14 Temmuz 2010 Çarşamba

"Türk Tiyatrosu" Nedir?" / Fırat Güllü


Geçtiğimiz hafta sonu Hrant Dink Vakfı tarafından düzenlenen Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nde Kültürel Etkileşimler Sempozyumu gösteri sanatları alanı dahil olmak üzere pek çok konuda yeni soruların sorulmasına vesile oldu. Örneğin moderatörlüğünü ve organizatörlüğünü üstlendiğimiz gösteri sanatları ve görsel sanatlar oturumunun içeriğini oluşturmak için ön görüşmeler yaptığımız Tayfun Serttaş ile Türkiye'de fotoğrafın tarihini konuşurken tiyatro tarihi için de yararlı olabilecek kimi tartışmalara girişme fırsatı bulduk. Tayfun Serttaş'a şu soruları sormuştum: "Türk Fotoğrafı" nedir? Üzerinde hiçbir ibare bulunmayan, stüdyoda çekilmiş bir fotoğrafa bakarak "Türk" olup olmadığını anlamamızı sağlayacak bir kritere sahip miyiz? Bir fotoğrafın "Türk" olmasını sağlayan fotoğrafı çeken kişinin mi, yoksa çekilen kişinin mi Türklüğüdür? Ya da media'nın yani fotoğraf makinesinin mi yerli üretim olması gerekmektedir? Elbette ki bu sorular hiç sorgulamadan kullandığımız kimi kavramların aslında nasıl da kolayca elimizden kayabileceğini ortaya koymak amacıyla sorulmuştu.

Şimdi aynı amaçla bu soruları "Türk Tiyatrosu" kavramı için gündeme getirmeyi deneyelim -göreceğiz ki tiyatro söz konusu olduğunda iş biraz karmaşıklaşıyor. "Türk Tiyatrosu" kavramını kullananlar bu kavram kapsamında ele alınan ürünlerde iki temel özelliğin var olması gerektiğine vurgu yaparlar: Oynanan oyunun Türkçe olması ve konunun "yerli" olarak nitelendirebilecek bir mahiyet içermesi. Bunun ötesine geçip oyunu yazan kişinin ya da sergileyen kumpanyanın tüm unsurlarının Türk olması gibi şartlar da koyabiliriz –ki bu da yapılmamış değildir. Fotoğraf örneğimizle karşılaştırırsak tiyatronun bir farkı vardır: Fotoğrafın aksine sahnede konuşulan dil oyunu üreten kişilerin etnik aidiyeti üzerine bir fikir sahibi olmamızı sağlar. Ama bunun bir kesinlik içerdiği şüphelidir. Örneğin program dergisindeki bilgilere sahip değilsek yabancı dilden çevrilmiş ve Türkçe oynanmakta olan bir oyunun "Türk Tiyatrosu" kapsamında ele alınıp alınamayacağına nasıl karar vereceğiz? Elbette ki içerik bize yardımcı olacaktır: Yer isimleri, kişi isimleri, sergilenen durumların "yerelliği" vs… Ama ya izlediğimiz eser yabancı bir oyunun adaptasyonu ise ve adapte eden tarafından başarılı biçimde yerel kültüre uyarlanmışsa o zaman bunu anlamak zor olmayacak mıdır? Sonuçta yapılan işi şu bizim "Türk Tiyatrosu" kavramı kapsamında değerlendirecek miyiz, değerlendirmeyecek miyiz? Araştırmacılar çoğunlukla bu ürünleri "Türk Tiyatrosu" olarak değerlendirme eğilimindedirler –örnek olarak Ahmet Vefik Paşa'nın ve Direktör Ali Bey'in uyarlamalarını ele alalım, bunlar tereddütsüz biçimde "Türk Tiyatrosu" olarak değerlendirilmiştir.

Durumu karmaşıklaştırmaya devam etmek için başka örneklerden söz edelim: Namık Kemal'in Osmanlı'da politik bir olay haline gelen ünlü Vatan yahut Silistre'sini ele alalım. Bu oyunun "Türk Tiyatrosu"nun çocukluk dönemine ait kilometre taşlarından belki de en önemlisi olduğu konusunda araştırmacılar hemfikirdir. Oyun, yol açtığı politik durum ve ardından gelen yasaklama ve sürgün hadiseleri nedeniyle yurtdışına taşan bir üne sahip olmuştur. Bu yüzden de Osmanlı döneminde tiyatro üzerine yazan birçok entelektüel onun adını en önemli "milli piyes" olarak zikretmekten çekinmemişlerdir. Ancak şu bilgi sürekli arka plana atılmaktadır ki yazara böyle bir oyunu yazma ilhamını veren şey İstanbul'da kurulu bulunan tam teşekküllü bir Ermeni tiyatrosunun varlığıdır. Ancak 1950'lerde, düzenli olarak Türkçe oyunlar sergilemek suretiyle Tanzimat döneminde hatırı sayılır miktarda Türkçe oyun yazılmasını sağlayan söz konusu kumpanyanın patronunun, Hagop Vartovyan'ın (Güllü Agop) fotoğrafının İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun duvarına, Muhsin Ertuğrul'un portresinin yanına asılması gündeme geldiğinde Vasfi Rıza Zobu'nun tiyatro yönetimini bu adamın aslında Türk olduğuna inandırması gerekmişti.

