5 Aralık 2012 Çarşamba

Tayfun Serttaş - Ali Akay Söyleşisi


Anti-Ödipus üzerine Gilles Deleuze & Felix Guattari ile görüşme

* L’ARC, no 49, 1972 
Görüşen: Catherine Backés-Clement 

SORU: Biriniz psikanalistsiniz diğeriniz filozof. Aslında kitabınız hem psikanalizden hem de felsefeden bir tür feragat olarak görülebilir. Siz başka bir şeyi gündeme getirdiniz : şizo-analiz. Bu işe girişirken ne düşünmüştünüz ve bu girişim sizlerde hangi dönüşümleri meydana getirdi?

Gilles Deleuze: Küçük kızlar gibi şart kipiyle konuşmak gerekecek: biz birbirimizle karşılaşacaktık ve bu iş olacaktı falan.. Felix’le karşılaşalı iki buçuk yıl kadar oluyor. Onun benim ondan ileri olduğum yolunda bir izlenimi vardı. Sahip olmadığım şey, bir psikanalistin sorumlulukları, bir psikanalizin suçları ya da koşullamalarıydı. Psikanaliz gibi, değişik alanlara hiç girmemiştim. Psikanalizi bir sefil gibi zavallı buldum. Ürkek bir şekilde, sadece kavramlar içinde çalıştım. Felix bana arzulayan makineler adını vermiş olduğu şeyden söz etti. Bu bir kuramsal ve pratik bilinçaltı-makinesi, şizofrenik bilinçaltı kavramlaştırmasıydı. Tabii, hemen Felix’in benden ilerde olduğu kanaatine vardım. Ama bilinçaltı-makinesi derken onu hâlâ yapı, gösteren, fallus vs. bağlamında ele almaktaydı. Bu şeyleri Lacan’dan ödünç almış olduğu için (bu benim için de geçerli) bu kaçınılmazdı. Fakat kendi kendime, artık yaratıcısı Lacan’ın olmaktan bile çıkmış, onun çevresinde oluşmuş bir ortodoksiye ait nosyonlara hizmet etmek yerine, uygun kavramları bulmamızın daha iyi olacağını söyledim. Zaten Lacan da o insanların kendisine yardımlarının olmadığını söylemişti. Ona şizofrenik bir şekilde yardım ettiler. Elbette biz Lacan’a borçluyduk, ama tümüyle kötü olan ve Lacan’ın her zaman aksini göstermek için ters çevirmeyi bilmiş olduğu yapı, simgesel veya gösteren gibi nosyonlardan da vazgeçmiştik. Böylece, Felix ve ben birlikte çalışmaya karar verdik. Önceleri bunu mektuplarla yaptık. Ve sonra, zaman zaman birimizin ötekini dinlediği seanslar yaptık. Çok eğlenceliydi. Çok sıkıcıydı. Her seferinde, ikimizden birinin daha çok konuştuğu oluyordu. Sıklıkla birimizin öteki için hiçbir anlamı olmayan bir nosyon önerdiği oluyordu. Ve sonra, çok okuyorduk. Tabii, kitapların tamamını değil, belli parçalar okuyorduk. Bazen adeta Ödip’teki yanlışlıkları, onun zararlarını teyit eden ve psikanalizin sefaletini gözler önüne seren çok aptalca şeyler okuduğumuz oluyordu. Bazen de hayran kaldığımız ve biz de kullanma istediği uyandıran metinlere rastlıyorduk. Ve tabii çok yazıyorduk. Felix yazmayı her türden şeyi sürükleyip, taşıyan bir şizo akış olarak görüyordu. Bana gelince..Her türlü sondan kaçan, ve bununla birlikte, yumurta gibi iyi bir şekilde kendi içine kapanmış bir sayfayla uğraşmaktaydım. Ve sonra, tutukluklarla, rezonanslarla, aceleciliklerle ve embriyonlarla dolu bir kitap…Gerçekten de, iki kişi yazdık. Bu bakımdan sorunlarımız olmadı. Birbirini izleyen versiyonlar meydana getirdik.

Felix Guattari: Kendi hesabıma, bir çok “alanda” etkinliklerim oldu. En azından, dört alan sayabilirim. Komünist Voie’dan yola çıktım. Sonra sol muhalefet içinde yer aldım. 68 Mayıs’ından önce çok ajitasyon yaptım ama pek yazı yazmadım. Bunlardan biri, “Sol Muhalefet’in yeni tezleri “ idi.Ve sonra 1953’te Jean Oury tarafından kuruluşundan itibaren Cour-Cheverny’deki La Borde kliniğine katıldım. Ve ardından da onun uzantısı olan Tosquelles deneyimine. Kurumsal psikoterapinin kuramsal ve pratik temellerini tanımlamaya giriştik (kendi adıma, “ transversalite” veya “grup fantazisi” gibi nosyonlar üzerinde çalıştım).Sonra seminerlerin başından itibaren Lacan düşünsel formasyonumu belirledi. Sonra şizo söylem diye bir etkinlikte bulundum. Her zaman şizolara tutkun olmuşumdur. Hep beni kendilerine çekmişlerdir. Onları anlamam için onlarla birlikte yaşamam gerekiyordu. Şizoların sorunları ciddi sorunlardır. En azından, nevroz sorunları değildir. İlk psikoterapimi bir şizofrenle, bir ses alma cihazı yardımıyla yapmıştım. Bu dört alan, bu dört söylem sadece alan ve söylemlerden ibaret değildir, aynı zamanda, zorla biraz parçalanmış hayat tarzlarına da tekabül eder. Mayıs 68, başkaları için olduğu kadar, Gilles ve benim için de sarsıcı olmuştur. Tanışmıyorduk fakat bu kitap aslında Mayıs’ın bir sonucuydu. Ben bu yaşadığım dört tarzı birleştirme ihtiyacı duymadım. Bu dört tarzı yeniden yapıştırmanın gerekliliğine inandım. Örneğin, nevrozu şizofreniden hareketle yorumlama gerekliliği gibi, işaretlerim vardı. Fakat bu yeniden yapıştırma için gerekli mantığa sahip değildim. Recherches’de “Bir göstergeden diğerine” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazıda Lacan damgası büyüktür. Bununla birlikte orada artık bir gösteren yoktu. Yine de bir tür diyalektik içinde çekingendim. Gilles’le birlikte çalışmaktan beklediğim, şu tür şeylerdi: organları olmayan vücut, çoğulluklar, organları olmayan vücut üzerinde, yeniden yapıştırmalarla birlikte, bir çoğulluklar mantığının olanaklılığı. Kitabımızdaki mantık operasyonları aynı zamanda fizik operasyonlardı. Ortakça araştırmış olduğumuz şey, boyutlardan birini diğerine indirgemeyen, aynı zamanda, hem siyasal ve hem de psikiyatrik olan bir söylemdi.

