5 Ocak 2013 Cumartesi

Sevim Burak

"Oradan konuşamazdım size, kalın boğuk bir sesle, artık benim böyle boğuk kalın korkunç bir sesim var diyemezdim. Siz de anlayamayacaktınız, anlayamadığımız gibi. Ben de sizin yerinizde olsam anlayamazdım. Niye mi böyle... Çünkü ben artık öyle insansı bir sesle kelimeler bularak düzgün mü düzgün harflerle incecik kıvrımlar ve bükülmelerle mantıklı cümleler kuramıyorum, kurmak istemiyorum." 

.........

"
Benimse neden ağlamadığım bir sırdır
Bu ne fevkalede felsefe
Hayatıma üzülmediğim için kim suçlu

"

Sevim Burak

4 Ocak 2013 Cuma

ZÜREFA Sokak


Şimdilerde paha biçilmez konumu ile kenset rantiyenin iştahını kabartan Zürefa Sokak, yani ahlak safsatası altında aslında toprağına göz dikilen Zürefa Sokak, Galata'nın en eski sakini Zürefa Sokak, Beyoğlu Belediyesi'nin 200 senedir değiştirmeye dahi tenezzül etmediği siyah kaldırım taşlarıyla (ki ben bunu büyük bir şans olarak değerlendiriyorum) ve sokağın girişini adeta saran sarmaşıklarıyla, mahremiyetin kamusal alandaki en müstesna geçidi olarak, İstanbul'un tarihsel silüetinin yaşayan önemli 1 parçasıdır. 

Hemen bitişiğinde bir hamam, onun karşı çaprazında bir çay ocağı, girişinde emanetçi ve köşenin başında kondom satan bir seyyar satıcı vardır. Bu sokaktaki bütün olanaklar neden sonuç ilişkileri üzerine, adeta 200 sene öncesini yaşarcasına yeniden ama yeniden inşaa edilir. Yaşayan bir höyüktür Zürefa Sokak. 

Bir kent için, ne denli büyük bir şans! 

İlim ve irfan sahibi sistemler, genelevleri rantiyeye kurban etmez. Genelevlerin kapılarına kilit vurarak bir yere varılamayacağını bilir. Onun yerine seks çalışanlarının koşullarını düzenler, yaşam standartlarını yükseltir, onlara güvence verir. 20.yüzyıl başında (o zamanlar bir liman kenti olarak işlev gören) İstanbul, Doğu Avrupa'nın en popüler fuhuş merkeziydi ve bunda utanılacak bir şey yoktu. Dürüstçe çıkıp söylenemiyor "araziye göz diktik" denilemiyor, yeni adı "utanç yuvası!" oluyor. Neyin utancı? 

"ZÜREFA"ya gelirsek; 

Cumhuriyet erbabının sokağa sonradan verdiği gibi Zürafa değil, ZÜREFA'dır doğrusu. İstanbulluların ilk defa Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın deniz yoluyla dönemin sultanına hediye etmek üzere Afrika'dan getirdiği zürafa ile, sokak olarak "zürefa" arasında derin bir uçurum var. İstanbul'a geldiğinde büyük ilgi gören ve Çinili Köşk'ün bahçesinde sultanın huzuruna çıkan o hayvanı, zürefa sokağın "zürafası" ile karıştıranlar, yani sokağa bir hayvan ismi veren şuursuzlar, tarihi tersten okudukları için zaten bu haldeler. 

Halbuki, "zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü" diye, çok anlamlı bir deyim de vardır. ZÜREFA; yani Osmanlıca lezbiyen anlamında kullanılan sözcük, partner arayan bazı lezbiyenlerin, o dönem beyaz gömlek ve fular takarak bekar olduklarını belli etmeye çalışmalarından dolayı doğar. Bu bağlamda Zürefa'nın düşkünü, sanılanın aksine bir kadındır, ve bir kadının bir kadını arayışını ifade etmek için kullanılır.    

O dönem diğer kadınlardan farklı giyinen, anlaşıldığı kadarıyla toplum tarafından da pek hoş karşılanmayan, saçlarını kısa kesen ve boyunlarına taktıkları beyaz fularlarıyla kendilerini belli eden "lezbiyen" sıfatı, bu sokağa birçok nedenle verilmiş olabilir. Ayrıca kelimenin bir diğer anlamı, "zarif kimseleri" betimlemek içindir. Zarife, buradan gelir.

