6 Şubat 2011 Pazar
Bugün evden hiç çıkmadım. Tüm günü eşofmanlarımla geçirdim, aynı eşofmanlarla birazdan yatağa gireceğim. Büyük konfor! Haftalar sonra ilk kez, hiç kıyafet değiştirmemek ne güzel. Güne kendimle başlamak ne güzel. Bugün, güzel bir gün. Kaktüslerimi doya doya kış uykularında izlemeye koyuldum. Kaktüslere kış mevsimlerinde asla su verilmez. Uykuya girmeleri hızlandırılır. Yeterli ısı ve ışık ortamının olmadığı kış aylarında sulama devam ederse, kaktüsler büyüme dönemini sürdürmeye çalışıp ve de büyüyemeyip, ölürler. Bu durum onlar üzerinde bir tür kimyasal reaksiyon yaratır. Bugüne kadar hiçbir kaktüsün susuzluk nedeniyle öldüğü görülmemiştir. Buna karşılık, kaktüs ölümlerinin %99'u dengesiz - aşırı sulamadan kaynaklanır. Aşırıdan kastım, bazen dört hafta boyunca bir kez sulamak, aşırılıktır. Kaktüslerimize, az su vererek özen göstermemiz gerekiyor. Kaktüslerimiz bizden su istemiyor. Kaktüs, bedensiz organ.
2 Şubat 2011 Çarşamba
Eğlence ve Dinlence Olasılıklarınıza İstinaden / AGOS Kültür Sanat
Nazim Hikmet Richard Dikbaş’ın ikinci solo sergisi “Yeni Eğlence ve Dinlenme Biçimleri” bu hafta Galeri NON’da açıldı. Sanatçının 2009 yılında gerçekleşen ilk kişisel sergisi “Henüz İyi Yönlerimi Görmediniz”in aldığı yoldan devam eden son çalışmaları, bir kez daha gündelik deneyimle idealize edilmiş normatif kriterlerin karşılıklı olarak sınırlarını zorluyor. Dikbaş’ın detaycı yöntemselliği, bu karşıklı zorlamadan bir çatışma değil, bir müzakere alanının olasılıklarını doğurması açısından bir kez daha çok başarılı. Birey efsanesi, eksiksiz algı, mükemmel muhakeme ve hafıza aktarımı gibi kritikler üzerinden kendi sorularını üretmeye odaklanan proje, sanatçının yüzlerce çizimi arasında nefes nefese kalan izleyicide adeta katılımcı gözlem hissi uyandırıyor. Ardı ardına sıralanan, büyük bölümü konuşma baloncuklarıyla yönünü tayin eden çizimler karşısında sadece görsel değil, edebi ve şiirsel bir seçiciliğin aurası altında büyük bir hızla sanatçıya yaklaşmaya başlıyorum. Bu yakınlaşmayı biraz daha ileriye götürerek, çizimlerinden ve hecelerinden toparladığım sorularla, bu kez Dikbaş’ı kendi ağzından dinlemeyi istiyorum.
Tayfun Serttaş
Sanatta hız ve tüketim yüzyılındayız. Sen öncelikle yaşamayı seçenlerdensin. Biliyorum ki, güzel yaşadın. Ardından birikimlerini sanatsal olarak ifade etmeye başladın. Böylelikle, aslında bir parantez açtın gibi geliyor bana. Öncelikle bu geçiş sürecini merak ediyorum. Arada çok keskin hatlar olmadığına eminim, fakat hayattan sanata geçiş, hangi köprüleri kurmanı ya da yıkmanı gerektirdi?
Hayattan sanata geçişin kronolojik bir sırayla –‘önce hayat, sonra sanat’- gerçekleştiğini, veya gerçekleşmesi gerektiğini, sanatçının kendisini korunmalı hale getirecek bir hazırlık dönemi geçirmesi gerektiğini düşünmüyorum. Yine de bu hayatın, veya senin kullandığın kavramla ‘birikimlerin’ sanata nasıl dönüştüğü ile ilgili soruyu ortadan kaldırmaz. Bu bence ikisinin birbirine giderek yaklaştığı bir karşılıklılık ilişkisi, bu yaklaşma sırasında da iki kavramın –hayat, sanat- anlamının belirginleştiği bir süreç içinde olup biter. Sanatçının kendini, pratiğini tanıması, çözümleyebilmesi, eleştirebilmesi için bu sürecin farkında olması, ve derdinin bu süreç olması gerekir. Bu aslında basit bir süreç, neyi niye yapıyorum sorusuna verilen cevaptan ve bu cevaptan hareketle belirlenen stratejilerden oluşuyor.