SORU: Siz hep arzulayan makinelerin yaptığı şizo-analitik bir bilinçaltına ve psikanalitik bilinçaltına karşı çıktınız. Siz her şeyi şizofreniye göre değerlendiriyorsunuz. Freud’un makineler veya en azından aygıtlar alanını ihmal etmiş olduğunu söyleyebilir misiniz? Psikoz alanını anlamamış mıydı?

F.G: Karışık bir durum. Bazı bakımlardan Freud gerçek maddi kliniğini, klinik temelini iyi bilmekte olmasına rağmen, Bleuler ve Jung’ gibi, psikozdan yanaydı. Ve bu durum hiç değişmedi. Psikanalize yeni gelen herkes, Melaine Klein’dan Lacan’a, psikozdan hareket etmiştir. Diğer yandan, Tausk vakası var. Belki de Freud analitik kavramları psikozla karşılaştırmaktan korkuyordu. Schreber yorumunda bütün mümkün olan her türlü belirsizlik bulunmaktadır. Ve şizoları hiç sevmediği yolunda bir izlenimi yaratıyor. Onlarla ilgili olarak korkunç şeyler, hiç hoş olmayan şeyler söyler. Şimdi, Freud’un arzu makinelerini ihmal ettiğini söyleyemeyiz.. Aynı şey, psikanalizin keşfi, arzu, arzu makineleri için de söylenebilir. Psikanalizde makinelerin homurdanması, gıcırdaması ve üretim durmaz. Ve psikanalistler şizofrenik bir temel üzerinde, makineleri ele almayı, yeniden ele almayı bırakmazlar. Fakat belki de, açıkça bilincinde olmadıkları şeyleri kurmakta veya harekete geçirmektedirler. Belki pratikleri teoride açıkça görünmeyen tasarlanmış operasyonları ima ediyordur. Psikanalistin zihin ilaçları konusunda çok sorun yaratmış olduğuna kuşku yok. Bir cehennem makinesi rolü oynamıştır. Başından itibaren el altından gizli uzlaşmalarının olması önemli değildir. O sorunlara neden olmuş, yeni eklemlemeler yapmıştır, arzuyu ortaya çıkarmıştır. Siz kendiniz, Freud’un analiz ettiği gibi, psişik aygıtlara başvuruyorsunuz.Orada bütün bir makinesel görünüm, arzu üretimi, üretim birimleri vardır. Ve sonra başka bir görünüm, bu aygıtların kişiselleştirilmesi (Üstben, Ben, O), bilinçaltının gerçek üretici güçlerini temsil eden basit değerlerin yerini tutan bir tiyatro mizanseni vardır. Öyleyse, arzu makineleri giderek daha fazla tiyatro makineleri haline gelmiştir: deus ex machina olarak üstben, ölüm itkisi (pulsion). Bu makineler giderek daha fazla duvarın arkasında, kuliste çalışma eğilimindedirler. Daha doğrusu, yanılsama, gösteri içinde işlemektedirler. Tüm arzulayan üretim yok edilir. Aynı zamanda şunu söylüyoruz: Freud libido olarak arzuyu, üretici arzuyu keşfetmişti. Libidoyu hep ailesel temsil (Ödip) içinde yabancılaştırmaktan vazgeçmemiştir. Psikanalizin, Marks’ta gördüğümüz ekonomi politiğe benzer bir öyküsü vardır: Adam Smith ve Ricardo üreten emek olarak zenginliğin özünü keşfettiler. Ve onu sürekli mülkiyetin temsili içinde yabancılaştırdılar. Psikanalizin psikozu yanlış tanımasına, artık kendisine nevrozda yer bulamamasına ve nevroza bilinçaltı güçlerini darmadağın eden bir yorum getirmesine neden arzunun ailesel bir sahne üzerine indirilmiş olmasıdır.

SORU: Psikanalizde Ödip dolayısıyla bir “idealist döngü” den söz ederken ve psikiyatride yeni bir materyalizmi idealizmle karşıtlaştırmaya çalışırken ne yapmak istiyorsunuz? Psikanalitik alanda materyalizm ve idealizm arasında eklemlenme nasıl sağlanır?

G.D: Saldırdığımız mevzu, ideoloji, bir psikanaliz ideolojisi değildir. Pratiği ve teorisi içinde psikanalizin kendisidir. Bu bakımdan, onun korkunç bir şey olduğunu, ve daha baştan kötü kurulmuş olduğunu söylemekte bir çelişki yok. İdealist döngü ta baştan orada bulunmaktaydı. Bu çelişkili değildir : O hemen solmaya, çürümeye yüz tutmuş çok güzel bir çiçekti. Psikanalizin idealizmi dediğimiz şey, kuram ve pratikteki bütün bir indirgemeler, budamalar sistemine tekabül etmektedir. Arzulayan üretimin bilinçaltı denilen bir temsiller sistemine, nedensellik biçimlerine, uygunlukların(correspondents) ifade edilmesine veya kavranmasına indirgenmesi. Bilinçaltı fabrikalarının bir tiyatro sahnesine, Ödip’e, Hamlet’e indirgenmesi. Libido’nun toplumsal kuşatıcılarının ailesel kuşatıcılara indirgenmesi. Arzunun ailesel eşgüdümlere (hâlâ Ödip) indirgenmesi. Ödip’i psikanalizin keşfetmiş olduğunu söylemek istemiyoruz. İnsanların Ödip’leriyle oluşturdukları bir soruya yanıttı. Karedeki Ödip’i, aktarım Ödip’ini, Ödip’in Ödip’ini kuran, küçük çamurlu bir zemin gibi divan üzerinde, psikanaliz değildir. Fakat ailesel veya analitik, Ödip, esas olarak, arzulayan makineler üzerinde bir baskı aygıtıdır. Hiç de kendi başına bir bilinçaltı formasyonu değildir. Ödip’in, ya da onun eşdeğerinin, toplumsal formlarla birlikte değiştiğini söylemek istemiyoruz. Biz yapısalcılar gibi onun bir değişmez olduğuna inanıyoruz. Ama bu bilinçaltı güçlerinin yön değiştirmeleri, dolambaçları içinde bir değişmezliktir. Ödip’e, onu içermeyen toplumlar adına değil, onu en üst düzeyde içeren bizim kapitalist toplumumuz adına saldırmaktayız. Ona cinsellik alanındaki sözde üstün fikirleri adına değil, fakat “küçük gizli ailesel kir” e indirgenen bizatihi cinsellik adına karşı çıkıyoruz. Ve Ödip’in hayali varyasyonları ve bir yapısal değişmez arasında bir yarım yapmıyoruz. Çünkü söz konusu olan, aynı iki uçlu çıkmaz sokak, arzulayan makinelerin o bilinen bastırılışıdır. Psikanalizin Ödip’in çözümü veya çözülmesi dediği şey, komik bir şeydir. Sonsuz borcun şaşmaz işleyişi, sonu gelmez bir analiz, Ödip salgını ve onun babadan çocuklara taşınmasıdır. Ödip adına, ve her şeyden önce çocuk hakkında delilikten söz edilebilmesi çılgınlıktır. Üretimi arzunun içine getiren, ve arzuyu üretim içinde ters yüz eden materyalist bir psikiyatridir. Hezeyan ne babanın üzerine yüklenebilir, ne de babanın adına kaydedilebilir. Hezeyan Tarih’in hanesine yazılabilir. O büyük toplumsal makineler içindeki arzulayan makinelerin içkinliği gibidir. Toplumsal tarihsel alanın arzulayan makineler tarafından kuşatılmasıdır. Psikanalizin nevrozdan anladığı, Ödip gibi, iğdiş edilme gibi, bilinçaltına enjekte edilmiş tüm baskıcı aygıtlarla buluşan “paranoya” hattıdır. Fakat hezeyanın şizofrenik temeli, ailesel bir planda yeri olmayan, ve ondan kaçan şizofreni hattıdır. Foucault psikanalizin akılsızlığın sesine sağır kalmış olduğunu söylemişti. Gerçekten de, psikanaliz her şeyi nevrozlaştırmıştır. Bu nevrozlaştırmayla sadece sürekli bir tedaviye bağımlı nevrozluyu üretmeye katkıda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda, ödipleştirmeye direnen psikozlunun yeniden üretimine de katkıda bulunur. Fakat şizofreniye doğrudan bir yaklaşımdan bütünüyle yoksundur. İdealizm, ailesel ve teatral idealizm dolayısıyla cinselliğin bilinçaltı doğasını da kavramaktan uzaktır.