Her anlamıyla Zürefa, bu sokağa verilebilecek güzel isimdir. 

Hazır yeri gelmişken eski isminin sokağa derhal taktim edilmesini, bu kabul edilemez hatadan dolayı zarifelerden özür dilenmesini ve insanlık tarihi kadar kadim bir tarihin, sonsuza dek aynı sokakta yaşamasını umuyorum.

...................... 

Bu vesileyle büyük duayen Osep Minasoğlu'nun 1960'ların sonunda Abanoz Sokak'ta çektiği seriden bir bölüm de paylaşmış olayım. 

SEKS İŞÇİLİĞİ İŞÇİLİKTİR!




arkam



Soldan üçüncü, pembe binanın, tam cumbanın bittiği içi mavi boyalı balkonlu katında, iki trans yaşardı. Bana, bir başkasının evini gözetlemeyi ilk onlar öğretti. En ideal gözetleme yöntemlerini, o ev sayesinde keşfettim. İlk onlarla, ışığımı kapatıp, iki parmağımla araladığım jaluzinin arkasından gizlice başka bir hayata girdim, girdim ve çıkamadım.

Bizler uykuya hazırlanırken, onlar sabah kahvaltılarını yapıyor olurlardı, bizler sabah kahvaltılarımızı yapıyor iken, onlar akşam yemeklerini yiyor... İlk bu asimetriyi farkedince, bakar oldum. Bir mum yakar ama peynir ekmek yerlerdi. Nadiren tencere yemeği olurdu. Nadiren masada çiçek olurdu. Balkon kapısını ortalayan masaya karşılıklı otururlardı. Tam karşılıklı. Harika bir açıydı ve ben tüm detayları görebilirdim. Bazı yemekleri neredeyse onlarla yerdim. Bazen konuşurlar, ama bazan hiç konuşmazlardı. Nadiren, yemek esnasında şakalaşırlardı. Bazan, ama en güzel olanı, balkona çıkardı. Bulvarı izler, bir sigara içer ve bazan ikimizde bornozlu olurduk... O eve bir müşterinin girdiğini hiç görmedim, yalnızca yaşamak için kullanılan, anladığım kadarıyla en mahrem yeriydi hayatın, orası. Ben ise oraya, kuş bakışıydım. Birkaç kez arkadaşları geldi, bir kez party verdiler, ve ev kedisi olmadığı anlaşılan küçük bir kedi, bir dönem yaşadı orada. Sonra gitti.


Sonra vakit geldi, tahta masanın üzerinde yanan mum söndü.


Bazan düşünüyorum da, beni bu lokasyona ikna eden en önemli etkendi, arkam. Arkamı gözetlemek. Bir şehre, dikiz aynasından bakmaktı.


Ve kim bilir, belki onlar da zaman zaman beni izliyorlardı. İzledikçe, hayatını daha izlenebilir hale getirmeyi öğrenen ben oldum çünkü.


Ama şimdi laboratuvarını kaybetmiş bir fizikçi gibi hissetmiyorum, yalnızca özlüyorum. En tuhaf olanı da bu belki... Gerçekten özlüyorum. Aramızdaki meselenin basit bir pozisyon müzakeresinden ibaret olmadığını, bu terkediş sonrası daha açık kavrıyorum.


Bilinçli ya da bilinçsiz, o yükü aldıysam madem sırtıma, taşıyacağım yere kadar götürmek gerek.


Zaman buldukça yazacağım, pembe binanın sol bitişiğinde en üst katı paylaşan "bekarların" esrarlı gecelerini, onun hemen yanındaki güzellik salonunu işleten Kanat Anne'yi, köşedeki perukçunun müdavimlerini, Şenol Birahanesi'nin bodrum katındaki flörtözleri ve diğerlerini.    

