25 Haziran 2010 Cuma

Kimin Onuru için Yürüyoruz?

18. LGBTT İstanbul Onur Haftası 2010'dayız. Yani 18.cisi olmuş. Sene de 2010 olmuş. Güven kazanacağına özgüven kaybetmiş. Olgunlaşacağına çocuklaşmış. Derinleşeceğine yüzeyselleşmiş. Hepimizin olacağına, bazılarımızın olmuş. Büyük korkularla gerçekleşen ilk (anonim) Onur Haftasını dün gibi hatırlıyorum. Mis sokağın köşesinde topu topu 25 kişinin, sesleri titreyerek yaptıkları o küçük basın açıkmalasını.. Oradaydım. Şimdilerde yeni bir endüstri kapıda ve oradan doğan vicdan, anonimleşerek katmerlenmek yerine kendisine kahramanlar yaratmak üzerine kurulu bilindik bir piyasa aritmetiğinin "bilincine" soyunuyor. Bu yolla, bazı eşcinseller, bazı eşcinseller adına ahkam kesmenin ötesine gidip adeta kendi tekelini yaratıyor. Onur haftası olarak bizlere yutturulmaya çalışılan hap, uzunca süredir, kendileri tarafından "yetkin" kılınmış (yetkinliği kendinden menkul) birkaç ismin "yıllık onurlarını" kurtarma hadisesinden ibaret. Bu, her açıdan kendisiyle çelişen ve geride kalan tüm eşcinsellerin vicdanlarından popülist fayda sağlamayı hedefleyen bir müsamere. Bu, kendi gerçekliği ile yüzleşmekten kaçınan bir müsamere.

Müsamere, tüm emekçilerinin arka planda kalıp, meselenin kendisinin anonimleşerek görünür kılındığı boyutta müsameredir. Müsamere, isimlerin değil, problematiğin aşife olduğu boyutta etkilidir. Ve bu müsamerenin, insanların senelik dönem sonu ödevlerini sergiledikleri okul müsamerelerinden bir farkı olmalıdır. Böylesi bir müsamere, toplumsal müzakereye zemin hazırlayabilir. Diğer türlüsü, eşcinsellik üzerinden yeni bir düşünme tekeli yaratmaktan bir adım öteye gidemez ve ne yazik ki Türkiye'deki Onur Haftasının civardaki tek açılımı budur. Yukarıdan inme, kritiğe zemin hazırlamayan ve alabildiğine elitist bir modelin, en az ithal edildiği Avrupalı "ilerici" modeller kadar "gerçekte meselesiz" bir apolitik zemine indirgenmesidir. Bundan daha sancılı olanı, kendi sözünü "birilerinin" sözüne indirgemiş ve tüm çoğulculuğunu kelle sayısı olarak hesaplamaktan öteye gidememiş olmasıdır.

Onur Haftası gibi anonim bir olguyu, belirli bir zümrenin ve bu zümre içerisinde birbirine diş göstermekten başka işlevi olmayan bir avuç homoseksüel erkeğin düellosuna çevirenlerin kepazeliğidir bu. Yıllık eşcinsel popülizm kontenjanından, acaba ne kadarını daha kopartabileceğini hesaplayanların defterinin hayli kabarık olduğu bir haftadır bahsini ettiğim. Son tahlilde bu haftanın, ne İstanbullu, ne Türkiyeli, ne de dünyanın herhangi bir yerindeki eşcinsel ya da eşcinselliklerle bir bağı kurulmamalıdır. Mahalle muhtarı seçim dönemlerini andıran bu imzalarla dolu haftanın geriye kalan tek faydası, o sene adını ya da cismini en fazla gösterebilenleredir. Tarlabaşı'nda başka bir hikaye, yazılıp, durulmaktadır...

.....