Sanat ile hayat arasındaki geçiş her zaman açıktır, ama gözlem, değerlendirme ve eylem hem bir uyanıklık hali hem de emek gerektirir. Kurulan köprü budur, kurulan köprülerin kendi içinde bir tarihi vardır, zamanla bazı köprüler eskiyebilir, ama yenileri kurulduğu için. Ben geçişi havalandırmaya, kapatmamaya çalışıyorum- geçişin kapanması ise daha büyük bir olumsuzluğa işaret eder- köprülerin tamamen yıkılmasına veya mecburen eski köprülerin kullanılmasına.
Türkiye’de bir kesim seni çevirilerinle tanıdı. En yetkin çevirmenlerimizden birisi olduğunun altını çizsem sanırım seni utandırmış olmam. Diğer yandan Bilgi Üniversitesi’nde ders veriyorsun. Fakat seni bir haftasonu Kiki’de dinlemek de mümkün. Sabah dersine girdiğin gençleri, gece müzik yaparak eğlendiriyorsun. Şimdi ise sergini konuşmak için buradayız. Akademi, müzik, çeviri ve sanat gibi alanları bir arada yürütmek bir anda kafa karıştırıcı gelebilir. Fakat günümüzde sanatçının çok boyutlu misyonuna dair kendiliğinden birşey söylüyor sanki bu deneyim. Kendi kişisel pozisyonların içerisindeki ilişkileri hangi bağlama oturtuyorsun? Bu alanlar bir zıtlıktan ziyade bir geçirgenliğe işaret ediyor ve senin üretimlerine yaklaşırken, öncelikle seni tanımanın mühim bir konu olduğunu hissettiriyor bana.
Müzikten veya resim yapmaktan vazgeçmek istemem, hatta şimdikinden bile daha fazla zaman ayırmak isterim. Çeviriyi aslında sevsem de, bir süre yapmasam hiç aramam, ama kurtulabileceğimi zannetmiyorum –biraz da başkalarının yazdıklarını ve çevirdiklerini okumak istiyorum, çeviri yapa yapa çok anlayışlı bir çeviri okuyucusu haline geldim, başkalarının çevirilerinde hep iyi tarafları görüyor, kötü tarafları anlayışla karşılıyorum. Ders vermeye gelince, - Bilgi Üniversitesi’nde 20. yy. Sanatında Yaratıcı ve Eleştirel Düşünce adlı bir ders veriyorum - hem derse hazırlanmayı, hem de ders anlatmayı çok seviyorum, kendim de bildiğimi düşündüğüm konuları tekrar değerlendirebiliyorum. Bunlar şüphesiz birbirini klişe tabiriyle besleyen alanlar, ama ben başka alanlarda da birşeyler yapmayı düşünmüyor değilim.
Yeni serginin adı ve içeriği gereği bir önerme söz konusu. Fakat bir kez daha hayli subjektif bir açık alan bırakarak izleyiciye tersi yönde düşünme imkanı da sunduğunu hissediyorum. Bu açık alanda, edebiyata yaklaşan bir kurgusallık seziyorum. Tek tek işlerin arasındaki ilişkiler çoğu kez bir romanın sayfalarını çeviriyor hissi uyandırıyor bende. Takip sözkonusu, tam hikayenin sonuna geldim derken ani bir hamleyle tüm sürekliliği kaybetme riski söz konusu. Birbirlerinin ardı sıra, ardışık olmayan bir üslupla ilerliyorlar. Anlıyorum ki, onları bu biçimde oluşturmayı özellikle tercih ediyorsun. Bu biraz da gündelik hayatın süregiden devinimine karşılık gelen bir akışkanlık mı?
Gündelik hayatın da gerisinde, kafamızın içerisinde sürekli dolaşan genellikle birden fazla sese yaklaşma, bu sesleri tanıma, nasıl davrandıklarını anlamaya çalışma çabası. Edebiyatla bir yakınlık olduğunu ben de düşünmek isterim, biraz vakit bulabilsem üzerine gideceğim bunun. Çizimlerdeki cümlelerin bir hikayenin, veya senaryonun ortasından alınmış bir parça olduğunu düşündüğüm oluyor, etrafını doldurmak izleyiciye kalmış ama benim aslında bu etrafın ne olduğu konusunda oldukça iyi bir fikrim var, yoksa cümleler zayıf ve belirsiz kalır.
