13 Mayıs 2011 Cuma

1915: BU ACI HEPİMİZİN DEĞİL ise?


İtiraf edeyim, 24 Nisan 2011 ertesinde (de), böyle bir çirkinlik bekliyordum. Ben bu çirkinliği bir süredir beklemedeyim. Bu çirkinlik bir kısım diasporada ne yazik ki var. Kimin kime ağlayacağına, kimin kim için adalet isteyebileceğine, kimin kimi anlayıp anlayamayacağına oturduğu yerden karar veren bir takım merciler ve niyet okuyucuları var. Bu işin falcıları var, medyumları var. Bunlar Gazze için direnen Avrupalı barış gönüllülerini, Japonya'daki balina katliamına karşı varlıklarını ortaya koyan Amerikalı çevrecileri, Vietnam savaşına dur demek için dünya kamuoyunu ayağa kaldıran Paris’in 68 gençliğini ya da Irak savaşına canlı kalkan olarak giden dünkü Avustralyalıları ayakta alkışlarken, Türkiye toplumunun bizzat kendi acısı ile hesaplaşabilme ihtimaline karşı "dahi" çok tahamülsüzler. Çok değil, daha birkaç ay önce Armenian Weekly dergisinin yayın yönetmeni Khaçig Muradyan çıkıp “Ermeni” kimliğinin arkasından Hrant Dink’in cenazesinde yürüyen yüzbinleri, o cenazede yürümekten men etme küstahlığını gösterdi. Kendisi - sanıyorum soyadının Muradyan olmasının verdiği milli rahatlıkla - Dink’in ölümü üzerine binlerce kilometre uzaktan istediği gibi ahkam kesme hakkına gayet tabi sahipmiş, fakat vay efendim Hrant’ın Türkiyeli arkadaşlarına ne oluyormuş, neden ağlıyorlarmış, şöyle samimiyetsizmiş, böyle içtenliksizmiş.. Neyse ki, bunun karşısında her nesilden aklı selim yazarlar ve düşünürler (de) var artık. Gönül rahatlığı ile ulaşabilirsiniz;

Rober Koptaş'ın Muradyan'a verdiği yanıta BURADAN

Garbis Altınoğlu'nun Muradyan'a verdiği yanıtına ŞURADAN

Birileri artık çıkıp veriyor yapıcı yanıtları. Senin Türkiyeli diye topyekün zan altına alıp tek tornadan çıktıklarını iddia ettiğin insanların arasında “insanlar” var diye başlayarak... ki diasporanın haklı öfkesini her zaman anlamaya çalışan, içeride her zaman bu öfkenin anlaşılması üzerine yazıp çizen birisiyim. Aynı anlayışı göstermeyen yazılarla karşılaştığımda en fazla altına okkalı bir eleştiri ekleyip çekiliyorum. Nazikçe, red point burası ise eğer, kendilerini de gelip buradan konuşmaya davet ediyorum. Olmuyor çünkü öyle binlerce kilometre uzaktan işaret parmağını havaya kaldırıp dünyanın geri kalanını hedef göstermek. Hiçbirimize yaramıyor.