SORU: Kitabınızın hem bir psikiyatrik ve psikanalitik, hem de siyasal ve ekonomik bir boyutu var. Bu iki boyutun birliğini kendi hesabınıza nasıl kavrıyorsunuz ? Reich’in girişimini bir biçimde yeniden mi ele alıyorsunuz? Toplumsal alandan çok, arzu seviyesindeki faşist kuşatmalardan söz etmektesiniz. Orada, aynı zamanda, hem psikanalitik hem de siyasal olanla ilgili bir şey vardır. Fakat faşist kuşatmalarda karşı çıkmaya çalıştığınız şey zor görünüyor. Faşizmi engel yapan nedir? Demek ki, soru sadece bu kitabın birliğiyle değil, pratik sonuçlarla da ilgilidir. Eğer “faşist kuşatmalara” hiçbir güç tarafından engel olunamıyorsa, durdurulamıyorsa, varlığının sürekliliği söz konusuysa, çok önemli pratik sonuçlar var. Bu durumda, siyasal düşüncenizle ilgili ne söyleyeceksiniz. Gerçeğe nasıl müdahale ediyorsunuz?

F.G: Evet, birçokları gibi, biz de genelleşmiş bir faşizmin gelişmesinden söz etmekteyiz. Faşizmin gelişmemesi için hiçbir neden yok. Ya arzu ve arzu olgularını üstlenme yeteneğine sahip bir devrimci makine ortaya çıkacak, ya da arzu baskı güçleri tarafından manipüle edilmiş olarak kalacak ve devrimci makineleri içerden tehdit etmeyi sürdürecektir. Toplumsal alanda iki tür kuşatmayı birbirinden ayırıyoruz : çıkarların ön bilinçsel kuşatılması ve arzunun bilinçaltı kuşatılması. Çıkarsal kuşatılmalar gerçekten devrimci olabilir. Bununla birlikte, arzunun devrimci olmayan, veya faşist, kuşatılmaları varlığını sürdürmeye devam edebilir. Bir anlamda, şizo-analiz olarak ileri sürdüğümüz şey, gruplar, militan gruplar için ideal bir uygulama noktasıdır. Çünkü orada en dolaysız aile-dışı bir madde bulunmaktadır. Ve yine orada, bazen kuşatmalarla çelişen egzersizler de görülmektedir. Şizo-analiz militan, libidinal-ekonomik, libidinal-politik bir analizdir. İki toplumsal kuşatılma tipini karşıtlaştırırken, lüks romantik olgu olarak arzuyu, salt ekonomik ve siyasal olan çıkarlarla karşıtlaştırmıyoruz. Tersine, çıkarların her zaman arzunun onların yerini önceden belirlediği bir yerde hazır ve nazır olduklarına inanıyoruz. Bundan başka, arzunun kendisi bilinçaltı formasyonlarına angaje devrimci bir konum almadığı sürece, ezilen sınıfların çıkarlarına uygun devrim olamaz. Çünkü devrim, her hali kârda, altyapının bir parçasıdır ( Biz çok sakat sorunlara neden olan ideoloji gibi kavramlara hiç inanmıyoruz; ideolojiler yoktur). Devrimci aygıtları sürekli olarak tehdit eden şey, püriten bir çıkar kavramlaştırmasıdır. Bu tür çıkarlar hiçbir zaman ezilen sınıfların bir fraksiyonunun yararına gerçekleşmezler. O kadar ki, bu fraksiyonu tamamen bir kast veya baskıcı bir hiyerarşi haline getirirler. Sözde devrimci bir hiyerarşinin çoğalması demek, arzunun ifade edilme olanağının azalması demektir. İktidarın bu faşizminde etkin ve pozitif kaçış hatlarına karşıyız. Çünkü bu hatlar arzuya, arzu makinelerine, arzunun toplumsal alandaki organizasyonuna götürürler: kendi başına veya “kişisel olarak” kaçmak değil, ama borunun ya da bir çıbanın patlaması gibi kaçırtmak. Akışları, onları kanalize etmek, tıkamak isteyen toplumsal kodlar altında geçirtir. Ne denli lokal ve küçük olursa olsun, ne denli kapitalist sistemin bütünlüğüne gittikçe yakınlaşma eğiliminde olmazsa olmasın, ve ne kadar arzunun kaçışını olanaklı kılmazsa kılmasın baskıya karşı bir arzu konumu yoktur. İşaret ettiğimiz şey, insan-makine karşıtlığına dair bütün konularıdır. İnsanın makine tarafından yabancılaştırılması mevzusudur. Solun sözde örgütlerine dayanan Mayıs hareketinden itibaren, iktidar, gerçek işçilerin gerçek çıkarlarının nerede olduğunu bildiklerini ama buna mukabil sadece bozguncu genç insanların tüketim toplumuna karşı mücadele etmekte olduklarına herkesi inandırmaya çalışmıştı. Bir kere, orada olan mücadele kesinlikle tüketim toplumuna (bu salak nosyona) karşı değildi. Tersine, biz tüketimin söz konusu olmadığını, bunun aldatıcı yapay bir şey (artifice) olduğunu söylüyoruz. Arzu hatları arzu ve makinenin tamamen birleşmediği bir noktaya varmazlarsa, örneğin kapitalist toplumun natürel olduğu söylenen verili şeylerinin aleyhine dönmezlerse, çıkarlar devrimci bir nitelik alamazlar. Oysa ki, bu noktaya ulaşmak, en ufak arzuya ait olduğundan, hem çok kolaydır; hem de, bilinçaltının tüm kuşatılışlarına angaje olduğu için çok zordur.