Yine tipler, ve bu tipler – tiplemeler üzerinden geliştirdiğin bir dil var. Çok açık dip notlar veriyorsun aslında. Farklı pozisyonlardan insan tiplemelerine duyduğun bu ilgiye toplumsal tartışmalar içerisinden yaklaştığımızda karşımıza hayli ciddi bir külliyat çıkıyor. Türkiye yakın tarihinin farklı sosyal iklimlerine dair bir seçki olarak anlayabilir miyiz çalışmalarını?
Türkiye’nin yakın tarihinin içinde olduğumuz için çizdiğim bazı tiplerin görünümleri, hatta bazı hal ve tavırları burayla bağlantılı. Ama tabii kafamda Türkiye diye bir sınır yok. Her zaman içinde bulunduğumuz düşünme hali, bu düşünme halinin uzantısı olarak aldığımız kararlar, elimizdeki imkanları –potansiyeli- kullanmayı veya kullanmamayı seçmemiz; bunlar tarihi veya coğrafi sınırlarla bağlı süreçler değil. Bazen sadece kişilerin değil olayın veya durumun kendisinin konuşsa, veya düşünse ne diyeceğini, neleri aklından geçireceğini düşünüyorum, sonra kişilere, veya yüzlere geri dönüyorum, bu büyük sesin onlarda nasıl duyulduğunu canlandırmaya çalışıyorum.
Bazı istisnaları saymazsak çok büyük oranda portre yapıyorsun. Klasik kara kalem portre resmini, kendi yorumunla daha çizgisel bir boyuta taşıyarak yeniden keşfettiğini hissediyorum bazı işlerinde. Bu bağlamda, çalışmalarını portre geleneği ile ilişkilendirebilir miyiz? Yoksa bu tümüyle rastlantısal bir pratiğin sonucu mu?
Rastlantısal olmasa da -portre çizmeyi seviyorum çünkü- becerilerimin sınırlılığı tarafından belirlenmiş bir durum bu, ama şikayetçi değilim. Sadece çizmeyi değil, portrelere bakmayı da seviyorum, resimlere, çizimlere, fotoğraflara, gerçek yüzlere. Yüz bir iletişim aracı, bir anlam üretme makinası, ama bazen de boş durur, her zaman verilecek net veya büyük bir mesaj yoktur çünkü. Birşey söylemeye başladığında bile genellikle bir fazlalık, bir israf halindedir, söylediğinden fazlasını gösterir, ve o fazlalık her zaman çelişki içerir. Portre geleneği de, bu sürekli sergi halindeki hareketli kompozisyonun, bu hem bir anlam ekonomisi hem de anlamsızlık fazlası içeren cephenin, bedenin hem bir parçası, hem de yabancısı olan ifade ve kayıt makinasını izliyor ve çözümlüyor. Yüz neredeyse telepatiktir, kendini tamamen ele verecek gibidir, sadece o anda ardında düşünüleni ve hissedileni değil, bütün bunların nasıl olup bittiğinin anahtarını da teslim edecek gibidir.
Anlıyorum ki, önce onlara ilgi duyuyorsun. Ardından onların en çarpıcı imajları üzerinde çalışıp şu an karşımıza çıkan sayısız imgeye hayat veriyorsun. Bunu yaparken, yarattığın tiplemelerle aranda nasıl bir ilişki gelişiyor merak ediyorum. Onlar daha çok hangi nedenlerle senin yorumuna ihtiyaç duyuyorlar?
Ayrıştırmaya başlayınca, bir yüze ilgi duymamın farklı sebepleri olabildiğini görüyorum, ama bazen baktığım gibi cazip bulduğum yüzler, veya daha doğrusu ifadeler olabiliyor- bir yüz sadece o yüz olduğu için cazip değildir, taşıdığı ifade yüzünden ilgi çeker, güzelliğin tanımı da böyle bir şey, sadece güzelliğin değil, tüm niteliklerin. Yüze ‘başlamama’ yarayacak bir yol arıyorum, bir yere bakmadan çizdiğimde de böyle bir yol bulmak amacıyla başlıyorum.