18 Aralık 2012 Salı

mediterranean / akdenizli


"mediterranean / akdenizli"
ceramic effect on polyester 
(stable pedestal)
110x80x55cm

BAZAN@Pilevneli Project






16 Aralık 2012 Pazar

Söyleşi: Ali Akay - Tayfun Serttaş / Pilevneli Project

"BAZAN" - Müge Büyüktalaş / Blank-Mag

"BAZAN"

Röportaj: Müge Büyüktalaş

Fotoğraf: Eda Kızıl Çetintürk

Blank-Mag üzerinden okumak için: BURADAN



Pilevneli Project'teki serginin başlığı “Bazan”. Serginin oluşum sürecinden ve üretim aşamasındaki etkileşimlerden bahseder misin?

Bazan; bütün hikayesi çok fazla akademik, sürekli proposal üzerinden ilerleyen, kendi pratiğimin bir parçası olmakla beraber kendimle çok alakası olmayan, öznesi ben olmayan çalışma süreçlerinden sonra aslında kendime dönüş gibi. Bazan benim için bir ara ve sorgulama dönemi. Nasıl öznesi kendim olabileceğim bir sergi yapabilirim dedim? Bu aslında ilk defa bu kadar benimle ilgili olan bir sergi. Bundan önce “Orta Doğu Havayolları”nda bile bu kadar değildi. Burada bu sefer, Kasım gelince mavi giyen, evine çekilip edebiyat okumaya başlayan birisi var. Genç bir kahraman. Çok fazla kendi mahallesinden çıkmayan, İstanbul’u tarihi mahallelerinde yaşayan arasıra kayıkla Haliç’in karşı kıyısına gidip gelen romantik bir karakter. O karakterin edebiyatla kurduğu ilişki İstanbul’la kurduğu ilişkiye de çok yarayan bir şey. Çünkü aslında edebiyatta bir bakıma İstanbul’u öğrendiği mecralardan bir tanesi. Sonuçta ben bir sonradan İstanbul’luyum. 78’de Bodrum’a göç etmiş ailem ve ben orada doğup büyümüşüm. Buradan göç etmişler. 13 senedir buradayım. Benim için İstanbul burada doğup büyüyen insanlara göre çok keşifli bir yer. Beş altı yılım sürekli keşfederek ve üzerine okuyarak geçti. Belki arşivler de bununla ilişkiliydi ve bunun bir ayağıydı. Daha bendeki İstanbul’a döndüğüm sergi bu oldu.

“Bazan” unutulmaya yüz tutmuş bir kelime. Seni “Bazan”la buluşturan ve hatta sergiye isim olarak belirlemenin arkasındaki hikaye nedir?

Bazan Edip Cansever, Turgut Uyar, Orhan Pamuk’un edebiyatlarında bulduğum bir ipucu, bir kullanım, bir anomali. Ama İstanbul dili dediğimiz, İstanbul Türkçesi dediğimiz Türkçe’nin, “dolar”a incelterek “dollar, İstanbul’a “Istanbul” demek gibi. İstanbul’un çok melez bir dili var. Bu dil biraz Osmanlıca’dan biraz Rum, Ermeni cemaatinin aksanlarından etkilenmiş. Paradik bir dil, ama yazıda devam diyor. Birisi karşında böyle konuştuğunda gülebiliriyorsun ama birisi böyle yazdığında ağır ağır okuyorsun. Çünkü başka bir tarafı var. Bir yandan da Ankara Türkçesi’ne mahkum olmuş durumdayız. Dilde de geçmişten kalan bir “Ankaralaştırma” hareketi var. İstanbul Türkçesi biraz sanat dili gibi kalıyor. Yer yer edebiyatta, şiirde ve bazı makalelerde devam ediyor. Margosian çok önemli bunun için, şivesiyle yazan biri olarak. Lale Müldür ve Orhan Pamuk da çok önemli isimler.