Şimdilerde aynı anlayış sanıyorum kötü bir çeviriyle Türkiye'ye adapte olmaya çalışıyor. Kurgulanan bu gerçeklik dışı acı hiyerarşisinin insanlar üzerine ikinci bir dışlayıcı etken olarak kullanılması konusunda bir süredir çok dertliyim. Acı üzerine konuşmak zor ve uzundur. Fakat tanıklık üzerine konuşmak kolay ve nettir. Yerde bir ölü yatıyorsa ve birileri kalkıp bu cinayete tanıklık etmek istiyorsa, bu kişiler cinayetin suç ortağı dahi olsa, hukuki olarak onların tanıklık etme hakları üzerine konuşamayız. Hele ki bu kişiler orada olup biten hakikati açığa çıkartmak için kendilerini siper ediyorsa, son yapacağımız şey olmalıdır onların tanıklıkları üzerine ahkam kesmek. Şu sıralar bir top polemik var. “Sen ağlayamazsın, sen anlayamazsın, sen tanıklık edemezsin, bizi rahat bırak, sen gerçekçi değilsin, en gerçekçi benim, gerçekçi isen intihar et o zaman, Der Zor Çöllerinde buluşalım, gör bakalım kim daha gerçekçi bla bla bla diye uzayan...” Deli saçması hepsi. Bunun adı, su katılmamış ırkçılıktır! Nihayetinde bir soykırım olmuş ve birileri de kalkmış “evet bu bir soykırımdır” demiş, diyebilmiş. ...ki insanlık tarihi modernizmin bedelini tüm dünyada azınlıkların görüp geçirebileceği en büyük soykırımlar ve katliamlar ile ödemiş iken. Ne var bunda bu kadar ikna olamayıp sapla samanı birbirine karıştıracak? Anlamak zor. Kaldı ki Ermeni toplumu senelerdir bu kamuoyunu yaratmak için dökülmüyor mu sokaklara tüm dünyada? Bugün, bu kamuoyu oluşmaya başlayıncamı altında buzağ aranıyor? Fena mı o meydana 10 bin kişi çıkabilsekte keşke, birileri artık başını dizlerinin arasına alıp düşünmeye başlasa? Bu olmadıktan sonra ne anlamı kalıyor Batı demokrasisinin kurşun geçirmez duvarları arasında kendini paralamanın? ...ki henüz ortada bu bile yok, doğmamış bebeğe ikiyüzlü don biçmeye hazır, öngörüsü pek yüksek bir cenah var. Yazıyorlar da, yazıyorlar.

İşte tüm bu skıntılarımı dökmeye vesile oldu, okuduğum bir son yazı. Serhat Uyurkulak isimli bir arkadaş daha işi gücü bırakmış, kimin kime üzüleceğine, hangi acının daha samimi olup olmadığına, acının ikiyüzlülükle olan flörtüne ve hangi seremonilerin ne biçimde gerçekleştirilmesi gerektine - hem de tam sözünü ettiği gibi "başka" birileri adına - Serhat Uyurkulak olarak karar vermeye yeltenmiş. Sanki Türkiye’de milyonlarca insan sokağa dökülmüşte 1915’i anmak ve anlamak için, geriye nasıl anladıkları ve anladıkları şeyin ne denli problematikler içerdiğini çözümlemek kalmış. Pardon, fena halde kendisiyle ters köşe olmuş. Yazının içerisinde birilerini “rol çalmakla” suçlamış fakat, bence baş rolü kendisi çalmış. Böyle bir yazıyı yazmaya hiç yeltenmeyerek başlayabilirdi talep ettiği "iyi niyeti" sergilemeye. Arkadaşım Talin'de bu yazıyı pek beğenmiş, facebook'unda share etmiş. Tesadüfen karşılaştım. Keşke oturup kendisi yazsaymış, birinci ağızdan daha anlaşılır dururmuş, da n'oluyor o halde Serhat Uyurkulak'a sorusunu soramamış. Lütfen bir saniye duralım o halde orada. Çünkü benim 16 yaşında Beylikdüzü’nden kalkıp cebindeki son kuruşuyla iett bileti alıp o merasime gelen lise öğrencisine bir vefa borcum var. Sen pesimist olabilirsin fakat benim o çocukla bu ülkede çıkmak istediğim bir seyahat var. Bence asıl ikiyüzlülük ve travma elitizmi, o genci, o merasimden bu biçimde ayıklamakla ve soğutmakla başlar. Burada lütfen bir derin nefes alalım.