Fotografik portre geleneği içerisinde beni en çok etkileyenler, post-mortem (ölüm sonrası) portrelerdir. İnsanların ölümlerinden sonra gerçekleşen bu çekimlerin kendi çalışmalarım içerisinde de özel bir yeri var. Geçtiğimiz yüzyılda Hıristiyan toplum içerisinde sınırlı sayıda üretilmekle birlikte post-mortem portre pek de buralı bir üretim değil. İkinci serginde bir kez daha post-mortem çizimlerinle karşı karşıya kalınca bunun bir tesadüf olmadığını anladım. Ölüm sonrası silüetler ile bir ilişki var aranda ve özellikle bu çizimlerinde hiçbir konuşma baloncuğuna yer vermediğini görüyorum.
Bu son dediğinden emin değilim, öldüğünü bildiğim kişilerin fotoğraflarından yaptığım resimlere konuşma eklediğim oldu. Ama geri kalanlarda haklısın, gazeteleri karıştırırken herhangi bir şekilde – trafik kazası veya cinayet haberi, ölüm ilanı - ölmüş birisinin fotoğrafıyla karşılaşırsam mutlaka yakından bakıyorum. Bu sadece ölümle sınırlı da değil, şiddet olayları ile ilgili fotoğraflar da kendine baktırıyor. Tabii tersten de düşünmek lazım: bazen de her fotoğrafa, kendiminkiler dahil, ne kadar huzurlu, sakin, normal olurlarsa olsunlar, ölmüş insanların fotoğrafı olarak bakıyorum. Eski fotoğraflara baktığımızda, ki o kadar da eski olmak zorunda değiller, basit bir mantık yürütmeyle fotoğraftakilerden bazılarının ölmüş olduğunu anlarız. Benim yaptığım sadece o bazıları kümesini genişletmek.
Dünya sanat tarihi içerisinden baktığımızda hayli önemli bir zemine oturmasına karşın, Türkiye’de karikatür ve karikatür diline yaklaşan bir sanatsal anlayıştan bahsetmek güç. Karikatür, nereye koyacağımızı pekte bilemediğimiz bir melez üretim alanı olarak algılanıyor sanki. Zaman zaman küçümsenip, zaman zaman yüceltiliyor fakat stabil olarak hakettiği yeri edindiğinden pek emin değilim. Karikatüre işimize geldiği gibi yaklaşıyoruz gabila. Senin çalışmalarında karikatürü de kapsayan mizahi ve çizgisel bir seçicilikten söz etmek mümkün mü?
Karikatürü çizgi romanla beraber düşünüyorum, ikisi de çok küçük yaşlardan beri takip ettiğim akraba alanlar. Bizde sanat genelde pek bir yer edinemediğinden karikatüre de sıra gelmiyordur herhalde ama çizerle okuyucu arasındaki dinamik açısından Türkiye’nin çok canlı olduğunu düşünüyorum. Bazı karikatüristlerin sergi açtıklarında asıl emeklerini ve zamanlarını harcadıkları ve güçlü oldukları alanı yani karikatürü bırakıp akademide okurken en son etkilendikleri akım neydiyse ona yakın tuval resimleri yaptıklarını görünce hayalkırıklığına uğramıştım. Sürekli üretim mecburiyetinin bazen köstek olduğu, yakın dönemde tekrara ve tatsızlığa sürüklediği bir alan karikatür ama benim gördüğüm, şimdi daha kendine güvenen ve senin de bahsettiğin melez potansiyelin farkında olan, yepyeni görsel ve dilsel yaratıcılık alanları keşfeden bir grup çizer var. Örneğin Cem Dinlenmiş hem karikatürün hem de grafik sanatların, edebiyatın, resmin, heykelin araçlarını rahat ve esnek bir dille kullanıyor. Hem çizgisel ama özellikle dili kullanışı açısından sevdiğim Glenn Baxter, tabi olduğu diğer araçların –kitap illüstrasyonu, reklam vb.- asla altında kalmayan Maira Kalman gibi çizerler karikatürün veya yine benzeri şekilde hor görülen illüstrasyonun potansiyelini olağanüstü kullanabilen sanatçılar.
Mizah belki daha az ama çizgisel bir seçicilik elbette var: bunun birçok ölçütü var, bazıları işin çizim tarafıyla, bazıları da çizilenle ilgili. Ama başka çizerlerin ne yaptıklarına ilgiyle baksam da, daha çok yüzlerin, bedenlerin, nesnelerin dururken, hareket ederken, bir araya gelirken, dağılırken ne yaptığına bakıyorum.
Agos; Sayı 744, 4 Şubat 2011 Kültür-Sanat, sayfa 16
15 Ocak 2011 Cumartesi
Soykırımın inkarına dayalı bir "insanlık" heykeli, ucubedir.