Bazan aslında bir aralık, “bazı-an”dan türemiş aslında doğrusu da “Bazan” olan ama bir şekilde Ankaralılaşmış ve değişmiş kelimelerden bir tanesi. Rdan dönerek edebiyat üzerinden bir kurgu yaptım. Aslında sergiye ismini veren yerleştirme 40’a yakın farklı tipografilerde ve şekillerde yazılmış Bazan’lardan meydana geliyor. Orada çok büyük bir obsesyon var bu defa. Sürekli olarak aynı şeyi yapmak ve sergi metninde de sorduğum “sanatçı hep aynı şeyi yapmak isterse ne yaparız” sorusu. Orada farklı mediumları kullandım, kolaj, fotoğraf, pirinç harfler, neonlar, kanaviçe, baskı vs.. hiç normalde dokunmadığım mediumlar var. Onları yaparken bir yerde durdum. Kendimle olan hikayem, İstanbul’la olan ilişkim, kent tarihi ve kültürü ile olan ilişkim. Her şeyi çok mikro bir alanda toplamak istedim. O kadar küçük, o kadar dar bir alan olsun ki; benle kalsın. Son dört beş aydır düzenli olarak onları yapıyorum. Bir taraftan bunlar oluşurken diğer taraftan başka işler oluşmaya başladı. Onlardan bir tanesi “Eftelya’s Atlantis”.

Video'nun çıkış noktası neydi?

Video yine kendimle çok ilgili. Orda ideal bir deniz kızı görmüyoruz ya da reklam filminde izlediğiniz bir şey değil. Montajı yaparken en temiz görüntüleri alıp çok efektif bir şeye de dönüştürebilirdik. Ama kendi içinde orada bir mücadeleyi de izliyoruz. 40 metre derinliği olan bir suda ayakları latexle bağlı bir şekilde yüzmeye çalışıyorsun. Sanatçı kendiyle kaldığında ne yapar sorusunu da anlatıyor. Bütün o senden beklenen kreatif beklentiler, kariyer dayatmaları established artist rolleri ve bunların yanı sıra sürekli öngörülerin hep aynı şeyi yapmanın beklenmesi baskısına bir tepki olarak üretildi. “Ne yapabilirim?” dedim. “40 metre derinlikte deniz kızı olup yüzebilirim, şimdi oldu mu?”yu sormak istedim.Bu nedenle Eftelas Atlantis ironiktir.




Arka planda başka okumalara da yer bırakan bir tavırda üretilmiş gibi işler. Seni bu sorgulamalara götüren itici güç neydi peki?

Üretim meselesiyle, pratikle baş başa kalmamla ilgili. Ara ara şunlar da okunabilir aslında. Bir apartman tabelası var. Daha önceki bir fotoğrafın resim hali var. Orada küçük küçük kendi tarihimden de bahsediyorum. Tarihim içerisindeki benzerliklere de atıflar var.

Bir gözle de sanat tarihi içerisindeki benzerlikleri bulmak gibi bir yöntemsellik var. O yöntemselliğe karşı ironik bir gönderme gibi okunabilir. Hep aynı yazı bu kez birbine hiç benzemeyen ve uymayan mediumlarda görünüyor. Ama established sanatçıdan beklenen şey hep aynı stili yapması ve bunu birbirine çok benzeyerek devam ettirmesi. Benim işlerime baktığında ise hepsi farklı sanatçılar tarafından üretilmiş işler gibi durabilir.

Bu bağlamda “establihed” bir sanatçı değilim. Pratiğimi çok serbest bırakıyorum. Yarın ebru yada metal heykel de yapabilirim. Bu her sanatçıya tanınan bir özgürlük değil Türkiye'de. Çok hoş da karşılanan bir durum değil. Senden beklenen birbirine benzeyen üç yüz tane iş üretmen. Bakıldığında a evet bu bir Tayfun Serttaş işi denmesi bekleniyor. Benim içinse açıkçası “a bunu da mı o yapmış” demeleri daha önemli.




Serginin geneline hakim olan tavrın yanı sıra bir oda var ki, simsiyah ve de tüm gerçekliğiyle izleyiciyi başka bir yerden yakalıyor. Hem odada yer alan iki işten hem de yerleştirme fikrinin çıkış noktasından bahseder misin?

