16 Nisan 2015 Perşembe
10 Nisan 2015 Cuma
conférence@Centre Pompidou
Dear Parisian friends and those who will be in Paris in 15th April, I am inviting you all to my talk at CENTRE POMPIDOU..
(15th April - 18:30)
La
Bibliothèque Kandinsky accueille Tayfun Serttas, jeune artiste stambouliote,
pour une conférence où il présentera trois projets qu’il a réalisés autour des
archives photographiques dans l’objectif de rétablir la mémoire des minorités
non-musulmanes d’Istanbul.
MERCREDI
15 AVRIL à 18h30
La
conférence sera l’occasion de revenir sur trois chantiers archivistiques que
Tayfun Serttas a mis en place autour de la mémoire de Pera, quartier
greco-arménien d’Istanbul :
Les archives d’Osep Minasoglu : Photographe de studio, Osep
Minasoglu documente la vie nocturne du quartier qui se transforme au fur et à
mesure des départs de ses habitants.
Les archives de Maryam
Sahinyan :
Sans jamais abandonner une certaine distance bienveillante, travaillant pendant
cinq décennies dans un petit studio de 18 m², la photographe Maryam Sahinyan
dessine le portrait démographique de Pera.
Le cimetière d’architectes : Les bâtiments construits
par les architectes grecs et arméniens pendant les dernières décennies de l’Empire
Ottoman et les premières années de la République de Turquie sont démolis sous
prétexte de nouveaux plans d’urbanisme. Tayfun Serttas essaie de trouver une
solution pour en garder au moins quelques traces.
Tayfun
Serttas (1982) vit et travaille à Istanbul. Il compléta ses études
d’anthropologie avec un programme de master interdisciplinaire et un mémoire
sur «Photographie et minorités à Istanbul dans le contexte du modernisme et de
la représentation culturelle». Sa pratique artistique en garde la trace; son
travail est imprégné des sujets comme l’anthropologie urbaine, l’égalité
sociale, le patrimoine culturel et altérité, la critique de la société civile,
la sociologie de la vie quotidienne, les minorités, la transformation urbaine,
et les stratégies socio-politiques. Ses installations se composent souvent de
divers médias comme les objets trouvés, les sculptures, les photographies, les
dessins ou encore la vidéo. En variant ses points de vue, Serttas critique la
mémoire normative des sociétés modernes. A mi-chemin entre sociologue et
artiste, à travers expérimentations et recherches interdisciplinaires il
interroge l’écriture de l’histoire officielle.
9 Nisan 2015 Perşembe
Kanal D / Ana Haber Bülteni
09.04.2015 tarihinde Cüneyt Özdemir'in hazırlayıp sunduğu Kanal D "Ana Haber Bülteni" LINKTEN IZLENEBİLİR (33.18 dak. itibaren)
7 Nisan 2015 Salı
100 ans avant, 100 ans après
100 ans
avant, 100 ans après
"Le monde était si récent que beaucoup de choses
n'avaient pas encore de nom et pour les mentionner, il fallait les montrer du
doigt."
Gabriel
García Márquez
Cent ans de solitude
Cent ans de solitude
Nous sommes dans l’obligation d’admettre qu’il
est désormais trop tard pour sauvegarder maintes choses. Nous avons perdu cette
grande occasion... Savoir vivre et produire ensemble fut disparu avec les
premiers migrants. Ceux qui sont partis en premier ont aussi emmené leur
conscience avec eux. Pourtant, il fallait dès le départe mesurer l’importance
de la situation.
100 ans plus tard, les “guerres de mémoire”
sont désormais sujettes à toute sorte de manipulation. Mais également, la
mémoire est une des conditions sine qua non de notre retour à nos innocences.
Ignorée par ceux qui n’ont que les trophées de guerre comme actualité, seule
preuve des conquêtes morales. Beaucoup plus que des pierres, des murs, des
terres. C’est toujours une possible méthode de thérapie et de négociation : la
mémoire.
Partageant une même géographie, les Arméniens et les
Turcs étaient deux cultures anciennes qui produisirent et évoluèrent pendant
plus de mille ans dans un contexte d’échange continuel. La solitude centenaire
de ces deux cultures aboutit non seulement à une isolation démographique mais
aussi à une catastrophe culturelle innommable, irréparable. Ceux qui furent
condamnés aux cent ans de solitude n’eurent pas de deuxième chance sur la Terre.