G.D: Bu anlamda, bu kitabın birliği iddia edilemez. İki görünümü vardır : birincisi, bir Ödip ve psikanaliz eleştirisidir ; ikincisi, kapitalizm ve onun şizofreniyle ilişkilerinin irdelenmesidir. Birinci görünüm dar manada ikincisine dayanır. Psikanalizin teorisine olduğu kadar pratiğine de saldırmaktayız. Ödip kültüne, yapısalcılığın veya simgeciliğin dolambaçlı veya genelleşmiş biçimleri altında, onun libidoya ve ailesel kuşatmalara indirgenmesine karşı çıkmaktayız. Biz libidonun çıkar ön bilincinin kuşatılmalarından ayrı olan bilinçaltı kuşatmalarını meydana getirdiğini, ama bunun da, çıkar kuşatmalarından daha az olmamak kaydıyla, toplumsal alanda cereyan ettiğini söylemekteyiz. Ve bir kez daha hezeyan… Kendi kendimize bir şizofern görüp görmediğimizi sorduk. Psikanalistlere hiç hezeyan dinleyip dinlemediklerini sorduk. Hezeyan tarihsel-dünyevidir. Hiç de ailesel değildir. Hezeyan Çinliler, Almanlar, Jeanne d’Arc ve Cengiz Kağan, arîler, yahudiler, para, iktidar ve üretimle alakalıdır. Ana babayla değil. Veya daha doğrusu, ünlü ailesel roman, dar manada, hezeyanda görülen bilinçaltının toplumsal kuşatılmalarına dayanır. Bunun tersi doğru değildir. Onun hangi anlamda çocuğun gerçeği olduğunu göstermeye çalışmaktayız. Psikanalize karşı bir şizo-analiz öneriyoruz. Psikanalizin takılıp kaldığı bu iki noktaya dayanmıyoruz. Çünkü psikanaliz ödipsel figürlere veya yapılara bağlı kaldığından, arzulayan makineleri kavrayamamıştır. Ailesel kuşatılmalara takılıp kaldığından, libidonun toplumsal kuşatılmalarını anlayamamıştır. Bu başkan Schreber’in in vitro örnek psikanalizinde iyi görülür. Bizi ilgilendiren şey, psikanalizi ilgilendirmemektedir. Arzulayan makineler senin için ne ifade etmektedir? Toplumsal alanın hezeyanla ilişkisi konusunda tavrın nedir? Bizce psikanalizin yetersizliği kendisinin kapitalist topluma derinden bağlı olduğunu görememesinden ve onun şizofrenik temelini anlayamamasından kaynaklanmaktadır. Psikanaliz de kapitalizm gibidir. Şizofreniyi sınırlar, ama bununla birlikte devamlı olarak da sınırı öteye iter ve sınırlamayı püskürtmeye çalışır.

SORU: Kitabınız referanslarla, anlamları veya karşı anlamları içinde hayli neşeli bir şekilde kullanılmış metinlerle doludur. Ama her hali kârda, açık bir “kültür” zeminine sahip bir kitap. Yani, etnolojiye çok, dilbilime de biraz önem veriyorsunuz. Belli İngiliz ve Amerikalı romancılara çok önem verirken, çağdaş yazın kuramlarına pek itibar etmiyorsunuz. Niçin özellikle gösteren nosyonuna saldırıyorsunuz ve sistemi reddetmenizin nedenleri nedir?

F.G: Gösteren nosyonuyla yapabileceğimiz bir şey yoktu. Bu bakımdan biz ne tektik ne de ilk. Örnekse, Foucault’ya veya Lyotard’ın son kitabına bakınız. Eğer bizim gösteren eleştirimiz pek anlaşılır değilse, bunun nedeni onun her şeyi kullanılmayacak kadar eskimiş bir yazı makinesine indirgemiş yaygın, kendi başına bir varlık olmasıdır. Gösteren ve gösterilen arasındaki özel ve zorlama (contraignante) karşıtlığa Gösteren emperyalizmi musallat olur. Öyle ki, bu yazı makinesiyle ortaya çıkar. Artık her şey kelimesi kelimesine doğrudur. Bu despotik aşırı kodlama (surcodage) yasasıdır.Bizim hipotezimiz şudur : bu, kenara çekilerek, en küçük öğelere ve bu öğeler arasındaki kurallı ilişkilere ayrışabilir bir plage bırakan büyük Despotun (yazı çağı) işaretidir. Bu hipotez, en azından, gösterenin tiranik, terörist, iğdiş edici karakterini açıklar. Bu, geriye, büyük imparatorluklara gönderen devasa bir arkaizmdir. Bunun dil, gösteren için çalıştığından emin değiliz. Bu nedenden dolayıdır ki, Hjemselv’den yana dönmüş idik. Uzun bir süre önce, içerik ve ifade akışlarının göstereni devre dışı bıraktığı bir tür spinozacı dil kuramı oluşturmuştu. İçeriğin ve ifadenin sürekli aktığı sistem olarak dil, ağır akan ve süreksiz figürlerin makinesel kurulumu tarafından yeniden karılır. Bizim bu kitapta geliştirmemiş olduğumuz şey, anlatım öznesi ve anlatılmışın öznesi arasındaki kopukluğu aşmak isteyen bir kolektif ajanlar kavramıdır. Biz saf anlamda işlevselciyiz. İlgilendiğimiz şey, bir şeyin nasıl çalıştığı, nasıl işlevde bulunduğu, bunu hangi makineyle yaptığıdır. Oysa ki, gösteren, “ bununla ne demek istiyorsunuz?” sorusu orta yerde durduğu sürece, hâlâ bir sorun alanıdır. Ama bize göre, bilinçaltı bir şey demek istemez. Dil de öyle. İşlevselliğin başarısızlığını açıklayan, kendisine ait olmayan alanlarda, büyük yapılanmış bütünlüklerde, bundan dolayı da, kendi kendilerini oluşturamayan, oluşturulmuş olan bu bütünlüklerde işlevde bulunuyor olmasıdır. Buna rağmen, işlevselcilik mikro-çoğulluklar, mikro-makineler, arzulayan makineler, moleküler formasyonlar dünyasının kralıdır. Bu düzeyde, şu ya da bu kalifiye makineler, örneğin, dilbilimsel bir makine yoktur. Tüm makinede, başka öğelerle birlikte, dilbilimsel öğeler vardır. Bilinçaltı mikro bir bilinçaltıdır. Molekülerdir. Şizo-analiz bir mikro-analizdir. Tek sorun, bunun yoğunluklarla, akışlarla, süreçlerle, kısmi nesnelerle, hiçbir şey söylemek istemeyen her şeyle nasıl çalıştığıdır.