Diğer yandan elbette şu da iddia edilebilir: Sonuçta modern tiyatronun en önemli unsuru, özellikle de 19. yüzyılda, her şeyden önce yazardır. Dolayısıyla Namık Kemal'in "Vatan"ı çevrildiği herhangi bir dilde, mesela Almanca olarak Alman sanatçılar tarafından oynansa bile "Türk Tiyatrosu"nun bir temsilcisi olmaya devam edecektir. Çünkü orijinal metin Türkçedir ve Osmanlı toplumuna has "yerli" bir problematiği tartışmaya açmaktadır. Ama çokkültürlü yapısıyla Osmanlı vakası bu tür genellemeleri de alt üst eden örneklerle doludur. Son yıllarda, 18. yüzyılda Venedik'te kurulan bir manastırın Osmanlı tiyatrosunun gelişimindeki kilit rolü sıkça tartışılır oldu: Çoğunluğu Osmanlı vatandaşı olan Katolik Ermeni (Mıkhiteryanlar) rahiplerce St. Lazar adasında kurulan bu kilise okulu evrensel bir Ermeni aydınlanması için bünyesinde yürütülen çalışmalarla ön plana çıkmıştır. Bu manastırın arşivlerinde, yukarıdaki tartışmaya yeni bir boyut getirecek, İstanbul'dan gelmiş Ermeni gençlerinin en az ana dilleri kadar hâkim oldukları dönemin İstanbul Türkçesi ile yazılmış bir dizi oyun ortaya çıkmıştır. Kritik Edebiyat Eleştiri Dergisi'nin ilk sayısında bu oyunlarla ilgili Yervant Baret Manok imzalı bir yazı ve bu oyunlardan birisi olan Yahudi Tellal ve Mehemmet Çelebi adlı kısa bir Türkçe komedi yayınlanmıştı. Yazıda türünün tek örneği olmadığı açıkça belirtilen, yazarını kesin olarak bilmediğimiz, ancak diğer eğitim amaçlı oyunlar gibi bir Mıkhiteryan rahip tarafından yazıldığı kesin olan 1790'lı yıllara ait bu oyun yukarıda tartıştığımız kriterlerin her ikisini de içermektedir: Orijinal dil Türkçedir ve tamamen Osmanlı toplumuna has "yerli" bir konuyu işlemektedir. Bu durumda Ermeniler tarafından yazılmış, oynanmış ve hatta yine sadece Ermeni bir azınlık tarafından izlenmiş Yahudi Tellal ve Mehemmet Çelebi adlı bu oyunu modern "Türk Tiyatrosu"nun ilk örneği olarak kabul edecek miyiz, etmeyecek miyiz?

Cevabı kendi içinde saklıymış gibi görünen bu soru bizi kavramlar üzerinde yeniden düşünmeye davet ediyor. Öyleyse biz de bu konuyla ilgili yazmaya devam edelim.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

“Nostalji” / “Nostalgia”





Terkettim / I Left
Tayfun Serttaş, 2010
Yerleştirme, t-shirt üzerine baskı / intallation, print on t-shirt


“Ofsayt ama gol”ün birinci bölümü olan “mekan” sohbetleri sırasında, kamusal alana dair kritiğinde yalın bir tanıma başvurur Vasıf Kortun; “Türkiye’de kamusal = public anlamına gelmiyor. Kamusal tabirini bir tarafa bırakıp, daha zararsız bir biçimde ‘dışarısı’ diyelim”.