Bilmeyenler için, Türkiyeli eşcinsel hareketlerin sonunu getiren en büyük zaaf oldu bu tektipçilik. Eşcinsellik gibi hiçbir verili statü tanımayan bir olguyu (sanki bu olgu tekil olarak yeterince bağlayıcı değilmiş gibi) diğer kimlik okumalarıyla yan yana getirmenin ortaya koyduğu kaos, yanlızca eşcinselleri değil, zaman içerisinde onların haklı mücadelelerini de kendi içerisinde sınıfsallaştırdı ve yanlızlaştırdı. Eşcinsellik, feminizm, antimilitarizm, anarşizm, çevrecilik, hayvanseverlik gibi ilgili ilgisiz sayısız başka mesele ile saf tutmaya çalışırken, bu memleketin büyük eşcinsel komünitesini oluşturan "akp'li eşcinselleri", "vatani görevini yapmak için yanıp tutuşan vatansever geyleri", "türbanlı lezbiyenleri" ya da "tarlabaşılı cahil travestileri" sümüklü mendil gibi bir köşeye iteleyiverdi.

Bu ortamdan, en büyük zararı kendi kitlesine veren, eşcinselliğe tamamıyla yabancılaşmış bir sahte eşcinsel hareket türedi. Bu hareket içerisinde eşcinsel bireylerin yanlızca eşcinsel olmaları tek başına yeterli veri sayılamazmış gibi, yanlarına türlü "izm"ler eklemeleri beklendi. Önceliğin salt sosyolojik alana verilmesi gereken bir mesele, zorla siyasallaştırıldı. Bu siyasallaşmanın kendi kahramanları doğdu elbet. Konunun dışında kalan eşcinseller ile gerçekleşen diğer aktiviteler dahi aşağılandı ve onların Türkiye'deki "gerçek eşcinselleri" temsil edemeyecekleri öne sürüldü. Bu "izm"leri kıçlarının kenarına etiket gibi yapıştıramayanlar, "tu ka ka" ilan edilirlerken, gün içerisinde 60 "izm" ile yaşamayı kendilerine görev belleyenler örgütlerin ideal bireyleri olarak kutsandı. Kutsanmakla da kalmadı, Türkiyeli eşcinseller adına açtıkları temsil bayraklarını adeta Türk bayrağını göndere çeker gibi bir şoven onurla şapkalarının üzerlerine çektiler. Onlar, Türkiye'deki eşcinseller adına söz söylemeyi kendilerine görev edindiler. Onlar sözde hepimizi "temsil" ediyorlardı. Bunu, bize sormadan yapıyorlardı.

Bu nedenleki Türkiye'de meselemiz hiçbir zaman tekil bağlamda bir "eşcinsellik" tartışması olamadı. Tek başına eşcinsel olmanın bu sözde aktivistlerin zihninde, yeteri kadar ciddi veri saylayamayacağı kompleksini öngörmek kolay. Halbuki, sağlayabilmeydi. Halbuki, meselenin ta kendisi olabilmeliydi bu. Olamadı. Eşcinsellik bizzat eşcinsellerin kendileri tarafından kör, topal ilan edilirken, sözde eşcinselleri temsil eden örgütlerin hiçbirisinden konunun merkezine inen derinlemesine bir sosyolojik kritik çıkamadı. Zira basit bir tahlille;

* Adına yaygaralar kopartılan bu eşcinseller kimdir?

* Eşcinseller ile eşcinseller adına söz söyleyen küçük bir grup arasındaki iletişimsizliği aşmanın yöntemleri nelerdir?

* Eşcinseller toplumdan ve devletten talep ettikleri hakların ne yönde olacağı konusunda dahi kendi aralarında bir konsensus'a varabilmişler midir?

* Örneğin; eşcinsel evlilikleri legal sayılsa dahi, büyük bölümü hala gizlilik hakkını kullanmakta olan Türkiyeli eşcinseller bu tür haklardan ne gibi bir fayda sağlayabilecektir?

* Konunun politik polemik ve şov boyutu kadar, gündelik yaşam sosyolojisi ve kültürel alanla kurduğu ilişki üzerine ne zaman düşünmeye başlayacağız?

* Eşcinsellik salt bir görünürlük meselesi olarak deşifre edilirken, gizlilik hakkını kullanan büyük muhafazakar kitlenin talepleri ne olacaktır?

