi", bir de "sonrası" var. “Şimdiki zamanı” başka türlü anlamanın çaresi yok. Hepimiz iki kimlikliyiz.

Popüler kültüre yapılan yatırımın çok azı bilgi-belgeye yapılmış olsaydı şu an sizinle farklı konuşuyor olabilirdim ama hala literatür yok ve bu halde burnumuzun ucunu bir süre daha göremeyeceğimiz açık. Her yirmi senede bir Amerika'yı yeniden keşfederek kendimizi oyalıyoruz. Türkiye özellikle şu dönem hiç olmadığı kadar çağdaşlarının gerisinde, belki yeni bir hamburger büfesi Batı'da açıldıktan altı ay sonra buraya geliyordur, fakat örneğin bir "kent arşivi" iki yüz senedir kurulamıyor. Devletin "begleyi" tehdit olarak gördüğü bir ortamda, kamuya bu eksikliğin ne demek olduğunu anlatmak çok zor. Hatta sanatçılara bile anlatmak çok zor.

Birkaç yıl önce ünlü bir galeride açtığınız sergiyi "alışılagelmiş sosyal ilişkilerden ve toplumla yaşamanın gerektirdiği kurallardan soyutlanmış bir hayat tarzı benimseyenlere" ithaf etmiştiniz. Buradaki tarif size uyuyor mu? Sanatçı sosyal olmak zorunda mı?

Sanatçı sosyal olmak zorunda değil. Popüler sanatçıları bilemem, fakat bizlerin kamudan onlar gibi bir beklentisi yok, sonuçta kimseye albüm satmıyoruz. Toplum içinde kamufle olarak yaşıyoruz ki, inanın bazen böylesi daha keyifli. Doğruya doğru, sokaktaki manavım ne kadar sosyalse o kadar sosyalim. Fazlasına gereksinim duymuyorum. Yaşadığım semtten gerekmedikçe çıkmam, yeni ilişkiler kurma hayaliyle yanıp tutuşmam ve kendi küçük çevrem dışında bir çevreye pek gereksinim duymam.

Fakat bunun İstanbul'un kültürel iklimiyle yakından ilgisi var. Bir Çarşambalı'da çıkıp bir Nişantaş'lı ile dostluk etme özlemi duymuyor burada. Bir başörtülü, bir transseksüelin derdine ortak olmak istemiyor. Herkes kendine mazlum. Tam olarak getto diyemesek de, İstanbul'da çok farklı kültürel, ekonomik ve sınıfsal katman birarada yaşıyor. Bunun getirdiği bir mesafe ve dikkat var insanlar arasında, herkes kendine küçük zone'lar kurup hayatını orada sürdürmenin çabasında. Kamusal alan kültürü yok denecek kadar zayıf, insanların göz hızasında sosyalleşebileceği mekanlar kısıtlı… Anlıyoruz ki İstanbul 19.yüzyılda da bundan farklı değilmiş, bir anlamda kentin sosyolojik geleneği bu.

Türkiye’de pek alışık olmadığımız bir alanda çalışıyorsun. Arşiv alanındaki araştırmalarının içeriğinden bahsedebilir misin?

Arşiv geniş bir tanım, ben daha spesifik olarak görsel arşivlerle çalışıyorum. Görsel kültürün Doğu Akdeniz havzasında derin bir tarihi olmasına rağmen İslam sonrası bir duraksama yaşanıyor. Akabinde yeniden canlandığı dönemler var elbette... Hala etkisini gördüğümüz bir oryantalizm var. Modern yakın tarih ise görsel kültürün sivil yaşama farklı yollardan uyarlanma çalışıldığı deneyimleriyle yüklü. Bunlar arasında stüdyo fotoğrafı özellikle üzerine çalıştığım bir alan. Fotoğraf sanatı içerisinde küçümsenmekle beraber, sanat ve kamu arasında görünmez bir köprü kuruyor, türevlerine göre son derece demokratik ve günü anlamada olağanüstü veriler sunan melez bir mecra. Üstelik toplumsal cinsiyetten, göçe, modadan, kimliğe dek bugün tartışmakta olduğumuz birçok başlık altında açılma esnekliğine sahip.

Diğer yandan Türkiye güncel sanat ortamı içerisinde arşiv odaklı çalışmalar hala alışıla gelmemiş bir olgu? Türkiye’de bu alanda çalışan ve üreten senin dışında kimse var mı?

Arşivlerle üniversite yıllarımda tanıştım ve birikimimi bu alan üzerine kurdum. Bir süre sonra ise bu iş benim başıma kaldı diyebilirim çünkü Türkiye koşullarında gerçekten bu konuda ter döken birileri daha yok. Üç tane gazete küpürünü yan yana getirmeyi arşivsel veri zannedenler vardır elbette, fakat arşiv o demek değil. Yakınlarımın büyük bölümü sanat pratiği içerisinde olmasına rağmen, örneğin kapısını çalıp cam negatif konservasyonu üzerine dertleşebileceğim bir arkadaşım yok benim, yalnızım. Bunun için kalkıp Beyrut'a, Arab Image Foundation’a gidiyorum gerektiğinde. Oradakilerle arkadaşlık ediyorum.

Üzerine çalıştığın son arşiv hakkında bilgi alabilir miyiz?

Fransız Aydınlanmasından etkilenen bir Osmanlı entelektüeli olan Viyana kökenli bilim adamı Karl Eduard Hammerschmidt’in (Abdullah Bey) girişimiyle 1870’te İstanbul’da kurulan bir Doğa-Tarih Müzesi var. Benim de sergide kullanacağım orijinal adıyla; "Le Musée d'Histoire naturelle de Constantinople". En az İstanbul Arkeoloji Müzesi kadar köklü ve önemli bir kurum. Abdullah Bey kendi alanında bir Osman Hamdi.

Fakat Cumhuriyet’in ilanından sonra, Doğa-Tarih Müzesi yeni sistemin ideologları tarafından sahiplenilmiyor. Darwinizm’den, Fransız Aydınlanmasına duyulan kuşkuya kadar, nedensellikleri geniş bir çerçevede incelenebilir... Müzenin tüm koleksiyonu Cumhuriyet dönemiyle birlikte istanbul Üniversitesi, Fen fakültesi Jeoloji bölümüne devrediliyor. Kısa süre sonra ise çıkan Büyük Vefa Yangını sırasında bütün koleksiyon yanıyor. Bir süre önce ulaştığım müzenin yazışmaları üzerinde çalışıyorum, aynı isimli bir sergiyle ve günümüz yorumuyla, Le Musée d'Histoire naturelle de Constantinople’ü ihya etmek niyetindeyim. Elbette benim ki bir Doğa-Tarih Müzesi ironisi olacak ve paralelinde daha çok Fransız Aydınlanmasından kopuş dönemi tartışılacak.


Kaynak: "TAYFUN SERTTAŞ Kesintili Tarihlerin Ülkesinde Sanat" 
ESER BAYKUŞ - ALEM ART, s:76,77,78