Tels les membres perdus d’une famille éparpillée, les
Arméniens, et les Turcs se cherchèrent pendant tout le siècle dernier en
utilisant des itinéraires différents, et à chaque occasion ils parlèrent les
uns des autres.
Si j’avais vécu il y a 100 ans, j’aurais
probablement eu le même propos qu’aujourd’hui et que j’aurais porté l’affaire
au delà d’un règlement de compte politique. Mais alors qu’est-ce qui fait que,
juste 100 ans plus tard, je garde toujours le même propos?
Un siècle perdu.
Le génocide arménien; beaucoup plus qu’un mot, qu’un
calendrier, qu’une politique, qu’une négociation, qu’une terminologie, qu’une
stratégie, que des dommages et intérêts, il s’agit d’un traumatisme irréparable
de deux vieux peuples appartenant à une même civilisation. La question est
aussi psychologique que politique. Une thérapie sur ce “syndrome centenaire de
manque” est alors une nécessité. Tous les Arméniens et les Turcs ayant la
conscience du sujet ont le sentiment d’avoir cent ans aujourd’hui.
C’est pour cette raison que, dans le cadre de
l’exposition “100 ans avant 10 ans après” je ne m’intéresse ni à ce qui se
passa il y a cent ans ni à ce qui se passera dans cent ans, mais au combat
créateur que les générations vivant dans ce paradoxe mènent contre le temps.
Avec les histoires de ceux qui se vouent au siècle perdu, avec nos histoires.
22 Mart 2015 Pazar
"100 ans avant, 100 ans après"@Moments Artistiques
Dear Parisian friends and those who will be in Paris in April,
I am inviting you all to my solo exhibition "100 ans avant, 100 ans après" at Moments Artistiques, open between 17 and 27 April. There will also be a series of accompanying events at Centre Pompidou. The programme will be announced shortly…
Coming soon.
Coming soon.
13 Şubat 2015 Cuma
"Orijinal Kopya" / Elif Boyner
Elif Boyner'in 13 Şubat - 7 Mart 2015 tarihleri arasında Öktem&Aykut Galeride izlenebilecek son solo sergisi "Orijinal Kopya" üzerine yazım;
"Orijinal Kopya" / Elif Boyner
“Orijinal Kopya” olgusu yüzyıl başında,
eski kıtalarda bulunan panteonlar, piramitler ve obeliskler gibi farklı kültür
ve dönemlere ait mimari ikonların ardı ardına Amerikan kentlerine inşa
edilmesiyle ortaya atıldığında; henüz çok az teorisyen bağlamından koparılmış
bu ilk replikaların mimariden öte anlamlar ifade edebileceğini öngörüyordu.
Modernist yüksek sanatların ve ticari
sanatların izlediği tanımlayıcı yönün (sanatların meta-sanatlara ya da medyaya
dönüştürülmesinin) prototipi olan fotoğraf, zamanımızda; sinema, televizyon,
video, Cage, Stockhausen ve Rich’in teyp bandı esaslı müzikleri gibi, doğrudan
fotoğrafın kurduğu modelin mantıksal uzantıları olan disiplinler aracılığıyla
“orijinal kopya” olgusunun yüzyıl başındaki tanımından çıkarak görsel teoride tartışmanın
ana hatlarından birine dönüşmesini sağladı.
İlk eleştirmenler, fotoğrafın kendisine ve
temsil ettiği dünyaya yönelik gerçek bir farkındalığa sahip değildi. Onları
fotoğrafa - ve özellikle de postmodern fotoğraf uyarlamacılığına - çeken
Rosalind Krauss’un altını çizdiği gibi “fotoğrafın
orijinallik, öznel ifade veya biçimsel tekilliğe dair gülünçlüğü”, “orijinal ile kopya arasındaki farkın altını
oyması” ve “orijinalliğin kökeni
olarak sanatçıyı kabullenmeyi reddedişinde” yatıyordu. Kısaca fotoğrafa
karşı yapılan bu saldırı, sanatın kendinden uzaklaştırıldığı ve ayrıştırıldığı,
geniş kapsamlı yapıbozumcu bir projenin parçasıydı. Fotoğrafa, özellikle de
yüksek modern fotoğrafa saldırmak, modernizmin şatolarını yerle bir etmek
anlamına geliyordu.