* Tüm mal varlığını silah alımları için askeriyeye bağışlayan Zeki Müren'i sevdik de, Cemil İpekçi'yi sahiplenmek için ölmesini mi bekliyoruz?

Plastik yöntemlerle yaratılmış politik gündemlerin, politik polemikleri arasında öğütülüp duran bir eşcinsellik, kendi topluluğuna bu soruları hiçbir zaman yönetlemedi. Böylesi bir eşcinsellik en fazla, anarşizm kılıfının kenarına, antimilitarizm havlusunun köşesine, feminizm dantelinin ortasına kenar oyası olarak işlenebildi. Geride, eşcinselliğini yanlızca "eşcinsellik" olarak yaşayanların meseleleri, tabiri caiz ise sap gibi ortada kalıverdi. Bu büyük kitle yeterince eşcinselden sayılamadı, hala da sayılamıyor.

Bugün Türkiye'de hiçbir eşcinsel, yanlızca eşcinsel olması nedeniyle eşcinsel örgütlerden yarar sağlayamamaktadır. Mevcut örgütler, toplamı 25 kişiden oluşan ve model olarak Anavatan partisinin anarşist papatyalarını andıran bir yoksulluk içerisindedir. Bu yoksulluk, açlıktan kırılma noktasına gelmiştir.

Unutmamak gerekir ki, eşcinsellik öncelikle belirli bireylerden, ardından ise sosyalizmden, anarşizmden, antilitarizmden, feminizmden önce de vardı, sonra da var olacak.. Bir gün eşcinsellik tek meselemiz olduğunda, ancak o gün hepimiz orada olabileceğiz. Diğer türlü "party" yapmaktayız, ve partye partyden fazla anlam yüklemeye gerçekten gerek yok. Star olmak isteyen gitsin pop-star'a katılsın, benim de kimliğimi elalemin ağzına ciklet yapmasın, bir zahmet artık!

Sonuç olarak, judith Butler'ı ağızlarına sakız edenler, kendi islamfobik üretimleriyle dahi yüzleşemez halde iken, Taner Ceylan'da emek verip bu işin oryantalist resimlerini yapmakta ve şerefi ile satmaktadır. En azından yaptığı resmin adına "Onur Haftası" demeyerek imzasını atmaktadır. Son tahlilde daha ahlakidir. Sağa sola çamur ata ata ne günlere kaldık...

15 Haziran 2010 Salı

HEYDAY!!





Volkan Aslan, Antonio Cosentino, İnci Furni, Anna Heidenhain, Marisa Maza, Suat Öğüt, Gamze Özer, Tayfun Serttaş, İrem Tok, Yeni Anıt

Açılış / Opening 22.06.2010, saat 16.00 / 4pm

Atakent Kültür Merkezi Ümraniye

Taşınabilir Sanat / Portable Art

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti / Istanbul 2010 European Capital of Culture

.....................................

İstanbul’u, New York’u ve belki seni seviyorum, ama aslında bu şehirlerden hiçbirine gitmedim ve seni de tanımıyorum. Hong Kong’a gitmişsin, sevdim bunu. Dostun bana savaşma seviş diyor ve tamamen yanlış anlaşıldım gibime geliyor. Ayrıca elektrik santrallerine ve nasyonalizme de karsiyim, buna karşın Bukowski’yi severim, ama o ifadeler şu anda çamaşırhanede.

İnsanlar durmadan kendilerini anlatıyorlar: tercihlerini, en sevdikleri şeyleri, dünya görüşlerini ve inançlarını veya espri anlayışlarını. Bu itiraflar, tekstille kaplı göğüslerde, fermuarla ve düğmeyle kapanmamış o bomboş alana kazılmış olarak sokaklarda dolaşıyor. Her ne kadar trend oluşturmanın ve bu trendlerin etkisine açık olsalar da, artık tişörtler, bir moda unsuru olmaktan çok öteye geçti. Bu giysi parçası politik görüşlerin, kültürel ilgi alanlarını ve toplumsal hareketleri açıkça ifade etmenin bir aracı haline geldi. Belli bir arkadaş grubuna bir sosyal girişime ait olma ihtiyacını, ama aynı zamanda siktir git modunda bir toptan inkarı da dile getiriyor. Rengarenk baskılarla göze batan pozisyonların görüldüğü trazıyla bekarlara adapte edilen tişört artık sahibinin kimliğini belirleyen bir kitle ürünü oldu.