Doğu Akdeniz’de tüm masallar birbirinin ilhamından doğar. O nedenleki, tüm masalların atardamarları birbirine kör düğümdür. Hem başı, hem sonu itibarı ile döngüsel bir aritmetikte içbükey çizerler. Mekanları ikircikli bir şefkatle sarmalayan bu masallarda, “içeriden” bağımsız bir “dışarısı” yoktur. Gerektiğinde içerisi, “içeride olduğu haliyle” dışarıya taşınabilme opsiyonu taşır. Bir diğer opsiyon, dışarıyı, içerisi gibi tasvir etmekten geçer... İkisi de aynı stereotipe hizmet eder.
Dışarısı, daha sorunlu bir terminoloji ile “kamusal alan”, bu coğrafyanın masallarında hiçbir kuşağın olamadı. Bu türden bir kamusal alanın tekinsizliği, iktidarın temsili ile kurduğu kronik bağımlılıktan beslendi. “Sahiplenilemezler” sıralamasındaki mertebesini, yüzyıllara kafa tutan bir denetimle korudu.

Hiçbir zaman benim olamayan ve bugün de varolamadığım bir kamusal alanı “terkederek” kendi yok oluşumu değil, buranın varoluşunu betimliyorum. Bunu, civardakilerin hayli aşina olduğu bir metodla tasvir ediyorum. Terkedenlerin çamaşır iplerine asılı varoluşlarına temsilen minnetimi sunuyor ve vicdanımı rahatlatıyorum. Ne sancılı. Hiçbir kentin tarihi, böylesi bir kara tekerrürden müzdarip değil. Geride kör topal bir fon olarak, bekliyor dışarısı.

--------------------------------------------------------------------------------

In the first episode of “Ofsayt ama Gol/Off sight, yet goal”, Vasıf Kortun resorts to a simple description during the “space” talks when defining public space; “the word Public really doesn’t mean common space in Turkey. So let’s put the definition aside and say “outdoors” instead.

In Eastern Mediterranean, all tales born with reciprocal inspiration. Thus all tales tangle up with eachother. They draw a concave form with both beginnings and endings, within their circular arithmetic. In these tales which grasp spaces/places with an ambivalent compassion, there is no “interior” independent from the “exterior”. In case of necessity, Interiors can be conveyed into exteriors as they maintain their interior self. The other option is to describe exteriors as interiors… Both cases serve the same stereotype. Outdoors or “public space” - using a problematic terminology, never belonged to any generation in these tales. The uncanny nature of this public space was nourished by its chronic bound to the government potency. It maintained its place in the set of the “unclaimable”, with a stubborn supervision that defied centuries.

By “abandoning” a public space that has never been mine or still never is, I’m not defining my evanescence, but portraying its existence. And I’m doing this by using a method which is quite familiar to the locals. I pay my compassion towards to those who left, and yet left their existence hanging in the clothesline, thus I ease my conscience. How painful. There’s no other city that suffers from this kind of dark endless recurrence. And outdoors await, remaining a dull blind décor on the background.

translation: Gümüş Özdeş

Grand Opening at Kuledibi /// belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi - ability to face the uncertain






































30 Haziran 2010 Çarşamba

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi / ability to face the uncertain


Start Time: Monday, 05 July 2010 at 17:30
End Time: Thursday, 15 July 2010 at 19:00
Location: Yıldız Emlak - Galata Fotoğrafhanesi - Kasap Nuri - Bahar Korçan - Manzara Perspektives - Lilipud - Building - Galata Şarküteri - Mavra - Kule Emlak - Doğan Apartmanı - Stok 60/70
Adress: Serdar-ı Ekrem Caddesi no: 1, 5, 8B, 14, 17, 26A, 27A, 28A, 31, 33A, 38B Galata - Istanbul

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi

Ayşe Tunç
Elçin Poyraz
Erkin Gören
Evrim Kavcar
Fulya Çetin
Gümüş Özdeş
Kıymet Daştan
Mark Henley
Nihan Çetinkaya
Seda Hepsev
Sibel Horada
Şafak Çatalbaş
Tayfun Serttaş
Volkan Yıldırmaz


.................

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi

Aydınlanma çağını Descartes yerine Pascal’ın önermiş olduğu düşünce biçimini benimseyerek karşılamış olsaydık, bugün insan soyunun geldiği yer daha mı umut verici olurdu?

Çağımızın önemli fransız düşünürü Edgar Morin, Pascal’dan devralarak savunduğu "karmaşık (complex) düşünce" sistemi çerçevesinde, "geleceğin eğitimi için gerekli 7 bilgi" isimli kitabında belirsizlikleri göğüsleyebilme bilinci kazanmamızın öneminden bahseder. Ve şöyle der;

"Yunanlı şair Euripides’in yirmi beş yüzyıllık formülü bugün her zamankinden daha günceldir, beklenen gerçekleşmez ve beklenmeyene yolu bir tanrı açar. Geleceğimizi önceden bildirebileceğine inanan insanlık tarihine ilişkin determinist görüşlerin terk edilmesi, yüzyılımızın tüm beklenmedik olan büyük olayları ve kazalarının incelenmesi, insanın serüveninin bundan sonrasının bilinmeyen nitelikte oluşu, bizi, zihinleri, onu göğüsleyebilmek için beklenmeyeni beklemeye hazırlamaya teşvik etmelidir. Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadıgımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir".