Mehmet Aksoy'un, neresinden tutsanız elinizde kalacak "Türkiye'nin en büyük heykel" projesi üzerine bugüne kadar tek kelam etmeyip, Başbakanın kınamasının ardından bir anda herkesin sanatsever kesilmesi tam bir Türkiyeli aydın ironisidir. Konuşmaya başlamadan önce bu tuhaf projeye kıcasa bir göz atmanın, kurmakta olduğumuz yüzeysel dile belki bir katkısı olur;
2004 senesinde, Ermenistan'a "sanatsal bağlamda" bir insanlık dersi vermek üzere kararlaştırıldı Mehmet Aksoy'un güzide projesi. Bu projeye hayli uygun, ulusalcı kanaldan bir sanatçı olarak seçildi Mehmet Aksoy. Türk Devletinin tarihi boyunca soykırım suçu işlemediğinin en cüsseli kanıtı olacaktı bu abide. Ola ki, Türkiye - Ermenistan sınırının açılması durumunda ülkeye karayolu ile giriş yapan her Ermenistanlının gözüne sokularak sayısız yeni polemiğin kaynağı olacaktı. O günlerde sağa sola insanlık dersi vereceğinize, önce insan olup o sınırı açın, insanlar açtıktan ölüyor dedik, dinletemedik! Bahsi edilen kütle, Türkiye tarihinin en büyük boyutlu heykeli olarak lanse edildi dönemin egemen medyası tarafından. Kavramsal boyutu üzerine, 3 dakikadan fazla düşünmedik. Bu ülkenin genç sanatçılarının açlıktan nefesi kokar ve devletten 1 TL ödenek çıkmaz iken, bir türlü bitemeyen bu lanet projeye bizim vergilerimizle şu ana kadar 1 milyon 400 bin TL para harcandı, hiçbirimiz sesimizi çıkartmadık.
Ulusal çıkarları hepimizden çok düşünen Mehmet Aksoy, henüz yolu - okulu bile olmayan en ücra köylerin civarında başladı bu şahesere. Biraz ilerisinde, taş taş üzerinde bırakılmayan Ani kentine henüz tek bir çivi bile çakılamıyor iken başladı. Kendi devasa kaidelerini ülke sınırlarında ölümsüzleştirmek yerine, o paranın 10/1'i ile bir köye asfalt döktürseydi eminim o "asfalt heykel" herkesin kalbinde başka başka anlamlar edinecekti... Daha yaratıcı ihtimalleri aklına bile getirmek istemedi. Hırslıydı. Bizler ise, bugünün sanatında heykelin ne anlam ifade ettiğini, ne tür teorik ve pratik dönüşümlerden geçtiğini kimseye anlatmadık. Böylelikle, Ermenistan'ın dahi Sovyet Döneminde terkettiği bir Stalinist üslup, en tepemize dikilmeye başlandı. Belleği; ikiye bölünmüş insan figürüyle, vicdanı; kanayan bir gözden akan damlalarla tasvir etmenin arabesk kültürde dahi modası geçmiş bir ifade tarzı olduğunu ve geleceğe dair hiçbir şey söylemediğini gerekli mercilere iletmedik. Bu saçma sapan taş yığınının adına; İnsanlık Abidesi dediler, sesimizi çıkartmadık. Toplam ağırlığı 700 ton, genişliği 35, boyu 30 metre! Taş döküm. O insan ise, ben insan değilim!
Nihayetinde günlerden birgün, Başbakan gözüne kestirdi bu projeyi. Sorunluydu. Hepsinden önemlisi, en olmayacak yerdeydi. "Soykırım Anıtlarına tepki göstermek" gibi nereye çekilse oraya gidecek bir argüman dışında, ne ifade ettiği ve gelecekte ne ifade edeceği hiç belli değildi. Bunun dışında ne gibi siyasi çekişmelerin tartışmayı körüklediği ile yakından uzaktan ilgilenmiyorum. Türkiye siyaseti ile hiçbir zaman bu bağlamda ilgilenmedim. İlgilendiğim tek şey, "4 Yıldır Hrant Yok!" demeye hazırlandığımız şu günlerde, sırf bu tepki Başbakandan geldi diye kendisini "sanatsever" ve "sanat hakları savunucusu" ilan eden bir dizi sanatsalın, teorik çöküntüsüdür.