Pop kültürünün bir ikonu ve kolektif bir hafızanın imaj taşıyıcısı olarak tişört sadece nostaljiyi, uygunsuzları veya sosyal aidiyet veya sınıflandırma çabasını tarif etmekle kalmıyor, aynı zamanda çeşitli düşünce, fikir ve görüşlerin kamusal alanda fırtına gibi estiği dönemlerde de ifade özgürlüğü stratejilerini tanımlıyor.
Heyday projesi sokak kültüründen doğan ve sergi alanında gelişen bir sanat ortamı olarak tişörtü mercek altına alıyor.

....................................

I love Istanbul, New York, maybe you, but actually I have never been to any of those places and also I don't know you. You have been to Hong Kong and I like that. Your friend tells me to make peace, not war and I feel completely misunderstood. I am also against power plants and nationalism, while I like Bukowsky, but those statements are in the laundry right now.

People are constantly communicating themselves: their preferences, their favorites, their world views and convictions or their sense of humor. On the unbuttoned and unzipped free space right on the textile chest these confessions are walking around in the streets. T-shirts have become more than a fashion item, even if they are subjected to trends as well as setting them. This piece of cloth is a tool for the open expression of political beliefs, cultural interests, and social movements. It expresses the need to belong to a peer group, a social collective and at the same time its total denial in a fuck you mode. Adapted to the single one via multicolored prints in prominent positions the t-shirt is a mass product that shapes the identity of the owner.

As an icon of pop culture as well as image carrier of a collective memory, it not only describes nostalgia, misfits, or the effort of social belonging and classification, but also strategies of the expression of freedom of speech, when thoughts, ideas, and views storm the public space.

The Heyday project investigates the t-shirt as an artistic medium that develops throughout street culture and exhibition space.

www.altiaylik.blogspot.com

12 Haziran 2010 Cumartesi

Symposium on Cultural Interaction in the Ottoman Empire and Turkey

The symposium on “Cultural Interaction in the Ottoman Empire and Turkey” organized by the International Hrant Dink Foundation will take place on June 12-13 at Istanbul Bilgi University Dolapdere Campus. The symposium will focus on several thematic clusters such as performing and visual arts, architecture and decorative arts, cultural politics, language and literature, everyday life etc. with the participation of numerous academicians and researchers from Turkey and abroad. Simultaneous translation will be provided in Turkish and English.






Symposium will shed light on the mutual influences, cultural and artistic exchanges in the works and achievements of the Anatolian masters, artists and craftsmen of the Ottoman and modern era and will facilitate discussions on the existence, form and continuity of this interaction. The ideas and questions raised during the symposium will provide new horizons and directions for further research.


Early Photography in the Context of Modern Identity and Cultural Transformation

8 Haziran 2010 Salı

Helen Thomas'ı İstifa Ettirmek!


Beyaz Saray tarihinin en yaşlı gazetecisi ünvanını taşıyan Helen Thomas, 90'lık yaşına rağmen Amerikan Başkanlarını karşısında titreten sorularıyla olduğu kadar, tüm dünya gazetecilerine ifade özgürlüğü adına verdiği büyük ilhamla da gerçek bir azizedir. 1960'lı yıllarda UPI Haber Ajansının muhabiri olarak Beyaz Saray'a atanan bu Beyrut'lu genç kadın, Kennedy'nin o yıl ki seçimleri kazanmasıyla birlikte Saray'daki görevine başlayacak ve gazetecilik mesleğinin yüzyılımızdaki en önemli ikonu haline gelecekti. Biz yeni yetme siyaset meraklılarının kafasındaki tüm sorulara, bizlerin ağzından yanıt arayacak, Dünyanın tüm ezilenlerinin Saray'daki sözcüsü olacaktı. Yarım asır boyunca Amerikan Başkanları yolcu, Helen Thomas hancı misali, onun koltuğu dışında her koltuk sayısız sahip değiştirecek ve her yeni gelen onun sarsılmazlığı önünde saygı ile eğilecekti.. Hiçbir savaşın malup edemediği bu duayeni, sözde demokrasi ve ifade özgürlüklerinin kalesinde İsrail yandaşları mağlup edecek, onun 90 yıllık sesi bugün aniden kesiliverecekti. Hepimiz adına utanıyorum! Şu sıralar yanlızca utanabiliyorum..!