G.D: Kitabımızdaki şeylere hâlâ inanmaktayız. Önemli olan, işlevde bulunup bulunmadığını, nasıl ve kim için işlediğini bilmektir. Tıpkı bir makine gibi. Onu yeniden okumak değil, başka bir şey yapmak gerekir. Bu zevkle hazırladığımız bir kitaptı. Bu kitap psikanalizin iyi bir durumda olduğuna inananlara, onun doğru bir bilinçaltı görüşüne sahip olduğunu düşünenlere hitap etmiyor. Kitabımızda psikanalizi tekdüze bulanlara, onda mırıltı, Ödip, iğdiş edilme, ölüm pulsionu vs. bulanlara hitap ettik. Protesto eden bilinçaltlarına hitap ettik. Bağlaşıklar arıyoruz. Bağlaşıklara ihtiyacımız var. Bu bağlaşıkların bizi beklemediklerini, hali hazırda hemen şurada olduklarını düşünüyoruz. Benzer yönlerde düşünen, çalışan, hisseden çok insanın bulunduğuna inanıyoruz. Sorun, tarz sorunu değil, ama çok farklı alanlarda birbirine yakın araştırmaların yapıldığı, daha derin, “zamanın ruhu” na dair bir meseledir. Örneğin, etnolojide, psikiyatride böyle araştırmaları görmekteyiz. Bundan başka, Foucault’un çalışmalarını hatırlayalım. Biz onunla aynı yöntemi paylaşmıyoruz. Ama daha baştan izlenen yollar bakımından, bizim için özsel olan her tür noktada birleştiğimizi düşünmekteyiz. Gerçekten de, kitabı hazırlarken çok okumuştuk. Biraz da rastgele. Bizim sorunumuz elbette Freud’a, Marks’a bir geri dönüş değildir. Bu bir okuma kuramı da değildir. Bir kitapta aradığımız şey, kodlardan kaçan bir şeyi, yani, akışları, etkin devrimci kaçış hatlarını, kültüre karşı koyan mutlak kod çözücü (decodage) hatları ne şekilde ortaya koyabileceğimizdi. Yine o kitaplarda, ödipci yapılar, ödipsel kodlar ve sinsi olduğu kadar soyut, figürsüz bağlantı noktaları aranmıştı. İngiliz veya Amerikalı büyük yazarlarda bulduğumuz şey, bu ihtiyacı giderecek özelliğe sahip olmalarıydı. Bununla birlikte, Fransızlar da bu kapasiteye daha az sahip değildiler. Onlarda da, bu yoğunluklar, akışlar, kitap-makineler, şizo-kitaplar hiç de nadir değil. Artaud’muz var. Bir yarısıyla Beckett var. Belki kitabımız çok edebi olduğu için eleştirilecektir. Fakat bu eleştirinin yazın profesörleri tarafından yöneltileceğinden eminiz. Eğer Lawrence, Miller, Kerouac, Burroughs, Artaud veya Beckett’in şizofreni üzerine bilgileri psikiyatristlerden ve psikanalizcilerden daha fazlaysa, bu bizim hatamız mı?

SORU: Daha sert bir eleştiriyi göze almıyor musunuz? Önerdiğiniz şizo-analiz, gerçekte bir analizsizliktir. Belki size şizofreniyi romantik ve sorumsuzca değerlendirdiğiniz söylenecek. Ve yine sizin bir devrimciyle bir şizoyu birbirine karıştırma eğiliminde olduğunuz söylenecektir. Bu tür olası eleştirilere karşı tavrınız ne olur?

G.D – F.G: Evet, bir şizofreni okulu, bu fena olmaz. Akışları özgürleştirmek, her zaman yapaylığın daha uzağına gitmek : şizo, kodu çözülmüş (decode), yersizyurtsuzlaşmış biridir. Bu demek ki, biz karşı yorumlardan ve anlamlardan sorumlu değiliz. Her zaman karşı yorumları dile getiren insanlar vardır ( Laing ve anti-psikiyatriye karşı saldırılara bakınız). Yakın zamanda, L’Observateur’de çıkan bir makalede bir psikiyatri yazarı şöyle diyordu : Ben modern psikiyatri ve anti-psikiyatri akımlarına karşı çıkacak kadar cesurum. Hiç de değil. Psikiyatri hastanelerinde ve ilaç endüstrisinde olup bitenleri değiştirme girişimine karşı siyasal tepkinin pekiştiği doğru momenti tercih etti. Karşı yorumların her zaman siyasal bir arka planı vardır. Uyuşturucu ilaç konusunda Burroughs’unki gibi, gayet basit görünen bir soru soruyoruz : uyuşturucu ilaç almadan, o ilacı kullananı bir enkaz haline getirmeden güç elde edilebilir mi? Şizofreni için de aynı şey geçerli. Şizo süreci ve şizonun üretimi olarak şizofreniyi, hastane için iyi bir klinik varlık olarak şizofreniden ayırıyoruz. Bunlar birbirlerine ters gelen şeyler. Hastanenin şizosu ayartıcı, tutunamamış, kendi kendini yıkan biridir. Devrimcinin şizo olduğunu söylemiyoruz. Kod çözümünden, yurtsuzlaşmaya bir şizo sürecin olduğunu, tek devrimci etkinliğin şizofreni üretimine dönüşmeyi engellemek olduğunu söylüyoruz. Bir yandan, kapitalizm ve psikanaliz, diğer yandan da, devrimci hareketler ve şizo analiz arasındaki dar ilişkiyle ilgili sorunu ortaya koyuyoruz. Kapitalist paranoya ve devrimci şizofreniden söz ediyoruz. Bu tabirleri kullanıyoruz çünkü, söz konusu sözcüklerin psikiyatrik anlamından değil, tersine, sadece onların, belli koşullarda, psikiyatrik uygulanmasından çıkan toplumsal ve siyasal belirlenimlerinden hareket ediyoruz. Şizo-analizin birbirlerinin aksam ve çarkları olan devrimci makineden, artistik makineden ve analitik makineden gayri bir hedefi yoktur. Bir kez daha yinelemek adına, eğer hezeyan incelenirse, onun iki kutbunun olduğu görülecektir. Bir faşist paranoyak kutup ve bir şizo-devrimci kutup. Hezeyan bitip tükenmez bir şekilde bu iki kutup arasında salınıp durur. Burada bizi ilgilendiren de, despot gösterene muhalif olarak, şizo-devrimcidir. Her halükarda, bu ters anlamları peşinen protesto etmenin cezası değildir. Biz onları öngöremeyiz. Bir kez ortaya sürüldüklerinde, ancak onlarla mücadele edebiliriz. Aynı anlamları paylaşan insanlarla birlikte çalışmayı tercih edebiliriz. Sorumlu ya da sorumsuz olmaya gelince… Bu tür nosyonlara inanmıyoruz. Bunlar polisin, mahkeme psikiyatrisinin nosyonlarıdır. 