Erdoğan az demiş, ucubenin ucubesidir. Yıkılabilir. Kanımca o yıkıntıların altında Türk Devlet'inin ilk büyük özrü yatacaktır. Bu yolla, umuyorum Mehmet Aksoy'un heykeli de kendiliğinden gerçek bir kavramsal sorumluluk edinmeyi başarır.
7 senedir tamamlanamayan ve şu ana kadar Türkiye'ye 1 milyon 400 bin TL'ye mal olan heykelin maketi. Projenin bu son haline gelmesi için en az bir o kadar daha kaynağa ihtiyaç duyulduğu biliniyor. Gerçek büyüklüğü 10 katlı bir apartman boyutlarında olacak ve saçtığı lazer ışıkları Ermenistan'dan izlenebilecekmiş. BRAVO!Not: Bölgede heykel projesine MHP grubunun da karşı olması eminim birçok kişinin ilk etapta kafasını karıştırdı. MHP böyle bir projeye gayet tabi karşı çıkacaktı. Cehalet ve şiddet üzerinden siyasi propaganda üreten bir çete oluşumunun, karşı bir okumayla heykeli "mahcubiyet ya da soykırım anıtı" olarak göstermeye çalışarak lokal oy avcılığına soyunması doğaldır. Tartışmanın en seviyesiz algı katmanıdır. Buradaki kritiği bağlamaz. Benim tartıştığım katmanda, sanatçının proje üzerine kendi beyanı esas alınmıştır. Bu beyan doğrultusunda, nereden tutsanız elinizde kalacak bir proje derken kasdetmeye çalıştığım, heykelin uzun vadede yaratacağı - bu ve benzeri - potansiyel kafa karışıklıklarına göndermede bulunmaktadır. Zira, 95 senedir bir masa başında toplanıp tartışmasını dahi yapamadığımız bir konunun heykelini yapıyor olmak ne kadar abes ise Türk Devletinin inatla kapalı tuttuğu bir sınırın karşısına mahcubiyet heykeli yaptırdığına inanmakta o kadar abes olacaktır. Bu nedenle MHP'nin ucuz provakasynunu kesinlikle konunun dışında - ayrı bir asparagas gündem olarak - tutmakta fayda var. Kişisel yaklaşımım, tüm bu tartışmaların ve farklı okumaların dışında, heykelin tekil olarak ifade edemediği sorunlu alana ve yaratacağı yeni potansiyel - tarihsel - sorunlara odaklanmaktadır.
12 Ocak 2011 Çarşamba
7 Ocak 2011 Cuma
Onlar ‘Kumkapı’nın Ermeni balıkçıları’ değil! / Agos Kitap-Kirk

TAYFUN SERTTAŞ
İstanbul bir nostalji değil, bir nostalji ironisidir. Nostalji, tüm defterlerin zamanında kapandığı, bütün alacak vereceklerin hakkaniyetle son bulduğu, geçmişi hatırlamanın özgüvene dönüştüğü yerlerde olur. Oturduğu rakı sofrasından iyilikle kalkmayı bilmeyenlerin hatırası olmaz. Onların iç sıkıntısı olur. Ertesi sabah uyandıklarında hatırlamaktan çekindikleri bir gerçek olur çıkar hatıra. Oturduğu bereket sofrasından zenginlikle kalkmayı becerememiş şehirler vardır. O şehirlerin nostaljisi olmaz. Nostalji, gerçeği tebessümle anımsamayı bilen bir kuşağın hikâyesidir. Bugün İstanbul’da geçmişe dair herhangi bir şeye bakmak, bizde gurur değil yitirmişlik hissi uyandırır. İşte o karanlık yitirmişlikte bir görünür, bir kaybolur İstanbul’un ironisi. İstanbul, sadece Avrupalılığı değil, yerel kültürü de söküle söküle elinden alınmış bir kent silüeti olarak, bekler geride. Geri dediğin, en fazla 50 yıl. Buyur buradan yak nostaljiyi; “Oğlum, dedim ya, bu gördüklerin son Ermeni balıkçılardır. Bitti artık. Balıkçılık bizden gitti...” Ara Güler’in son kitabının ilk satırlarından kulağıma fısıldanan bu cümleler küçük bir delik açıyor geçmişle aramdaki kör duvara. O delikten bakmaya yelteniyorum, İstanbul’a.