Bugün geçen gazete haberlerinden;

İsrail yorumları işinden etti

'Gazze' sorularıyla Beyaz Saray sözcüsünü terleten duayen muhabir Helen Thomas, İsrail'deki Yahudiler için yaptığı konuşmanın ortaya çıkmasının ardından ajansı tarafından işten çıkartıldı.

Thomas'ın çalışmakta olduğu ajanslardan Nine Speakers, duayen Beyaz Saray muhabiri ile yollarını ayırdığını açıkladı. Ajansın başkanı, Thomas'ın saygıdeğer bir gazetecilik kariyeri olduğu ve ardından gelen kadın gazetecilere yol açarak öncülük yaptığı ancak ortaya çıkan Orta Doğu'ya dair yorumları yüzünden onunla artık çalışamayacaklarını duyurdu.

Geçen hafta yayınlanan bir videoda "Yahudiler Filistin'den defolup gitsinler. Polonya ve Almanya'ya dönsünler" dediği için eleştiri oklarının hedefi olan Thomas konuşmasından dolayı özür dilese de tepkiler dinmemiş, hatta Beyaz Saray sözcüsü Ari Fleischer tarafından yazarlık yaptığı Hearst'ten de kovulması istemişti.

Clinton'ın eski danışmanı Lanny Davis de bu sözlerin "Bütün siyahlar Afrika'ya dönsün." demekle eşdeğer olduğunu söyleyerek, Thomas'ı 'anti-semitik bir bağnaz' olarak tanımlamış ve artık Beyaz Saray ayrıcalıklarını hak etmediğini ifade etmişti.

Hearst Haber Ajansı konu hakkında görüşünü açıklamıyor. Ancak artan medya baskısı 90 yaşındaki muhabirin en azından Beyaz Saray'daki haklarının fes edilmesine sebep olacak gibi gözüküyor.

Lübnan kökenli Thomas, İsrail tarafından saldırıya uğrayan yardım gemisi Gazze ile ilgili yapılan basın toplantısında Beyaz Saray sözcüsüne "Bu saldırıya A.B.D olarak bağımsız bir tepkiniz yok mu?" sorusunu sormuş ve "Bunu başka bir ülke yapsa silaha sarılırdık." sözleriyle sözcüyü terletmişti.

6 Haziran 2010 Pazar

Uluslararası Hrant Dink Vakfı: Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de Kültürel Etkileşimler Sempozyumu

Uluslararası Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği “Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de Kültürel Etkileşimler” konulu sempozyum, 12-13 Haziran tarihlerinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirilecek. Türkiye ve dışından çok sayıda akademisyen ve araştırmacının katılacağı sempozyum, gösteri ve görsel sanatlar, mimari, süsleme sanatları, kültürel politikalar, dil ve edebiyat, günlük hayat, müzik gibi konulara odaklanacak. Türkçe ve İngilizce düzenlenecek toplantıda, simültane çeviri hizmeti de verilecek.

Sempozyumda; Osmanlı dönemi ve modern çağ Anadolu ustalarının, zanaatkâr ve sanatçılarının eserlerindeki etkileşim, kültürel ve sanatsal alışveriş tartışılacak, bu etkileşimin ve geçişkenliğin varlığı, şekli ve sürekliliği sorgulanacak. Sempozyum boyunca ortaya çıkacak fikirler ve sorularla, yeni ufukların açılması ve araştırmaların yapılması için insanların teşvik edilmesi sağlanacak.