Bir defa hiç kimse T.C vatandaşlarının bireysel iradeleri ile kendi coğrafyalarında meydana gelmiş bir travmaya karşı ortaya koydukları böylesine önemli bir yüzleşme çabasını, topyekün taşra cenazesine benzeterek buradan kendisine taşra fesatlığıyla bir iyi niyet ölçüm cetveli çıkartamaz. Bu olsa olsa, kişilerin bireysel taşralılıkları ve fesatlıklarıdır. Orada kimsenin kimseyi ağlama duvarına çevirdiği görülmemiştir. Kimsenin anlatıldığı biçimde ağladığı falan da yoktur. Bahsi geçen cenazeler bugüne değil, 96 yıl öncesine aittir ve mesele taziyeleri kabul etmek değil, bugün bu süreci nasıl anlamamız gerektiğini göstermektir. Hiçbir irade 1. Dünya savaşı gibi sadece Osmanlı'yı değil tüm dünya vatandaşlarını son derece olumsuz etkilemiş bir sürecin sonucunu salt Ermenilere, şu ya da bu ırka indirgeyemez. Hadi indirgedik diyelim, çünkü en ağır bedeli ödedi Ermeniler, konu spesifik olarak 1915 ve Anadolu olduğunda dahi, kimse bunu şu anki Türkiye'den bağımsız düşünemez. O günün heterojen toplum yapısının yarattığı kolektif belleği ve o sürecin gerçek bileşenlerini kimsenin katil ya da mağdur diye ayıklamaya gücü yetmez. O gün orada olan bir Ermeninin ne kadar hatırlama hakkı varsa, eşit deredece Türklerin, Kürtlerin, Süryanilerin, Arapların, Yezidilerin, Keldanilerin ve o tarihin tanımlı tanımsız tüm bileşenlerinin o günleri hatırlama ve idrak etme hakkı vardır. Onlardan kimlik sorulamaz. Acıyı paylaşma ve paylaşıma açma hakkı vardır. O günlerde yaşamını Kahire’de ya da Beyrut’da sürdüren ve süreçten hiçte zarar görmeyen Ermenilerin bugün aynı konu üzerine hatırlama ve ortak hafızaya dahil olma hakları ne kadar varsa, bizzat o coğrafyada sürece tanıklık etmiş başka topluluklardan insanların da buna müdahil olma hakları en az o kadar vardır. Nihayetinde bu kültürde acı, aynı zamanda paylaşılarak azaldığına inanılan bir olgudur. Nihayetinde Hrant Dink’in acısı zerre kadar hafiflemiş ise, ardından yürüyen yüzbinlerin paylaşımı ile hafifleyebilmiştir. Herhangi bir kimliğin künyesi altında kimse bu insani sorumluluğun karşısına “sen kim oluyorsun da benim acımla empati kuruyorsun” yaftasıyla dikilemez. Şu gün için olmaz, bunun arkasında kimse durmaz.

Basit bir hatırlamayla, bu arkadaş öncelikle hangi coğrafyadan bahsettiğinin acaba farkında mı? 1915 Felaketi Japonya'da cereyan etmiş, bizler de Mexico City'den kalkıp gelmiş, İstanbul'da ağlaşmak için mi buluşmuşuz? Ki öyle dahi olsa, buluşamaz mıyız? Bizler merhamet için mi buluşmuşuz orada ayrıca, yoksa kendi gerçekliklerimiz ile yüzleşmek için mi? Ne merhameti, neye merhamet? Elektrik tellerine takılmış ölü kuşlara mı ağlıyoruz arkadalarından, yoksa bir talebe mi vücud veriyoruz? Buluşan bizler kimleriz? "Ermeniler" diye kimleri tanımlıyor? Kimleri bu kategoriye koyuyoruz, kimleri koymayı bahşetmiyoruz? Bahsini ettiği hadise acaba "Ermeniler" dışında Türkiye'de başka daha kimleri kimleri etkilemiş olabilir? Ve de en önemlisi, ne yönde etkilemiş olabilir? Sadece gitmek mi zordur, geride kalan boynu büküklerin yok mudur hakkı anımsamaya? Kimi hatırlayıp, kimi hatırlayamayacağımıza, kimi hangi biçimlerde hatırlayacağımıza kim karar verebilir? Hatırlayan dışında, kim ne kadarını bilebilir? 70 Milyonun 96 yıllık inkarına söylecek sözümüz kalmadı da, bir avuç insanın hatırlamasına mıdır tepkimiz? Bu tepki samimi midir?