4 Aralık 2012 Salı

BAZAN - 31


"BAZAN - 31" 
Neon, 50x30cm

BAZAN@Pilevneli Project

BAZAN - 3


"BAZAN - 3" 
Acrylic on canvas, 24x104cm

BAZAN@Pilevneli Project

BAZAN - 27


"BAZAN - 27" 
Acrylic on canvas, 74x74cm

BAZAN@Pilevneli Project

BAZAN - 32


"BAZAN - 32"
Kart üzerine akrilik ve mürekkepli kalem. 
23X19X14cm

(Bodrum - Bitez ilköğretim okulunda 1980'li yılların başında annem tarafından kullanılan santral telefonu)

BAZAN@Pilevneli Project

İbrahim Bey bir hademeden daha fazlasıydı. Okulun yöneticisi olan annem ile İbrahim Bey arasında, bir santral telefonu vardı, bir telefondan fazlaydı. Cumhuriyet'in ilk yıllarında yapılmış o taş binada, sanırım ellerindeki en büyük teknoloji idi bu. Birisinin hademe diğerinin yönetici olması farketmiyordu, bazen etrafı beraber temizliyorlardı, aynı zamanda ilk üç sınıfın dersine de, civarda başka eğitmen olmadığı için annem giriyordu. Uzmanlık alanı olan pedagoji üzerine çalışamadığı bu yerde, hayatını okula, okuldan kalan zamanını da, örgün eğitim olanaklarından yararlanamayan gençler için verilen yaygın eğitim programlarına adıyordu. Güneydoğu'da bir yerden bahsetmiyorum, 80'lerin başında, Türkiye'nin güzide Bodrum'undan bahsediyorum. Bütün hikaye, Bodrum - Bitez'in, 90'lı yılların sonunda yıkılıp yerine betonarme olarak inşaa edilecek, eski taş okulunda geçiyordu.

Duvar kalınlığı bir buçuk metreyi bulan bu binanın ısıtması bir yana, kış geldiğinde süzgeçten boşalırcasına her noktası akıyordu. Henüz ana okuluna bile başlamayan ben, bir tür oyun kurmuştum annemin ve diğer çocukların başına düşen yağmur damlalarıyla. Çok eğleniyordum bunla. Bazan canına tak ediyordu annemin, ve bazan günde birkaç kez o telefona sarılıyor, "akıyor İbrahim Bey, yine akıyor, çocuklar ıslanıyor, yetiş..." diyordu. Sanki aralarındaki gizli bir şifreydi bu. Yağmur başlıyor, çocuklar ıslanıyor, annem telefona sarılıyor, ve binanın diğer ucundan kısacık boyuyla İbrahim Bey, elinde kovalarla yetişiyordu.. Böyle böyle çocuklar, eğitiliyordu.

Nasıl olmuşsa seneler sonra, evin deposunda, Bitez'den geriye kalan evraklar, plan defterleri, objeler, kitaplar, anlamsız hediyeler, yığınlar dolusu kutuların arasında, hepsini atmaya ramak kala, bekliyordu o telefon. Nasıl olmuşsa, galiba annem, o günlerin hatırına bir hatıra almıştı şahsına, yıkım esnasında. Devlet'in okula lütfettiği o nadide teknoloji, eklenivermişti aile hatıratımıza. Tuşları olmayan santral telefonunun üzerindeki kartta, yalnızca "İbrahim Bey" yazıyordu.

Çok güldük buna.

Ama ben yine de, bazan kulağımı o telefona dayadım, ve bazan 80'lerin başındaki annemin çaresiz sesi geldi kulağıma; "akıyor İbrahim Bey, yine akıyor, çocuklar ıslanıyor..."


80'ler, annem Bodrum'lu genç bir kadına okuma-yazma belgesi verirken, yanında ben. İbrahim Bey'e ait bir fotoğraf ise, bulamadım.  

BAZAN - 69



"BAZAN - 69"
80X30 cm

Masumiyet Müzesi, "BAZAN" başlıklı 69.bölüme ithafen, müzenin cephe renginde (Hint kırmızısı) boyanmış ahşap levha üzerine pirinç harfler.

BAZAN@Pilevneli Project

Masumiyet Müzesi, 69. bölüm, BAZAN;