Uluslararası Hrant Dink Vakfı

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de Kültürel Etkileşimler Sempozyumu

12 – 13 Haziran 2010 İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü


12 HAZİRAN CUMARTESİ

08:30 – kayıt

09:00 – sempozyuma dair

Cengiz Aktar [Uluslararası Hrant Dink Vakfı]

09:15 – Açılış Konuşması

Boğos Levon Zekiyan [Ca’ Foscari Üniversitesi, Venedik]
Osmanlı’nın Kendine Özgü Çoğulculuğu ve Tarihin Akışı İçinde Türk-Ermeni İlişkilerine Toplu Bir Bakış Denemesi

I. OTURUM (09:45-12:30)

GÖSTERİ SANATLARI VE GÖRSEL SANATLAR: Portreler ve Temalar

Oturum Başkanı: Fırat Güllü [BGST – Mimesis dergisi]

Kevork Bardakjian [Michigan Üniversitesi]
Geç Dönem Osmanlısında Drama Edebiyatı Bağlamında Türk-Ermeni İlişkileri

Boğos Çalgıcı [Berberyan Kumpanyası]
‘Türk Tiyatrosu’na En Büyük Hizmeti Yapan Adam: Mardiros Mınakyan

Tayfun Serttaş [sanatçı, araştırmacı]
Modern Kimlik ve Kültürel Transformasyon Bağlamında Erken Dönem Fotoğrafı

kahve arası

Metin Üstündağ [karikatürist – Penguen dergisi]
Sarkis Paçacı ve ‘Zarolar’

Sevan Ataoğlu [gazeteci, belgesel sinemacı]
Sinema ve tiyatroda bir usta-çırak modeli: Aşod Madatyan, Ö. Lütfü Akad, Nişan Hançer(yan), Türker İnanoğlu.

Zhenya Khachatryan, Emma Petrosyan [Ulusal Bilimler Akademisi, Yerevan]
Karagöz’ün Ermeni Versiyonu ve Karagöz-Petruşka Gölge Oyununun Doğuşu

ÖĞLE YEMEĞİ (12:30-13:30)

II. OTURUM (13:30-16:00)

MİMARİ VE SÜSLEME SANATLARI: Zamansal ve Mekânsal Geçişkenlikler

Oturum Başkanı: Uğur Tanyeli [Yıldız Teknik Üniversitesi]

Afife Batur [İstanbul Teknik Üniversitesi]
Konut Mimarlığında Süreklilik Modelleri Üzerine Gözlemler: Antik Karia’dan Günümüze Milas ve Bodrum Örnekleri

Gönül Öney [Ege Üniversitesi]
İran’dan Anadolu’ya: Selçuklu Saray Kültürü ile Etkileşim

Zakarya Mildanoğlu [mimar, Agos yazarı]
Yapı Sanatında Kültürel Geçişkenlik: Kayseri, İstanbul ve Kudüs’ten örnekler

kahve arası

Aykut Köksal [Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi]
Ayasofya – Osmanlı Mimarlığı İlişkisi ve Mimarlık Tarihi Yazıcılığının Bakışı

Ömür Harmanşah [Brown Üniversitesi]
Mardin’in Taş Ustaları: Peyzaj, Taş Yapı Geleneği ve Çokkültürlü Bir Mimari Kültür

III. OTURUM (16:00-18:30)

KÜLTÜREL POLİTİKALARA KARŞILAŞTIRMALI YAKLAŞIMLAR: Dil ve Edebiyat

oturum başkanı: Hülya Adak [Sabancı Üniversitesi]

Mehmet Fatih Uslu [Bilkent Üniversitesi]
Osmanlı Ermeni ve Türklerinin Edebiyatını Beraber Okumak: Çatışmalar ve Uzlaşılar