Basit bir hatırlamayla, bu arkadaş örneğin İkinci Dünya Savaşından beri Nazi Soykırımının Yahudilerden çok Almanların dert edindiği bir mesele olduğunun acaba farkında mı? Yahudi Soykırımına ilişkin dünya üzerindeki en büyük ve görkemli holocaustların İsrail'de değil, Almanya’dan Polonya’ya uzanan bir şeritte olduğunu biliyor mu? Soykırımlar üzerine kurulu hafıza müzelerinin (Ermeni Soykırımı hariç) neredeyse tümünün, hem teorik hem fiziksel olarak bizzat bu insanlık suçunun işlendiği topraklarda inşaa edildiğinin bilincinde mi? Terminolojide Soykırım için kullanılan "insanlık suçu" ifadesinin "insanlığı" kapsadığını, soykırıma uğrayanlarla alakası olmadığını ve bugün asıl problemin bu meseleyi küçücük bir cemaatin başına atıp kaçmak olduğunu görüyor mu? Türkiye Cumuhiyeti şayet tarihsel sorumluluğunu yerine getirip bu süreci normalize etseydi, kendi yazısının bugün hangi potada okunacağından haberdar mı? Hayatı boyunca Ermeni Soykırımı dışında bir soykırım süreci ve travma sonrası üzerine araştırma yapma fırsatı bulmuş mu? Bu tip stratejik konularda en büyük etkinin bizzat içeriden gelecek önkabul üzerine eklemlendiğini biliyor mu? Bunun olası sonuçlarının farkında mı? Soykırımları avuç içi kadar toplumların dramatik mazilerine itelemekten çıkartıp, tüm bir insanlığın sorumluluğuna açmanın ne anlama geldiğini görüyor mu?

O zaman şöyle yapalım, derhal hepimiz "timsah gözyaşları döken bir grup ikiyüzlü" olarak işimize gücümüze geri dönelim. Kimse artık o "Ermeniler" otursun ağlasınlar Arjantin'den dertlerine? Nasıl olsa bizleri ilgilendiren bir tarafı yok. Uygun mudur? Ayrıca gelecek 24 Nisan'da DNA uzmanları ve fiziki antropologlar görev alsın, meydana girişte etnik kontrol ve incelemeler yapılsın, analizleri uygun çıkanlar sizin deyiminizle ağlasın, sızlasın.. Uygun olmayanlar meydanın dışına itilsin. Pardon siz yanlış geldiniz deyip karşı gösteri yapmakta olan nasyonalistlerin arasına atılsın. Uyar mı? Samimiyet dozajını yükseltir mi? Çok güzel. Bu kafayla ortak tarihimizi anımsamak bile "sahtekarlık" olup çıkacak sayenizde. Bravo bu bakış açısına! Eminim size bayılacaklar bizleri o meydanlarda gördüklerinde arkamızdan küfür sallayanlar. Onlar bile inanamayacaklar, insan oğlunun - insan oğlu için verdiği hukuki mücadeleyi böylesine primitif bir kalıba sokup DNA'lara indirgeyebildiğinize.. Etrafta işiniz mi yok "Ermeniler için ağlıyorsunuz" diye yaygara kopartan faşistler, bu içeriden ırkçı okumaları ciltleyip baş uçlarına asacaklar.. Acı orada kalacak. BRAVO!

literatür sanırım bunu “pesimist siyasal şizofreni” olarak tanımlamalı. O halde yaşasın travma elitizmi ve travmanın kutsanmış dokunulmazlığı! Biz "merhamet kumkumalarına ithaf edilmiş" bu yazıyı etik olarak aynen yayımlıyorum, benzer örnekleri farklı dillerde ve farklı yazarların kaleminden bolca mevcut;

Merhamete değil, adalete ihtiyaç var
1915: BU ACI HEPİMİZİN DEĞİL


Serhat Uyurkulak

Şükür ki şimdiye kadar yakınımda pek fazla ölüme şahit olmadım. Fakat bulunduğum hemen hemen her taziye evinde benzer bir sahneyle karşılaştım. Evde keder neredeyse elle tutulur hale gelmişken bir anda gözyaşlarına boğulan, merhumu mezarından kaldırıp geri getirmek isteyen, hatta mezara onun yerine girmek istediğini söyleyen bir kişi her zaman vardı. Esas kaybı yaşayan acılı ailenin şaşkın bakışları altında sorup soruşturulduğunda, birkaç kişinin ancak tanıdığı, çok uzak bir akraba, üstünde bir çeşit vicdan yükü taşıyan, kendini merhuma maddi veya manevi borçlu hisseden mahçup biri olduğu anlaşılırdı bu ‘rol çalan’ şahsın. İşin en tuhaf kısmı ise merhumun yakınlarının kendi dertlerini unutup bu şahsı iyi hissetirmeye çalışmaları olurdu. Onlar için asıl azap işte bu vicdanı sızlayan kişiyi avutmak zorunda kaldıklarında başlardı.