"bazan hiçbir şey yapmaz, sessizce otururduk. bazan tarık bey, televizyondaki programdan hepimiz gibi sıkılır ve göz ucuyla gazetesini okurdu. bazan yokuştan aşağı bir araba, kornasını çalarak gürültüyle iner, o zaman hepimiz susar, arabanın geçişine kulak kabartırdık. bazan yağmur yağar, camlardaki tıpırtıyı dinlerdik. bazan "hava ne sıcak," derdik. bazan nesibe hala küllükte bir sigarası olduğunu unutur, mutfakta bir tane daha yakardı. bazan füsun'un eline hiç kimseye fark ettirmeden on beş-yirmi saniye bakar, `ona daha da hayran olurdum`. bazan televizyondaki bir reklamda sofrada o sırada yediğimiz bir şeyi tanıtan bir kadın belirirdi. bazan uzaklardan bir patlama sesi gelirdi. bazan nesibe hala, bazan da füsun sofradan kalkar, sobaya bir-iki parça kömür atardı. bazan gelecek gelişimde füsuna toka değil, bilezik getireyim diye düşünürdüm. bazan hep birlikte seyrettiğimiz filmin konusunu daha onu seyrederken bile unutur, hem televizyona bakar hem de nişantaşı'nda `ilkokula gittiğim günleri hatırlardım`. bazan "hadi size bir ıhlamur kaynatayım!" derdi nesibe hala. bazan füsun öyle güzel esnerdi ki, bütün dünyayı unuttuğunu ve kendi ruhunun derinliklerinden daha huzurlu bir hayatı, tıpkı sıcak yaz günü soğuk bir kuyudan kovayla su çeker gibi çektiğini düşünürdüm. bazan artık daha oturmayayım, kalkayım, derdim kendime. bazan karşıda alt katta geç saatlere kadar çalışan berberin son müşterisini yolladıktan sonra kepengi hızla indirişi, gecenin sessizliğinde bütün mahallede yankılanırdı. bazan sular kesilir, iki gün gelmezdi. bazan kömür sobasının içinde, alevlerden başka bir hareket olduğunu işitirdik. bazan sırf nesibe hala "zeytinyağlı fasulyemi sevdiniz, bitmeden yarın akşam gene gelin!" dediği için ertesi gün de onlara giderdim. bazan amerika-rusya kavgası, soğuk savaş, boğazdan geceleri geçen sovyet harp gemileri, marmara'daki amerikan denizaltıları gibi konulardan konuşurduk. bazan "çok sıcak oldu bu akşam!" derdi nesibe hala. bazan füsunun hayallere daldığını yüzünden anlar, `onun hayal ettiği ülkeye gitmek ister, ama kendimi, hayatımı, ağırlığımı masada oturuşumu çok umutsuz bulurdum`. bazan sofradaki eşyalar gözüme dağlar, vadiler, tepeler, platolar ve çukurlar gibi gözükürdü. bazan televizyondaki gülünç bir şeye bir an hep birlikte gülerdik bazan hepimizin aynı anda televizyondaki şeye yoğunlaşmamız, bana, bizim için küçültücü bir şeymiş gibi gözükürdü. bazan komşu çocuğu ali'nin füsunun kucağına tırmanması, ona sokulması sinirimi bozardı. bazan tarık bey ile erkek erkeğe ve alçak sesle, ekonomik durumun püf noktalarını bir kumpas, hile ve kurnazlık havasıyla konuşurduk. bazan füsun üst kata çıkar ve bir süre aşağı inmez, bu da beni mutsuz ederdi. bazan telefon çalar, yanlış numara çıkardı. bazan "gelecek salı ya size kabak tatlısı yapacağım" derdi nesibe hala. bazan futbol şarkıları söyleyen üçlü-dörtlü bir genç kalabalığı bağırıp çağrışarak yokuştan aşağı iner, tophane tarafına giderdi. bazan füsun'un sobaya kömür atmasına yardım ederdim. bazan mutfağın zemininde bir hamamböceğinin telaşla koşturduğunu görürdüm. bazan füsun'un masanın altında ayağını terliğinden çıkardığım hissederdim. bazan bekçi, düdüğünü lam bizim kapının önünde çalardı. bazan füsun, bazan ben yerimizden kalkar, saatli maarif takvimi'ndeki unutulmuş yaprakları tek tek yırtardık. bazan kimse bakmazken, sofradaki irmik helvasından bir kaşık daha alırdım. bazan televizyondaki görüntü netliğini kaybeder, tarık bey "kızım şuna bir bak," der, füsun televizyonun arkasındaki bir düğmeyi kurcalar, ben de arkadan seyrederdim. bazan "bir sigara daha içeyim, gideyim," derdim. bazan zaman'ı bütünüyle unutur, "şimdi"nin içine yumuşacık bir yatağa yatar gibi yayılırdım. bazan halının içindeki mikropları, böcekleri, parazitleri fark ettiğimi sanırdım. bazan televizyondaki iki program arasında füsun buzdolabından soğuk su çıkarır, tarık bey yukarıya tuvalete giderdi. bazan tencerede sade yağlı kabak, domates, patlıcan, biber dolması yapılır, iki akşam yenilirdi. bazan yemekten sonra füsun masadan kalkar, limon'un kafesine gider, onunla arkadaşça konuşur ve ben, benimle konuştuğunu sanırdım. bazan yaz akşamları, cumbanın penceresinden giren bir pervane, lambanın çevresinde hızlanarak deli gibi dönmeye başlardı. bazan nesibe hala yeni öğrendiği eski bir mahalle dedikodusu açar, mesela elektrikçi efe'nin babasının ünlü bir haydut olduğunu anlatırdı. bazan orada olduğumu unutur, sanki baş başaymışız gibi kendimden geçer, füsun'a bütün aşkımı göstererek, uzun uzun, aşkla bakardım. bazan sokaktan bir araba o kadar sessiz geçerdi ki, ancak camların titremesinden fark ederdik. bazan füruzağa camii'nden ezan sesi gelirdi. bazan füsun durup dururken sofradan kalkar, cumbanın yokuşa doğru bakan penceresinden, sanki derin bir özlemle birini bekliyormuş gibi uzun uzun bakar, bu benim kalbimi kırardı. bazan televizyon seyrederken bambaşka şeyler düşünür, mesela gemi lokantasında karşılaşmış yolcular olduğumuzu hayal ederdim. bazan yaz akşamları nesibe hala yukarı odalara "temiz iş" marka pompayla sıktığı sinek ilacını aşağıda, yemek odasında da "şöyle bir gezdirir", sinekler ölürdü. bazan nesibe hala, eski iran kraliçesi süreyya'dan söz eder, şah'tan çocuk doğuramadığı için boşanan bu kadının acıları ve avrupa sosyetesindeki hayatını bize anlatırdı. bazan "gene çıkardılar bu rezil herifi yahu!" derdi tarık bey televizyona bakarak. bazan `füsun üst üste iki gün aynı kıyafeti giyer, ama bana gene de değişik görünürdü`. bazan "dondurma isteyen var mı?" derdi nesibe hala. bazan karşı apartmandan birinin pencereye çıkıp sigara içtiğini görürdüm. bazan hamsi tava yerdik. bazan keskinlerin âlemde bir adalet olduğuna, suçluların bu veya öteki dünyada mutlaka cezalandırılacaklarına içtenlikle inandıklarını görürdüm. bazan çok uzun bir süre susardık. bazan yalnız biz değil, sanki bütün şehir sessizliğe bürünürdü. bazan "baba lütfen ortadan atıştırma!" derdi füsun ve o zaman benim yüzümden sofrada bile rahat edemediklerini hissederdim. bazan da tam tersini düşünür, herkesin çok rahat olduğunu fark ederdim. bazan sigarasını yaktıktan sonra gözü ekrana takılan nesibe hala, elindeki kibriti söndürmeyi eli yanana kadar unuturdu. bazan fırında makarna yerdik. bazan yeşilköy'e, havaalanına doğru alçalan bir uçak gecenin karanlığında üzerimizden gürültüyle geçerdi. bazan füsun uzun boynunu, göğüslerinin üst kısmını açıkta bırakan bir gömlek giyer ve ben televizyonu seyrederken gözümün güzel gerdanının beyazlığına takılmamasına dikkat ederdim. bazan 'resim nasıl gidiyor?" derdim füsun'a. bazan "kar yağacak" derdi televizyon, ama yağmazdı. bazan büyük bir petrol