Murat Cankara [Sabancı Üniversitesi]
Geçişkenliği Nerede Aramalı? Ermeni ve Arap Harfleriyle İlk Türkçe Romanlar

kahve arası

Nanor Kebranian [Columbia Üniversitesi]
Tâbiyetin Öznesi: Ermeniler, Türkler ve Batı Ermeni Edebiyatı’nın Zindan(lar)ı

Marc Nichanian [Sabancı Üniversitesi]
Estetik Milliyetçilik


13 HAZİRAN PAZAR

IV. OTURUM (10:30-13:30)

GÜNLÜK HAYAT: Kopuş, Süreklilik ve Etkileşim

oturum başkanı: Meltem Türköz [Işık Üniversitesi]

film gösterimi: ‘Momi’

Özcan Alper [yönetmen]
İki Kültür Arasında Hemşinliler

Sevan Nişanyan [yazar]
Anadolu’da Belde İsimleri

kahve arası

Osman Köker [Birzamanlar Yayıncılık]
Dinsel İnançlar, Ritüeller ve Mekânlarda Süreklilik

Silva Kuyumcuyan [çevirmen – Aras Yayıncılık]
Hagop Mıntzuri’de Etkileşim İzleri

Rachel Goshgarian [Krikor & Clara Zohrab Information Center, New York]
13. Yüzyıl Erzincanı’nda Ermeniler: Geç Dönem Ortaçağ Anadolusu’nda Kültürlerarası Etkileşime Bir Bakış

Takuhi Tovmasyan [Aras Yayıncılık], Zafer Yenal [Boğaziçi Üniversitesi]
“Sofranız Şen Olsun

ÖĞLE YEMEĞİ (13:30-14:30)

V. OTURUM (14:30-16:30)

MÜZİK: Çeşitli Dini ve Dindışı Gelenekler Arasında Süreklilikler / Süreksizlikler

oturum başkanı: Altuğ Yılmaz [Uluslararası Hrant Dink Vakfı]

Nikiforos Metaxas [Heybeliada Uluslararası Müzik Araştırma Merkezi]
Rum Bestekârların Klasik Osmanlı Müziği’ne Katkıları: Modal Bizans Müziği ve Makam

Maureen Jackson [Washington Üniversitesi]
Radyo Ezgileri, Gazino Şarkıları, İbranice Dualar: İstanbul’da Sokak ile Sinagog Arasındaki Kültürel Geçişkenliklerin İzinde

Aram Kerovpyan [Dini Ermeni Müziği Araştırmaları Merkezi, Paris]
Ermeni Dini Müziği ve Klasik Osmanlı Müziği: Etkileşimin Sınırları

Burcu Yıldız [İstanbul Teknik Üniversitesi]
‘Gâvur Mahallesi’ne Müzikli Bir Yolculuk: Onnik Dinkjian’ın Müziğinde Kültürel Bellek ve ‘Memleket’ İzleri

kahve arası

MİHRAN TUMACAN OTURUMU (16:30-18:00)

Melissa Bilal [Chicago Üniversitesi]
Mihran Tumacan Yüz Yıl Sonra Yeniden İstanbul’da

Zaven Tagakchyan [Ulusal Bilimler Akademisi, Yerevan]
Mihran Tumacan ve ‘Halk Şarkıları ve Halk Deyişleri’ [Yerk u Pan] Başlıklı Çalışması

Dickran Toumajan [Wayne State Üniversitesi]
Amcam Hakkında Kişisel ve Anekdotlara Dayalı Bir Değerlendirme

kahve arası

DİNLETİ (18:00-18:45)

‘Knar’ ve ‘Harazad’ toplulukları

Gomidas ve Tumacan’dan Şarkılar

Ayrıntılı bilgi için:
Hermine Sayan
Tel: 0212 240 33 61-62
Fax: 0212 240 33 94
Mail: info@hrantdink.org

4 Haziran 2010 Cuma

Beni Uyardılar

beni uyardılar,
sana faşist diyecekler
dediler!
olsundu,
onlar beni tanımlamaya
çalışadursundu.
ben hiçbir kural tanımayan bir kızdım.
ben aslında
mükemmel bir ev kadınıydımda
onlar beni şair sandılar.

Lale Müldür