Ben alnı ve vicdanı ak biri olmayı, öyle de yaşamayı çok isterim. Bunun için elimden geleni hasbelkader yapıyorum ama bunu ne kadar becerebiliyorum, onu bilemem. 24 Nisan yaklaştıkça sosyal medyada ve daha başka birçok mecrada karşımıza çıkan ‘Bu Acı Hepimizin’ girişiminin metninde geçen bir ifadeydi bu ‘alnı ve vicdanı ak’ insanlar olmak. Girişim, 1915’te Osmanlı tebası olan Ermenilere yapılanların insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edilmesi gerektiğini söylüyordu. Ayrıca metni kaleme alanlar ‘insanlığın asli değerleri temelinde birleşen’ bizleri, 1915’i bu ülkede yaşayan herkesin ‘ortak acısı’ ilan etmeye çağırıyordu.

Acaba cehenneme giden yol sahiden iyi niyet taşlarıyla mı döşeli? Örneğin ben, hayatımı alnı ve vicdanı ak biri olarak sürdürme gayesiyle 1915’i aynı zamanda kendi acım olarak sahiplensem, Ermenilere ‘sizin yaşadıklarınızın benim de acım olduğunu düşünüyorum’ desem nasıl bir karşılık alırım, hiç kestiremiyorum. Çünkü farkındayım ki, istesem de istemesem de, soykırımı (siz dilerseniz ona tehcir veya Büyük Felaket deyin) gerçekleştiren siyasetten kopmayı değil onu sahiplenmeyi seçmiş bir cumhuriyetin kayırdığı asli unsurun bir mensubuyum. Kendimi böyle hissetmesem dahi tarihsel ve yapısal olarak böyleyim.

Bu durumu kabullenmek elbette zor fakat hadisat bazen iradeyi aşar. Biz ‘hepimiz,’ o dönemin yönetici seçkinlerinden ve hatta sıradan insanlarından ne kadar farklı olduğumuzu düşünürsek düşünelim, bu fazla bir şey değiştirmez. Dahası, ne kadar barışçıl ve ortaklaşmacı olursa olsun, barışın ve ortaklığın ancak adaletle sağlanabileceği bir durumda bireysel iyi niyet ve vicdan esas meseleyi çözmeye yetmez. Niyetlerin ötesinde, olan biteni tanımaya ve adalete ihtiyaç var. İyi yürekli insanların, ‘ötekilerin’ sırtını dostça sıvazlamak dışında fazla bir anlam taşımayan merhametleri ne yazık ki gerçek adaletin yerini tutamaz.

Devasa bir taziye evini andıran bu ülkede kurbanlardan kendilerinden başka herkesi, özellikle de rahatsız vicdanları rahatlatıp avutmaları bekleniyor. Bu yüzden, ‘Bu acı hepimizin değil, Ermenilerin acısı’ demekten kendimi alamıyorum. Böyle söylemek sanmıyorum ki beni duygusuz biri yapsın veya insanlıktan çıkarsın. Aksine, yurttaşı olduğum ülkenin topraklarından sökülüp atılmış, malını mülkünü kullandığım, evlerine yerleştiğim, servetlerinden istifade ettiğim bir halkın hiç değilse acısını da sahiplenmemek daha insani bir tutum bana göre. İhtiyaç duyulan şey moda tabirle empati yapmak değil, ne kadar ağır hatta kabul edilmesi zor da gelse, yaşananların sorumluluğunu üstlenmek ve adaletin yerine gelmesi için çalışmak. Hem madem 1915 hepimizin acısı, niçin bunu hissetmek ve bu kadar yüksek sesle söylemek için Hrant Dink’in katledilmesini bekledik, bunu da çok merak ediyorum.

NOT: Yazının bütünden farklı olarak başlı başına bir tez potansiyeli taşıyan bu son "merak" cümlesi özellikle çok tanımlaycı. Bu merakını bir türlü tatmin edemeyenleri, yakından tanıyoruz. Hep aynı soruyu sorup duruyorlar. O halde aynı yüzeysel merakla yazara son iki soru yöneltmek istiyorum.