Sizlere oturup bir güzel Ara Güler anlatmayacağım. Ara Güler’i bir güzel anlatmaya da gerek yok sanırım. O zaten güzel. Fakat onun anlattığı İstanbul adına birkaç dipnot açmak isterim. Aras Yayınevi geçtiğimiz haftalarda yayımladı; Kumkapı’nın Ermeni Balıkçıları. O bildiğimiz Ara Güler kitaplarından değil. Kaliteli bir dergiden hallice; alışık olduğumuz formattaki bir fotoğraf kitabından çok daha hafif. Metroda oku, at çantana. Adı gibi, naif, foto-röportaj! Kitap, Ara Güler’in foto muhabirliği yaptığı yıllarda, 21-26 Mayıs 1952 tarihleri arasında Jamanak gazetesinde yayımlanan ‘Kumkapiu hay tzıgnorsnerun hed’ (Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte) isimli yazı dizisinin üç dilli olarak yeniden basımından meydana geliyor. Son dönemde adını kâh Gandhi ile, kâh Picasso ile anmaya alıştığımız Ara Güler’in kişisel yaşam tarihi içerisinde de hayli minör bir dönemin tanıklığı. Bu açıdan, hem Ara Güler’in bireysel tarihine hem de İstanbul’un kaybettiği yaşamsal fonksiyonlarına dair tam bir nokta atışı! İstanbul’u Ara Güler’in gözlerinden görmeye aşina bir kuşağın, görsel ay(ı)racı. Çünkü ilk kez pitoresk ağırlığından dolayı değil, geriye hiçbir kanıtı kalmamış bir deneyimin, tekil tanığı olarak karşımızda Ara Güler’in objektifi. Hem Ara Güler hem İstanbul için, tam yeri ve zamanı! Sayfa 40, Ara Güler’in notlarından:
“Deniz zalimdir.
Deniz bize hayat verir.
Biz onun çocuklarıyız.
Tanrı’nın inayetini denizden bekleriz.
Hey anam, var mı bize yan bakan..!
Yaşadığımız dünyadan tümüyle farklı bir dünya bu mahalle. Köşedeki denize nazır meyhanede rakı ve eğlence, civar sokaklardaki alçacık evlerde ise çoğu kez acı ve keder var. Erkekler gece yarısından sonra denize açılır, kadınlar evlerinde Meryem Ana’nın resmi önünde diz çöküp dua ederler; Meryem Ana, yalvarırım kocamı, oğlumu günlük ekmekleriyle geri getir...”
Kumkapı’nın Ermeni Balıkçıları diye alın ve canınızın istediği gibi ‘okuyun’ bu kitabı. İstanbul’da bir süre daha yaşamak için kendine çare arayanları fazlasıyla tatmin edecek, bir kayıp dünyanın ciltlenmiş keşfi. Yakın tarihi Beyoğlu jantiliğinden ibaret sananların, periferideki takunya tıkırtılarını ensesinde hissedeceği bir arka hatıratın görsel tanıklığı. Ermenileri mutlu azınlık belleyenleri, bu çıplak ayaklı, sarma tütün çekip barakalarda ağ ören ispirtocu Ermeniler karşısında biraz da şaşkına döndürecek bir sınıfsal farkındalığın analizi, ya da İstanbul’un çocukluklarda unutulan yerel hafızası. Ara Güler o yıllarda bu foto-röportaj serisinin adına ‘Kumkapı’nın Ermeni Balıkçıları’ demiş olsa da, siz canınızın istediği gibi anlayın şimdi bu kitabı. Kumkapı varsın Ortaköy ya da Kuzguncuk olsun, Ermeniler varsın Rum ya da Türk olsun, balıklar buyursun ağ ya da kayık olsun. Bir şey değişmez. Bu altın vuruş, İstanbul kıyıları boyunca inci gibi dizili tüm balıkçı köylerine dair bir yitirmişliğin analizidir. Bugün üzerinden sahil yolu diye 120 km hızla geçtiğimiz asfaltların altında kalanlara dairdir.