Beyaz fok heykeli, bir Aralık ayında Yalıkavak'ta domuz kurşunuyla vurulmuş bir Akdeniz foku görmemle yaşadığım bir sarsıntının sonucu ortaya çıkmış bir iş. Onlar son dört beş aile kaldılar Yalıkavak'ta. Zaten tüm Akdeniz'de toplam seksen civarı var. Akdeniz'in tapusu gibi bir şey bu hayvanlar, acaip önemli Akdeniz için de. Bir taraftan da Akdeniz'de yaşayan en büyük canlı ve hiçbir doğal düşmanı yok. Balıkçıların arasında tarihsel bir rekabet var. Çünkü balıklar ağa toplanmaya başladıkları andan itibaren aynı şeylerle beslendilkleri için foklar ağlara saldırıyorlar. Foklar bir balık olmadıkları için ağlara saldıran balıklar gibi ağa takılıp kalmıyorlar. Fokun dişleri çok güçlü ve bir anda ağı parçalayıp yiyebildiklerini yiyip yiyemediklerini kaçırıp ağı yırtıp kaçıyorlar. Bu durum balıkçılarda inanılmaz bir reflekse yol açıyor. Bu hayvanla karşılaştıklarında vurabilmek için tüfekle ava çıkıyorlar. Bodrum'a taşındığımızda benim küçüklüğümde “canavar” derlerdi. Oradaki 40 yaş üstü balıkçıların hepsi en az bir iki fok vurmuştur. Canavarın sonradan fok olduğunu öğrendim, dünyanın en sevimli hayvanı. Orda ciddi bir fok kurtarma ofisi var. Arada uğruyorum. On gördüğüm ölü fokun analizlerinde aslında daha önce beş kere vurulmuş ve ölmemiş olduğu, altıncı da ise bedeninin dayanamadığı ortaya çıkmıştı. Çok daha eski saçmalar da çıkıyor. Sonuncu çok ağır.

İş bir tepkiden doğru o nedenle çok nört ve açık bir iş. Hayatım boyunca yaptığım ilk hayvan heykeli. Projenin içerisinde gerçeklikten çıkan bir iş olarak bir ayna tutuyor.

Hayrünnisa Gül portresi de çok ilginç. Çok önemsediğim birisi. Varlığının Türkiye.’deki demokrasiye büyük bir iyilik yaptığına inanıyorum. Çok büyük bir refleks gördü. Onunla birlikte şunu anladık ki bu ülkede “first lady” bile olsan bazı kapılar sana sonuna kadar kapanabilir. Çünkü burası böyle yaşıyor modernizmini. Modernizmi tartışacaksak eğer bugün, modernizmin ne gibi handikaplara yol açtığını, bugüne dair konuşacaksak, Hayrünnisa Gül bu anlamda önemli bir ikon. Hem laik, hem modernizmi kendine bu kadar dikte bellemiş bir memlekette islam orjiniyle çıkmış bir first lady. Cumhuriyet tarihinin bildiğim kadarıyla en genç first lady'si ve kendi devletinin yaptırımlarına karşı AİHM’e giden tek first lady. Durumun toplamından çıkan bir sonuç var ve aynı fokta olduğu gibi onu görmek ve yüzleşmek gerekli. Sanatın figürle olan ilişkisi ve figüratif resimle ilişkisi açısından da önemli bir iş. Kendisi gördüğünde belki hiç beğenmez. Gerçekten kendisi de görsün diye yapılmış bir portre.

Sergilemede son ana kadar ikisini birlikte sergileme fikri yoktu. İki parça da birbirinden ayrı olarak oluştu. Bir anda o gerçeklik bölümünü istedim. Bir gerçekliğe dönelim dedim; arada o foku ve Hayrünnisa Gül'ü beraber görelim. İkisi de bu coğrafyanın çok ilginç figürleri ve burdan doğru bir aralık açalım ve buradan yolumuza devam edelim. Çünkü toplamda daha fantastik bir sergi. İşler daha gerçeküstü okunabilir. Nötr nedenlerle bir aradalar ama her türlü okumaya da açık.




Civar sakinlerinden biri olarak Tarlabaşı dönüşümünü çok yakından gözlemleme şansın oldu. Süreci ve tüm olup biteni nasıl yorumluyorsun?