Varolan ezberlerimizin, azımsanmayacak boyutlarda ruhsal ve fiziksel tahribatlara yol açarak bozuluyor olduğu, tekniğin teorinin fersah fersah önünde gittiği günümüzde, yanyanadalıklarımızdan korkmadan, eleştirinin yapıcı karakterini baştacı ederek, sürecin gücüne inanarak yaşamamız için kompleks olanla gecikmiş bir yüzleşme, belirsizlikleri göğüsleyebilmemizde yardımcı olabilir.

Sürece yeterince eğildiğimizde sonuçtan korkmak için bir sebebimiz kalmaz mı?

.................

ability to face the uncertain

If we had entered the age of enlightenment by adopting the way of thinking proposed by Pascal rather than Descartes, the condition of human race might have appeared more hopeful today… Following Pascal’s footsteps, the contemporary French thinker Edgar Morin advocates a system of “complex thought”. In his book Seven complex lessons in education for the future (1999), Morin discusses the importance of gaining the consciousness to deal with uncertainty:

‘The Greek poet Euripides’ twenty-five centuries old formula is more contemporary today than it has ever been. “What is expected never actually happens, and a God opens the way towards the unexpected.” That we are leaving behind deterministic views in human history suggesting that the future is predictable, the examination of all the unpredicted events and accidents of our history, the fact that the rest of the adventures of humankind is yet unknown must encourage us to prepare our minds to expect what is unexpected. Anyone who has educational responsibilities must place himself/herself on the frontlines of the uncertainties of our times.’

At a time when technique always precedes theory and our memorized truths are deteriorating, causing a considerable amount of psychological and physical damage, we strongly need to embrace the constructive nature of criticism without being afraid of confrontation and finally face that which is complex in order to sustain our belief in process. We are going through a period where we have to rely more and more on our instincts and intuitions as opposed to adopting the established morality.

After all, doesn’t the fear of an undesired result become obsolete if we invest enough on the process?

p1

29 Haziran 2010 Salı

Bu fotoğrafı kime veriyoruz?


Bundan 8 sene öncesine kadar büyük meseleydi bu fotoğrafı verebilmek. Öncelikle tebrikler. Bunun bir kazanım olduğu konusunda kimsenin zerre kuşku duyacağını sanmıyorum. Benim açmak istediğim parantez ise artık meşruluk kazanan bu fotoğrafın, bugün kimler adına, kimlere verilmekte olduğu üzerine... Zira souvenir haklar, souvenir gülücükler ve souvenir özgürlükler, Kapalıçarşı'da üç beş euro'dan başlayarak yüzyıllardır alıcı bulmakta bu şehirde. Gelenekselliğin mevcut kültürde açtığı "tolerans" deliği, kimlik siyaseti üzerinden açılmakta olan yeni deliklerin de potansiyel prototipini seriyor gözler önüne. Ciddiyeti "toleransından" menkul, eski bir siyasetin hikayesi bu...

Neyse, gelelim konuya. Örgütler (sanıyorum seneleri ikişer üçer atladıklarından olsa gerek) bu seneki yürüyüşü her ne kadar "18. Eşcinsel Onur Yürüyüşü" olarak tanımlasalar da, aslında bu, kamusal alanda gerçekleşen 8. kitlesel yürüyüştür. Bütün hikaye 2002'de, Mis Sokağın köşesinde basın açıklaması yapan topu topu 25 kişi ile başladı. Öncesinde, savaş karşıtı mitingler ve 1 Mayıslarda tek tük pankart açmak dışında kamusal alanda herhangi bir görünürlük söz konusu değildi. Ayrıca Paris'te dahi 9. Gay Pride yapıldı bu sene, 18 senedir, yani 1992'den beri bu memlekette gay pride yapılıyor diyene çüş derler! Kendi etkinliğini kaçıncı kez yapmakta olduğundan dahi haberdar olmayan bir örgütlülüğün kaşıyamadığı diğer yaralara gelince;