1. 19 Ocak 2007 tarihi öncesinde kendisi neredeymiş? Bence büyük çoğunluk nerede ise kendisi de oradaymış.

2. 24 Nisan 2011 tarihinde kendisi neredeymiş? Bence büyük çoğunluk nerede ise kendisi de oradaymış.

Orada kalmış, kalsın.

12 Mayıs 2011 Perşembe

6 Mayıs 2011 Cuma

Destruction 2011 / Yıkım 2011


Destruction 2011

Destruction 2011 is a completely independent exhibiton fused by the discussions in SET on such issues as the ecological destruction, coming of the fifth sun in the Mayan calender, the future of global capitalist hegemonia, the Third World War and prophecies of Babylon. Destruction 2011 sets off with a call for the event arised from this process of discussion by the Turkey’s first collective avant-gard...e initiative, S.E.T. The exhibition consists of works by 60 artists from abroad and Turkey. In accordance with the concept of the exhibition, most of these works are produced for the event or are to be exhibited for the first time. Destruction 2011 is a campaign organized horizontally through nightly performances, discussions on the concept of exhibitions, blogs, forums and film screening.

Yıkım 2011


Yıkım 2011, 2010 yaz aylarında ülkenin ilk kolektif-avangard inisiyatifi Sürrealist Eylem Türkiye içinde ekolojik yıkım, Maya takvimindeki 5. güneşin gelişi, küresel kapitalist hegemonyanın geleceği, 3. Dünya Savaşı, Babil kehanetleri üzerine başlayan tartışma ve bu süreçten çıkan çağrı metni ile yola çıkmış, tamamen bağımsız bir sergidir. Serginin konsepti doğrultusunda, yurtiçi ve dışından yaklaşık 60 sanatçının, çoğunluğu direkt sergi için üretilmiş ya da ülkede ilk sergilenecek yapıtlarından oluşmaktadır. Performans geceleri, tartışma metinleri, blog, forumlar, film gösterimleri ile beslenen bir kampanya olarak yatay bir biçimde örgütlenmektedir.

Sergi Künyesi / Exhibition Description

Sergi adı/Exhibition Name: Yıkım 2011/Destruction 2011
Sergi tarihi/exhibition date: 12 Mayıs/27 Mayıs 2011
Koordinatörler/Coordinators: Alper T. İnce& Rafet Arslan
Teknik işler sorumlusu: Serhat Kara
Afiş: Can Yeşiloğlu
Açılış/Opening: 12 Mayıs saat: 18:30/ 12 May 6,5pm
After Party: saat:22:00/10pm, Peyote

www.destruction2011.com

Yan Etkinlikler / Supplementary Activities:


-Gösterim/Film-Video Screening: Yıkım Kadrajları-Destruction Frames/Yeşilçam Sineması (14 Mayıs 2011)
-Forum: Uluslararası Yaşayan Gerçeküstücülük Paneli – International Panel on Living Surrealism/ Depo (14 Mayıs 2011)
-Forum:Yıkım Tartışılıyor- Destruction is being discussed- Fırat Arapoğlu, Emre Zeytinoğlu, Murat Germen, Burçak Konukman, Rafet Arslan /Depo (27 Mayıs 2011)
perfomances, street actions…

Katılımcılar / Contributors:

Ali Mete Sancaktaroğlu
Alt Komşu
Athens Sürrealist Group
Basako
Bora Şimşek
Bounty Kill Art Group
Burçak Konukman
Bülent Demirağ
Can Tan
Carlos Martins
Carmen Sober
Ceren Fındık
Eric Bragg
Erman Akçay
Fulya Çetin
Gaye Su Akyol
Grupo Surrealista del rio de la Plata
Hakan Gürsoytrak
Hakan Orman
Horasan
Hüseyin Uğur
İrfan Önürmen
Marina Grzinic& Aina Smid
Martin Sastre
Mert Ülkümen
Merve Morkoç
Murat Germen
Rad
Oy Dağlar
Özgür Çimen
Şakir Özüdoğru
Sarah Maple
Sedat Türkantoz
Serra Behar
SLAG
Stockholm Sürrealist Group
Sürrealist Eylem Türkiye (OnstOn, cins, Alper T. İnce, Rafet Arslan, Yaprak Gözeker, zozan gemilerördü, Fantom)
Tayfun Serttaş
Tolga Tüzün
Volkan Kaplan& A.Erdem Şentürk
Wide
Yeşim Şahin