Tartışma henüz nihai bir karara
bağlanmamışken, adı konmamış bir teknolojik devrimle analogdan dijitale geçiş
ve sanatı dijital medyalar üzerinden yeniden tarif etme ihtiyacı, o güne değin
orijinali baz alarak kopyayı tanımlaya çalışan eleştirmenlerin görüşlerini ters
yüz etti. Bu yeni uzamda “orijinal kopya” olgusu, kopyayı baz alarak orijinalin
tanımlanması gerektiğine dair görüş açısından bir dönemin başlangıcıydı.
Günümüzde hala sıcaklığını kaybetmemiş bir tartışma
olarak “Orijinal Kopya”, Elif Boyner’in aynı başlık altında toplandığı son
dönem işlerinde, farklı medyalar aracılığıyla araştırılıyor. Galerinin ana
mekanına, düzleminden ve işlevinden koparılarak adapte edilen bir yemek masası,
çevresini kuşatan üç video ve yüz elli parçadan meydana gelen fotoğraf
yerleştirmesi, “Orijinal Kopya”nın zeminini meydana getiriyor.
“Adaptasyon” isimli merkezdeki yerleştirme,
ayakları arasındaki denge bozularak (kırılarak) yatık durması sağlanan yemek
masası üzerinde servis edilen çorba, su, salata ve ana yemekten oluşan zengin menüyü,
tabak ve bardakların altına yerleştirilen desteklerle mekan zeminine paralel
bir düzlemde temsil ediyor. Masa üzerindeki objelerin her biri, altına
yerleştirilen destekler sayesinde düz dururken, tüm bu desteklerin taşıyıcısı
olan masa, batan bir gemiyi andıran görünümüyle adeta işlevinden kayarak
sıyrılmaya çalışıyor.
Sanatçıya göre “normatif algının bireyler tarafından değiştirilemeyeceğine olan inanç,
bireylerin gündelik hayat içindeki mevcut kalıplara kendiliğinden adapte
olmasıyla sonuçlanıyor. Böylelikle gündelik yaşam içerisinde sayısız kültürel
kalıp, kamufle olarak saptanamaz hale geliyor. Bazen ise ideal olana bağlı
kalmaksızın, masanın üzerini kuşatan menüye geçici desteklerle fonksiyon
kazandırır gibi; gündelik hayat içerisindeki eğriler, altına iliştirilen
anlamlarla geçici işlevler kazanıyor”.
“Adaptasyon” isimli yerleştirmeyi
çevreleyen, aynı serinin süregiden parçaları olarak okunabilecek “Hareketli
Natürmortlar” başlıklı üçleme; resim, fotoğraf ve video dili arasındaki
geçirgenliği klasik görsel tarihin güzergahlarından geçerek sorguluyor.
Titizlikle kurgulanmış yemek natürmortlarını
klasik resim tarihinde olduğu gibi bıldırcınlar, tavşanlar, ıstakozlar ve
salyangozlar gibi canlılar zenginleştiriyor. İlk bakışta çerçeveli birer
fotoğraf ya da stabil birer dijital görseli andıran işlere daha uzun süre
baktığımızda, imajların içindeki hayvanların canlı ve hareketli olduklarını
görüyoruz. Yavaş hareketlerle içine yerleştirildikleri natürmortu yemekte olan
hayvanlar, bir zamanlar resim tarihinin bu en popüler dalını, rolleri değişmiş
olarak temsil ediyorlar. Mizansenlerin ölü hayvan bedenleriyle zenginleştiği
geleneksel resim tarihi, bu kez aynı hayvanların masaya hakim olduğu ve
nihayetinde tüm mizanseni iştahla mideye indirdikleri çelişki içinde yeniden
kurgulanıyor.
“Hareketli Natürmortlar”ı takip eden
“Tekerrür” isimli çalışma, yüz elli parça video still baskıdan meydana gelen
bir fotoğraf yerleştirmesi. Gerçekte tüm kareleri, sanatçının kendine rol
verdiği son videosundan kopyalanan imajlar, fotoğraf kamerasıyla gerçekleşmesi
muhtemelen bir çalışmayı farklı bir medya üzerinden fotoğrafa taşıyor.
“Tekerrür”, sanatçının hükmetmek mi yoksa boyun
eğmek mi istediği kesin olmayan bir ağacın dallarına tırmanma girişimlerinden
meydana geliyor. Boyner’in her seferinde onu agresifçe üzerinden atan ağaçla
süregiden mücadelesi, gerçekte tek kanallı bir video loop olarak üretildi.