Benim durumum daha ikircikli. Bütün süreç boyunca, Kadıköy'de oturup ya da Etiler'de oturup burayla hiç alakası olmayıp, kalkıp bu sürece müdehale etmek isteyen sırf karşı olmak için karşı olanlar ya da kendine bunları iş edinenlere karşı her zaman mücadele ettim. O semtte yaşayan birisi olarak zaten bahsettiğimiz bölge 3., 4. aşama centrifikasyondaydı. O da başka bir şeyin sonucuydu. Başka bir travmanın sonucu olarak 80 sonrası o hale geldi mahalle. 50'lerde başlayan büyük bir kriz var, 70'lerde yaşanan iç göç, 80 sonrası köy boşaltmalar başlıyor yani orayı biz yaptık biz ürettik. Sulukule'den bu anlamda bir farkı var. Sulukule denilen yerde o insanlar gerçekten 300 yıldır orada. Bütün mahalle arasında bir organik bağ var. Bunların arasında akrabalık ilişkileri var, kız alıp vermeler var. Bir yerleşiklik vardı Sulukule'de. Tarlabaşı öyle olmadı, her zaman bir geçiş yeriydi. Tarlabaşı'nda görebileceğin en eski adam 5-6 yıldır oradadır. Çünkü o süre içerisine hızla parasını kazanıp hızla ne yapacaksa çalışıp edip oradan çıkmanın derdindeydi. Kimse orada çocuk büyütmenin peşinde değil. Kimse orada gelinim gelsin bu eve, şunu alayım dediği bir durumu kalmamıştı, belki varsa da çok nadir. Bu yüzden kültürel olarak tabii ki de korunması gereken gruplar var ama bir sürekliliği yoktu.

İkinci durum mimari stok. Biz o mimari stoğu kendi haline bıraksaydık zaten kendi çökecekti 10 yıl içerisinde. Çok fazla tahribat vardı ve içeriden çürüyodu. Bu yüzden dönüşüme hep bir yere kadar destek verdim. Oraya bir şey yapılmalıydı. O gruplar kendi içlerinde de birbirleriyle çatışıyordu. Öyle güllük gülistanlık bir hava olmadı hiçbir zaman. Orada yaşayanlar kendi içlerinde bir sosyal ekoloji oluşturmuyordu. Aksine çatışanların bir aradalığından doğmuş bir durumdu sadece. Kimse çıkıp aptal gibi Tarlabaşı çok multikültürel bir yerdi demesin.

Bugün ne oldu? Ben her zaman bir ara metod önerdim orasıyla ilgili. İçeriden dönüşümü savundum bu anlamda. Cihangir ve Galata'da uygulanan içeriden dönüşüm Tarlabaşı için söz konusu değildi. Tarlabaşı'nın sahibi olmadığı için orayı dağıtmak daha kolay geldi. Ne oldu? Gördüğümüz sonuç oldu. Bu haliyle bu bir yöntem değil. Yıkmamaları gereken binaları yıkmaya başladıklarında ilk Akbank'ı yıktılar. O modern köşenin başındaydı. Ama sonradan tescilli olduğunu bildiğimiz binaları yıkmaya başladılar. Bize gösterdikleri projeyle uygulama arasında çok fark var.




Taksim'in sosyolojik ve belli anlamlarda politik geçmişi olan bir lokasyon olarak bu oranda yapıbozumuna uğratılmasını nasıl değerlendiriyorsun? Buranın dönüştürülmesi demek uzun vadede civarda yaşayan belli bir entelektüel grubun da dağıtılmasına yönelik bir tavır olarak da yorumlanabilir mi?

Kesinlikle hem öyle hem de bu insanların siyasi olarak da geçmişten kalan önemli bir hırsı var. Lütfi Kırdar döneminde yaşasaydım ve Henri Proust Topçu Kışlası'nı yıksaydı muhtemelen karşı çıkanlardan biri olurdum, çünkü yıkılmasını istemezdim. Ama şu gün yıkılmış bir şeyin replikasını yapma fikrini ne kadar savunabilirim bilemiyorum. Diğer yandan Gezi Parkı projesi aslında Askeri Müze üzerinden Nişantaşı ve Maçka'ya bağlanan büyük bir üçgen adanın kapısı olarak tasarlanmış zamanında. Gezi Parkı aslında bir tak, biz o taka çıkıyoruz, ormana giriyoruz. Mantık olarak böyle gerekiyor. Ancak zaten Henri Proust sonrası Cumhuriyet politikaları içerisinde araya Hilton, Ceylan, radyo binası, yer yer apartmanlar girmeye başlayınca ve bugünki halini alınca durum zaten Gezi Parkı'nın devamı ve sürekliliği kesiliyor. Gezi Parkı bir adacık olarak kriminal bir bölgeye dönüştü zamanla. Kimsenin parka gelip oturmak için gittiği bir yer değil yani öncelikle bunun hakkını verelim. Park fikrinden de çok memnun değilim açıkçası. Çok büyük bir problem görmüyorum bu anlamda parkımıza dokunamazlar diyenlere karşı. Orada bir doğa falan da yoktu.