Katalog Yazarları / Catalogue Writers:


Ali Artun
Emre Zeytinoğlu
Fırat Arapoğlu
Rafet Arslan
Mattias Forshage

5 Mayıs 2011 Perşembe

bir devrin kapanışı

süleyman demirel döneminden gül suyu kokuları
büyük ortadoğu fiyaskosu
21. yy'a dair birkaç kehanet
sol gösterip sağ vurmalarıyla ünlü müslüman siyaset adamları
doğu akdeniz sahillerinde araplaşan latin kolonileri
biraz semiyotik
yalandan Lacan
bir minübüs dolusu duyma engelli insan
ve yağlı yemeklerden her zaman uzak durmak lazım.

1 Mayıs 2011 Pazar

evim, beirut.


Zico House History

Built in 1935, located in the heart of Beirut in Spears Street, in the Sanayeh district, this charming traditional house was the family home of Moustapha Yamouth (alias Zico). Lover of the arts and culture, he started using available spaces in the building for performance rehearsals. Soon, he realized the necessity for artists to have a space where they can create and express themselves and decided to promote and help emerging artists with interesting ideas and projects, especially those who didn’t have the means to produce their own work.

After the civil war, during the early 1990’s, Zico decided to transform this spacious building from a family house into an alternative space that housed contemporary art.During this period was a time when a number of individual initiatives emerged and where Lebanon became a prime cultural location for the Arab region. Encouraged by Zico, a number of artists decided to organize a large collective exhibition in the building, making visible the work of many artists for the first time. Among others, these artists included Marwan Richmawi, Flavia Codsi, Gilbert Hage and Elie Khalife, who later became established in the field of contemporary art and film.

Following this event, Zico set up a production house with friends and colleagues, “Beirut Media Production,” with their offices based in Zico House. BMP produced the first theatre performance written by Boutros Rouhana, dedicated to Zico house. This poetic and feverish work, « Al Haris », which was closer to a form of human installation than theatre, provided Zico House with its main mission: to defend experimental Lebanese art.

29 Nisan 2011 Cuma

Ai Weiwei ve Sunflower Seeds üzerine küçük bir hatırlama.


Ai Weiwei, Tate Modern'in geçtiğimiz sezon gördüğü en sükseli açılış olan son solo show'u Sunflower Seeds'in özel gösteriminde gerçekten mutluydu. Genç karısı ve ondan olan bebeği ile açılış boyunca neredeyse bir futbol sahası büyüklüğündeki sergi mekanında mekik dokudu. Bebek arabasını milyonlarca ayçekirdeğinin üzerinde dolaştırdı, hız yaptı, şakalaştı, gülümsedi, kahkaha attı, sonra her bir hayranı ile üşenmeyip saatlerce teker teker poz verdi. Neredeyse herkesle konuştu... Normalde bir "Çinli" ve bir "sanatçı"dan beklenmeyecek kadar "kabadayı", deyim yerindeyse Samurai ruhlu sert mizaçlı birisi Ai Weiwei. Sizde uyandırdığı ilk izlenim, onun çok güçlü birisi olduğu, ardından sanatçı olduğunu düşünmeye başlayabiliyorsunuz. Ben daha önceki günlerde ve sonrasında - tesadüfi karşılaşmalarımızın hiçbirisinde - gülümsediğini ve etrafındakilerle iletişim kurduğunu görmedim. Bizim de yanyana bir fotoğrafımız olacak o geceden, fakat gerçek imaj klasörüm İstanbul'daki stabil bilgisayarımda kaldığı için şimdi hepsine ulaşamıyorum.. Bu yüklediklerim facebook albümlerinden.