tankerinin düdüğünün telaşlı sesi acı acı duyulurdu. bazan uzaklardan silah sesleri gelirdi. bazan yan komşunun sokak kapısı öyle sert bir şekilde vurulurdu ki, arkamda duran büfedeki fincanlar titrerdi. bazan telefon çalar ve limon onu dişi bir kanarya sanıp coşkuyla ötmeye başlar, hepimiz gülerdik. bazan misafir bir karı-koca gelir, ben biraz mahcup olurdum. bazan tarık bey televizyondaki üsküdar musiki cemiyeti kadınlar korosunun söylediği eski şarkıya oturduğu yerden katılırdı. bazan dar sokakta iki araba burun buruna gelir, iki şoför inatla birbirine yol vermez, ağız dalaşına girişir, küfürleşir, arabalarından çıkıp dövüşmeye başlarlardı. bazan evde, sokakta, bütün mahallede sihirli bir sessizlik olurdu. bazan akşamları onlara börek ve lakerdadan başka çiroz da götürürdüm. bazan "hava bugün ne soğuk değil mi," derdik. bazan tarık bey yemeğin sonunda gülümseyerek cebinden çıkardığı ferah marka nane şekerinden hepimize birer tane ikram ederdi. bazan kapının önünde iki kedi önce kabadayıca miyavlaşır, sonra çığlık çığlığa kavgaya tutuşurdu. bazan füsun o gün getirdiğim küpeyi ya da broşu hemen takar, yemekte çok yakıştığını sessizce ona söylerdim. bazan televizyondaki aşk filmindeki kavuşma ve öpüşme sahnesi bizi öyle etkilerdi ki, sanki nerede olduğumuzu unuturduk. bazan "yemeğe az tuz koydum, isteyen istediği kadar koysun," derdi nesibe hala. bazan uzaklarda şimşekler çakar, gök gürülderdi. bazan eski bir boğaz vapurunun tiz düdüğü, kederiyle kalbimize işlerdi. bazan pelür'den tanıdığımız ve biraz dalga geçtiğimiz bir oyuncu, televizyonda bir filmde, bir dizide ya da bir reklamda belirir, o zaman füsun ile göz göze gelmek isterdim, `ama o gözlerini kaçırırdı`. bazan elektrikler kesilir, karanlıkla sigaralarımızın kızıl uçlarını görürdük. bazan kapının önünden birisi tek başına ıslıkla eski bir şarkıyı çalarak geçerdi. bazan "ay bu akşam çok sigara içtim," derdi nesibe hala. bazan gözüm füsun un boynuna takılır, bütün gece oraya daha fazla bakmamak için kendimi çok da fazla zorlamadan tutardım. bazan bir an derin bir sessizlik olur, "bir yerde birisi öldu." derdi nesibe hala. bazan tarık bey'in yeni çakmaklarından bin ateş almaz, ona yeni bir çakmak hediye etmenin vaktidir diye düşünürdüm. bazan nesibe hala buzdolabından bir şey getirir, geçen vakitte filmde ne olduğunu bize sorardı. bazan sokakta tam karşımızdaki dairede gene bir karı-koca kavgası çıkar, koca karısını dövdüğü için içimize işleyen çığlıklar duyulurdu. bazan kış geceleri bozacı çıngırağını çalar, "boozaaa," diye bağırarak kapının önünden geçerdi. bazan "bugün çok neşelisiniz!" derdi bana nesibe hala. bazan uzanıp füsun'a dokunmamak için kendimi zor tutardım. bazan, özellikle yaz akşamlan bir rüzgâr çıkar, kapılar çarpardı. bazan zaim'i, sibel'i, eski arkadaşlarımı düşünürdüm. bazan sofradaki yemeğimize sinekler konmaya başlar, nesibe hala sinirlenirdi. bazan nesibe hala, tarık bey için buzdolabından maden suyu çıkarır, bana "siz de ister misiniz?" diye sorardı. bazan daha saat on bir bile olmadan, bekçi, düdüğünü öttürerek kapının önünden geçerdi. bazan ona "seni seviyorum!" demek için `dayanılmaz bir istek duyar`, ama yalnızca çakmağımla sigarasını yakabilirdim. bazan bir önceki gelişimde getirdiğim leylakların hâlâ vazoda durduğunu fark ederdim. bazan bir sessizlik daha olur ve komşu evlerden birinin penceresi açılır ve birisi aşağıya bir çöp atardı. bazan "bu son köfteyi kim yiyecek bakalım?" derdi nesibe hala. bazan televizyondaki paşaları seyrederken, askerlik günlerimi hatırlardım. `bazan yalnız kendimin değil, hepimizin çok önemsiz olduğunu`, `derinden hissederdim`. bazan "bilin bakalım tatlı ne var bu akşam?" derdi nesibe hala. bazan tarık bey bir öksürük nöbetine yakalanır, füsun yerinden kalkıp babasına bir bardak su verirdi. bazan füsun ona yıllar önce getirdiğim bir iğneyi takardı. bazan televizyonun gösterdiği şeyden bambaşka bir şey anlattığını sanmaya başlardım. bazan füsun televizyondaki bir tiyatrocu, bir edebiyatçı ya da profesör hakkında bana bir soru sorardı. bazan sofradaki kirli tabakları mutfağa ben de taşırdım. bazan hepimizin ağzı yemekle dolu olduğu için sofrada bir sessizlik olurdu. bazan önce birimiz esner, onu görür ve diğerleri de esnemeye başlar ve bunu fark edince bu konuyu konuşur, gülüşürdük. bazan füsun televizyondaki filme kendini öyle verir, öyle kaptırırdı ki, o filmdeki kahraman olmak isterdim. bazan ızgara etin kokusu gecenin sonuna kadar evde kalırdı. bazan sırf füsun'un yanında oturduğum için `çok mutlu olduğumu düşünürdüm`. bazan "bir gece akşam boğaz'a yemeğe gidelim artık," diye konuyu açardım. `bazan hayatın başka bir yerde değil, tamı tamına orada, o masada olduğu duygusu`na kapılırdım. bazan sırf televizyonda o konu biraz açıldığı için hiç bilmediğimiz konularda, arjantin'deki kayıp kral mezarları, mars'taki yer çekimi, insanın nefes almadan suyun dibinde ne kadar kalabileceği, motosikletin neden istanbul'da tehlikeli olduğu, ürgüp'teki peri-bacalarının oluşumu konusunda tartışmalara girişirdik. bazan sert bir rüzgâr eser, pencerelerde uğuldar, soba borusunda da tuhaf bir ses çıkarırdı. bazan tarık bey elli metre ötedeki boğazkesen caddesi'nden, beş yüz yıl önce fatih'in kadırgalarını geçirerek haliç'e indirdiğini hatırlatarak, "adam bunu yaptığında on dokuz yaşındaymış!" derdi. bazan füsun yemeğin sonunda sofradan kalkar, limonun kafesine gider, az sonra ben de onun yanına giderdim. bazan "iyi ki bu akşam da gelmişim!" derdim kendi kendime. bazan tarık bey unuttuğu gözlüğünü, gazetesini ya da bir piyango biletini getirsin diye füsun'u yukarıya odasına yollar, o zaman nesibe hala masadan "elektriği söndürmeyi unutma!" diye yukarıya ona seslenirdi. bazan nesibe hala, paris'teki uzak akrabanın düğününe yetişebileceğimizi söylerdi. bazan tarık bey, şiddetle "susun!" der ve evin içindeki bir tıkırtıyı işitebilmemiz için gözleriyle tavanı işaret eder, o zaman hepimiz üst kattaki bir farenin mi, hırsızın mı çıkardığını ilk anda anlayamadığımız tıkırtılar dinlerdik. bazan "televizyonun sesi iyi mi canım?" derdi nesibe hala kocasına, çünkü yaşı ilerledikçe tarık bey daha az işitir olmuştu. bazan aramızda çok uzun süren sessizlikler olurdu. bazan kar yağar, pencerelerin kenarlarında, kaldırımlarda tutardı. bazan havai fişekler atılır, hepimiz sofradan kalkar, görebildiğimiz kadar gökyüzündeki renkleri seyreder, daha sonra açık pencerelerden içeri giren barut kokusunu koklardık. bazan "bardağınızı doldurayım mı kemal bey?" derdi nesibe hala. bazan "resmine bakalım mı füsun?" derdim ben ve bazan bakardık ve o zaman füsunla yaptığı resme bakarken, `her zaman mutlu olduğumu anlardım`...