Türkiye'nin en az Avrupalı muhatapları kadar özgür ve demokratik bir ülke olduğunu kanıtlama konusunda uzun süredir hiçbir gruptan böylesine özverili bir toplantı çıkmadı. Malum cadde de, içinde benim de yaşamak zorunda olduğum zone'un en müsait sınırları arasında, biçilmiş bir özgürlüğün nutuğu atıldı! Hafta da üç beş eşcinselin yatak odalarında tavuk gibi kesildiği bir memlekette böylesine renkli, böylesine coşkulu ve böylesine halinden memnun bir kalabalığı görenler, haliyle "demokrasinin" fotoğrafını çektiler. Bunlar, demokrasiyi sembolik temsile indirgemek için elinden geleni ardına koymayan bir diplomasinin işine hepimizden çok yarayacak fotoğraflardı. Kendilerinin dahi düşleyemedikleri kadar hızlı verilmiş sempatik pozlardı.. Tüm karelerde 32 dişi sayılan, mutluluktan kavağa çıkmış eşcinsellerin ülkesiydi burası!

Yaşanan tüm mağduriyelerde karşımıza "bu ülke de demokrasi var" diye dikilenlerin varaklı çerçevede saklayacağı bu uyduruk fotoğraflarda neler yoktu ki? Kara çarşaflı Müslüman kankasıyla el ele vermiş Rio'lu travestiler.. Ermenilerin dahi Ermenice okuyup yazamadığı bir memlekette, biraz da bundan olsun diyerek yürüyüşe eklenmiş "Ermenice Queer" dövizler.. İki travesti görünce korkudan sokak değiştiren fakat böylesi yürüyüşlere gelirken topuklu ayakkabılarını ve rujunu yanında bulundurmayı asla ihmal etmeyen palyaçolar.. Senede bir kez Gay Pride'a katılarak yıllık vicdanını rahatlatan hiper rasyonel solcular.. Hazır bu kadar hemcinsini birarada bulmuşken yürüyüşü çarka çevirip birbirlerine kaş göz atarken suratı felç geçirmiş gibi kameralara yansıyan yeni yetme oğlanlar.. Kızlara parmak atmak için kalabalığa yaklaşan fordcular.. Her yürüyüşte tencere tava çalıp kapı gıcırtısında göbek atanlar, Arap turistler, diğer turistler, selpakçılar ve tabiki Taksim - Tünel tramvayı.. Şehrin duyup görebileceği en "anormal", ve bence hakikaten anormal bir kalabalığın fotoğrafı.

Bugün çabamız, "normalleşme" çabası.

Kitle anormal ve kendi davasına hayli uzak bir ithal edilmişlik içerisinde olsa da, bugünün çabası daha çok normalize olmak üzerine. Kuşkusuz bu türden bir normalizasyonun, yaşam formlarımızla hiçbir ilgisi yok. Hepimizi içine alabilecek, içerisinde hepimizin nefes almasına olanak sağlayacak bir yeni birlikteliği formulize edebilmek (zorundayız). Kendilerimize, arka sokağında çığlık attığımız küçük iktidar alanları ve anları yaratmak yerine, potansiyel gücümüzden maksimum fayda sağlayabileceğimiz manevra alanları yaratabilmek (zorundayız). Zira, marjinalize edilmemizin zaten çok kolay olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Gerçekte, yapayalnız olduğumuz bir coğrafyada. Bizler hala, "sen yoksan bir eksiğiz" diyenleriz, ve hala, her birimizden "bir eksik" verenleriz..

Böyle bir ortamda, Londra'daki pride'larda giyilen kostümler beni pek bağlamıyor. Zira fashion tarafını taklit etmekten daha elzem bir boyutunu, en azından taklit etmeyi denememiz gerekiyor. Ve Londra'da haftada üç beş eşcinsel yatak odalarında tavuk gibi kesilseydi eğer, o fotoğraflardan görüp özendiğimiz prideların asla bugün taklit ettiklerimize benzemeyeceğini öngörebilmek gerekiyor. Yürümeye, Tarlabaşından başlamamız gerekiyor.

Bu sahte kalabalıklardan medet umanlar, unutmamalılar ki, bir yan sokakta saldırıya uğradıklarında yardımlarına kimse koşmayacaktır. Böylesine ters köşe bir hikayenin fotoğrafıdır, popülist muhalefetden objektiflere takılan.

NOT: Bu yazıyı nacizane bir parantez olarak yazıyorum. Lütfen kimse bundan kendisine olmadık rahatsızlıklar çıkartmasın. Yapılanların sembolik ve romantik manada kıymetinin farkındayım. Eleştirinin "katkı" olarak anlaşılmaya başlayacağı günlerde görüşmek dileğiyle..

belirsizlikleri göğüsleyebilme becerisi / ability to face the uncertain