“Megalopolis’te yerellik olur mu, bu ne yerel anlatıdır böyle” demeyin. İstanbul sayısız yerelliklerin yanyana gelmesiyle sözünü söyleyebilmiş tek megalopolistir. İstanbul, bir proje kent olmaktan ziyade, onlarca kıyı kasabasının rastlantısal ilişkisinden kurulu bir kültürel olgunlaşma deneyimidir. İstanbul’un kendisi, yani sağı, yani solu, yani önü, yani arkası, gerçekte o küçücük balıkçı kasabalarının yerel hafızaları ile çevrilidir. Şehrin tüm efsaneleri bu pamuk ipliği ağlardan çıkmadır. Haliç’i de böyledir, Boğaz’ı da, Ada’sıda. Kadıköylü Denizkızı Eftalya’sıda. İstanbul’un kendisi, içinden o küçücük ağ yüklü sandalların geçip gittiği dev bir balıkçı kasabasıdır hâlihazırda. Bereketi doğasından menkuldür. Kıtlığa imkân yoktur böyle coğrafyalarda. Halkı kendini denizde bulur. Tahtadır, derme çatmadır, yosun kokuludur, rakı efsunludur ve her daim nemlidir o İstanbul. Ve İstanbul’u, bugün üzerinden anlamanın tek ama tek çaresi, ona yerel ölçekte bakabilmekten geçer. İstanbul’un içinden ancak bu yolla çıkar dünyalar. Hem sadece bu yolla çıkılabilir, megalopolisin puslu nostaljik dehlizlerinden. Bu yolla, idealize edilmemiş gerçekliğe geri dönülür.
Şimdilerde bizler, altı tarafının denizlerle çevrili olduğunun dahi farkına varamadığımız bir kentin halüsinatif kırsalında yaşıyoruz. Şimdiler dediğim, Ara Güler’in objektifine takılan o fotoğraflardan tam 50 yıl sonra. Boyu 15 metreyi geçmeyen, pamuk ipliğinden örülü, el yapımı ağlarla avlanan balıkçıların ahşap teknelerinden eser yok. Hepsini odun niyetine yaktık! Henüz balık bulucu manyetik cihazların olmadığı, avcılıkta bütün yükü omuzlarına alan reisin gece boyunca ay ışığında balıkların pullarından yansıyan yakamozun saçtığı ışığı izleyerek yolunu tayin ettiği denizler, sanki bu denizler değil. Tamamına karpuz kabuğu attık! O bol balıklı şehir kültürünü hatırlayanlar arasında, şimdilerde kendini çölde yaşıyor gibi hissedenlerin sayısı az değil. Onlar şizofren değil! Samatya’da yok, balıkçı da, balık da... Üsküdar’dan Eminönü’ne, Kadıköy’den Karaköy’e uzanan o kırmızı muşambalı yuvarlak balıkçı tezgâhları da... Önce kıyılar gitti, ardından sandallar, ardından balıkçılar, ardından balıklar, derken, bir koca kentin nimeti gitti. Ne acı ki, hiçbir gidiş isteyerek olmadı bu şehirde, ‘oldubitti’ye geldi. Bir buruk veda bile edemedik arkalarından. 50 sene sonra siyah beyaz fotoğraflarını görüp, iç çektik. Nafile. Nihayetinde, balıklar gibi tükendi koca kentin nostaljisi. O artık, nostalji değil. Sanıyorum flaneur, Ara Güler’i tanısa çok severdi ve muhtemelen şimdi ona şöyle derdi: “Bir şehri bu kadar utandırmaya hakkın yok!”
Unutmadan, son bir haber; lüferi kaybediyoruz! Direktörlüğünü Defne Koryürek’in yaptığı ‘İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın’ kampanyası kapsamında, bir grup insan “Yemiyorsak nedeni var!” demeye devam ediyor şu günlerde. 1970’lerde tüm Marmara’da uygulanmaya başlayan yeni avlanma teknolojilerinin getirdiği felaket sonucu nesli tükenen 150’ye yakın balık türü arasında, elimizde kalan bir avuç değerli balıktan sonuncusu lüfer. Yavrusunun adı çinekop. Bir süredir onu yanlızca çinekop iken, henüz tek bir yumurtasını dahi denize dökemeden izliyoruz tezgâhlarda. Hoyratça ‘modernleşen’ bilinçsiz avlanma sonucu gerçek olgunluğa ulaşamamış küçük ölü bedenlerini satın alırken, lüferi bir mit haline getirip hem doğamızdan hem de mutfaklarımızdan silip atıyoruz. “Gerekli önlemler alınmaz ise bu av sezonu belki de son şansımız” diyor Defne Koryürek. Bir şehrin çocuklarını daha az utandırmak için. Gelecek nesilleri bilinçli bilinçsiz bir açlık grevine terk ederken, bu açlığın fotoğrafı olsun bari Ara Güler’in objektifinden kalanlar. Karnımız bu fotoğraflarla doysun.

Kaynak: AGOS Kitap - Kirk, Sayı: 27, Ocak 2011 / Tayfun Serttaş
4 Ocak 2011 Salı
2 Ocak 2011 Pazar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