Meydansal olarak düşündüğümüzde meydanın sürekliliğini kesiyor aslında. Merdiven de kötü yapılmış. Çok düzgün bir replika yapılırsa orada zaman geçirebiliriz. Merdivenlerin altının da mezarlık olduğu söylenir. Eğer doğruysa altından Ermeni mezarlığı çıkacak. Surp Agop'un karşı tarafı Ermeni mezarlığıydı. Ona el koydular istimlak edip zamanında. Oradan kurtarılan patrikler ve din adamları gibi kimselerin mezar taşları şuan Şişli'deki mezarlıktadır.

Politik referansları açısından Askeri Kışla'daki Rus ve Hindistan etkisi çok ilginçtir. O etkide bir eser daha yoktur İstanbul'da. Köşelerinde soğan kubbeleri bulunan ve Hint işi kapılardan girilen bir yer daha yok. Çok doğru kotarılırsa ben varım bir taraftan. Ama abuk subuk bir alışveriş merkezine dönüşürse olmaz tabii ki.

Özetle söylemek istediğim bütün bu projeler genelinde sadece karşı olmak için karşıt tavır takınmak yerine, anlamaya çalışmak ve önermeci olmak gerekli. “Bunu yaptırmayız” diyenlere önerin nedir diye sorduğunda “yok, böyle kalsın” cevabını alıyoruz. Bir tane çıkıp proje verdin mi? Hayır. Hem bu kadar poltikçi bir tavırdasın hem burnu büyük ondan sonra kenti korumaktan bahsediyorsun. Burada bir kolektif kültür var, koruyacaksak hep beraber yapacağız. Yanlış bir şey varsa da bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalışacağız, kamuoyuna her yere ama ben açıkçası her şeye hayır diyen tavıra katılmıyorum.




Bitirmeden tekrar sana dönersek, bundan sonrası için nasıl bir yol bekliyor seni? Hem bir sergi tamamlamış olmanın hissiyatını hem de bunun sana yarına ilişkin içsel anlamda uyandırdığı duygulanımı merak ediyorum aslında.

Özne olarak beni bu kadar ortaya koyan bir sergiden sonra gruptan, toplumdan, azınlıklarlardan kendime doğru bir dönüş yaşamışken aslında kendime doğru devam edebilirim. Diğer taraftan buraya karşı hep sorumluluklarım var. Arşivleri yaparken şunu demiştim, nasıl oldu da bu arşivle bana kaldı? Dünyanın herhangi bir normal ülkesinde bu işler bana kalmaz. Ben 25 yaşında devletin ya da sistemin yapmadığı, el atmadığı şeylere kendi 3. dünyamın içerisinde kendimi sorumlu hissettim. Hissetmeye de devam ediyorum. Zaten kendimi ve pratiğimi bir şekilde böler oldum. O tarafım hep devam edecek. Ara ara nefes almak ve kendime dönerek dengeyi kurmak da gerekli. Beni çok profesyonelleştirir ve kurumsallaştırır. Küçük kaçışlara ve alternatiflere de ihtiyacı var. Sözümü başka yollardan da söyleyebilmeliyim. Kendimle biraz daha vakit geçirmeliyim. Ama bir süre daha Türkiye'de bir sergi yapma planım yok. Biraz dinlenmek, biraz karşılaştırmak gerekli. Belli taşlar bir kere daha yerine oturdu. Şimdi biraz nefeslenmek gerekli, sonra da hayat beni artık nereye götürürse...




"Bazan" - Müge Büyüktalaş / Blank-Mag 12 Aralık 2012

14 Aralık 2012 Cuma