Bu özel gösterimin ertesi günü, yani serginin gerçek anlamda kamuya açıldığı gün, Tate Modern yönetimi bir gün önce üzerinde rahatça gezilen, yatılan kalkılan, yenilen içilen, dilendiği kadarı ceplere doldurulan yerleştirmenin girişini "toz" ürettiğini gerekçe göstererek barikatlarla kapattı. Yetmezmiş gibi başına güvenlik görevlileri dikti. Bu, Tate Modern'in o sezon sergilerinin hiçbirisinde karşılaşmadığımız bir sertlikti. O özel gösterimde, işin özü gereği yanına avuç avuç çekirdek alabilen bir grup "şanslı" davetlinin arasında bulunduğum için halime şükretmekle yetindim. O hafta tüm Londra bu serginin yarattığı spekülasyonu konuşmaya başladı. Etrafta sayısız dedikodu dolaştı. Metro gazetesi de dahil birçok gazeteye manşet oldu. Olaydan iki hafta kadar sonra herşey açığa çıktı. Bu büyük yapıtı hiç riske sokmayıp bizzat Tate Modern satın almıştı ve sergi sonrası yerleştirmeyi 30'ar çekirdeklik küçük kavanozlarda souvenir yapıp, kavanozunu 600 Pound'dan kendi mağazasında satışa çıkartacaktı. Toz bahane edilerek gerçekte, her biri el yapımı olan porselen çekirdeklerin "çalınma riskine" karşı güvenlik önlemi alınmıştı.. Yani ben yanıma aldığım 100'e yakın çekirdekle farkında olmadan değeri 1.800 Pound'a ulaşan küçük çaplı bir işe sahip olmuştum. Halbu ki işin başında bu böyle konuşulmuyordu. O üretim, başka bir armağan, paylaşım ve dolaşım değerine sahipti.

Ai Weiewi'nin yaşadıkları bir kez daha çok üzücü ve onur kırıcı. Çin Hükümeti ile arasındaki kronikleşen problem apayrı bir tartışmanın boyutu belki.. Onu tüm kampanyalarda sonuna kadar destekliyor ve yanında olmaya çalışıyorum. Hiçbir gerekçe, onun maruz kaldığı türden bir şiddet'e mazaret olamaz. Çin Hükümetini bir aya yakındır elimden gelen tüm mecralarda kınıyorum.

Diğer yandan, o hafta boyunca benim aklımda hep şu sorular dolaştı;

* O çekirdeklerin üretim maliyeti olarak Çinli işçilere trajikomik bir ödeme yapılırken, Tate Modern'in öylesine kritik bir yerleştirmeyi tüm açgözlülüğü ile kurumsal ekonomik çıkarlarına alet etmesine Ai Weiwei nasıl tolerans gösterebildi?

* Ai Weiwei bu satış sonrası Çin Hükümetine ve senelerce çalıştırdığı Çinli işçilere karşılık Çin Maliye Bakanlığına "işveren" olarak bir vergi borcu hissediyor mu?

* "Doğulu sanat" üretimi, Batılı sanat kurumları içerisinde tam da böylesi bir ticari riskin altında ezim ezim ezilirken, şimdi bu olanlar neyin ironisiydi?

* Eğer milyonlarca parçadan oluşan bir yerleştirme, 30'arlı kutularda metalaşıp "ürün" olarak satışa sunulacak ise, bu durum Çin Devletinden sanat kotası altında gemiler dolusu "mal" kaçırmak olmuyor mu?

* Tate Modern ilk başta yalnızca sergileyicisi olduğu bir eseri, özel gösterimden bir gün sonra nasıl apar topar satın alabiliyor ve kendi mülküne geçirip kamuya kapatabiliyor? Müze etiği açısından bu bir paradoks değil mi?

Bir dip not olarak; o günlerde Ai Weiwei'nin kendi yapıtına karşı sergilediği bu tavır biraz şaşırtıcıydı.. Böylesi bir "ticari uzlaşmaya" bana kalırsa hiç ihtiyacı yoktu. O hafta boyunca Londra medyasının bir bölümü ve eleştirmenler tarafından popülist olmakla ve kendi üretimini metalaştırmakla çok fazla suçlandı. Bu eleştirilere hiçbir yanıt vermedi.










26 Nisan 2011 Salı

Büyük Şiir

Hello Türkiye, kim var kim yok orda?
Çok özledim, laf aramızda...