Yılmadan yeniden yenilmek üzere geri döndüğü ağaçla arasındaki inatlaşma, video
kurgusu içinden ayıklanan yüz elli farklı fotoğraf baskısı aracılığıyla senkronize
olarak mekana yerleşiyor. Fotoğraf ve video dili arasındaki muğlaklık, bu kez flipbook
kültüründen aşına olduğumuz senkronize karelerin mekan içerisinde
kurgulanmasıyla deşifre ediliyor.
Mekanın bir diğer bölümünde tek başına konumlanan “Sabır”
isimli iki kanallı video, Kumkapı Balık Hali’nde gündelik rutinin parçası olan
martılar ve balıkçılar arasındaki yüzlerce yıllık geleneğe tanıklık ediyor.
Balıkçıların erken saatlerde kıyıya yanaşmasıyla, halin tavanındaki
konstrüksiyonlara sessizce sıralanan martılar, saatler süren bekleyişin
ardından aşağı uçarak balıkçılar tarafından kasalanan balıklardan haklarına
düşeni alıyorlar. Altı saatlik videonun ikinci kanalında ise bu kez halin
zeminini, yakalanan balıkların hangi kriterlere göre seçildiğini ve ticari değeri
olmayan avın martılara bırakılmak üzere ayıklanışını izliyoruz. Avlarını
kendileri yakalamak yerine, günün ciddi bölümünü diğer avcıların artıklarından
yararlanmak üzere beklemede geçiren martıların hikayesi avcılığın tarihi kadar
eski. Av, avcı ve fırsatçı arasındaki bu evrensel gelenek, Boyner’in altı
saatlik çalışmasında eş zamanlı dahil olduğumuz bir ritüele dönüşüyor.
Sanat yapıtının ticari yönünün ve
meta-sanatların, sanatın kavramsal zemininden daha fazla ön plana çıktığı
çağımızda, Boyner’e göre “sanatçının pek
de inanmadan dahil olduğu, bazen galeri baskısı bazen ise kişisel kaygılar
üzerinden şekillenen ‘satılabilir iş üretme’ ihtiyacı, gerçekte sanatçının
mevcut sisteme ayak uydurması ve nihayetinde sanatın doğasına aykırı bir kimliğe
bürünmesiyle sonuçlanıyor”.
Serginin üçüncü bölümünde sanatçı,
çevresini kuşatan ticari koşulları ve bu koşulların absürtlüğüne ilişkin
tanıklıklarını, şahsi birer sorgulama olmaktan çıkarıp izleyiciye itiraf
etmenin yöntemlerini araştırıyor. “Etiket”, “Farklı Renklerde Mevcuttur (buy 2
get 1 free)” ve “Bir kolektör neonlu iş soruyordu” başlıklı üçleme, Boyner’in
üretimleri üzerine bugüne değin kendine gelen tekliflerin eleştirel bir
değerlendirmesi olarak okunabilir. Sanat yapıtının üretim aşamasında sanatçın
motivasyon kaynakları ve dış müdahalelerin üretim sürecine olası etkinlerinin
ironisi olarak değerlendirebilecek işler, tekil birer yapıt olmaktan ziyade,
günümüz sanatında sıkça karşılaştığımız popüler medyalara dair hafızanın
dokümantasyonu.
Boyner’in üç farklı bağlamda ürettiği ve
mekanın farklı bölümlerinde kümelediği çalışmalarından “Orijinal Kopya” ana başlığına
döndüğümüzde, yalnızca sisteme dair değil, sanatçının kendine yönelik
eleştirisini de mümkün kılan bir okumalar bütünüyle karşılaşıyoruz. Sanatçıya
göre; “tarihin sürekli kendini
tekrarladığı bir dünyada, özellikle bu coğrafyada, kopyalar bire bir
gözlemlenemese de, sözde değişen sistemler içerisinde değişmeyen şeylerden biri
de bizlere biçilen roller”.
Orijinal Kopya, sanat tarihinin, estetiğin, teknolojinin
ve tasarımın uzunca süre daha tartışacağı temel başlıklardan biri olarak her
geçen gün yeni anlamlar edinirken, sanatçının anlam dünyasındaki karşılığı Elif
Boyner’in aynı adı taşıyan son solo sergisinde, süregiden bir araştırmanın özneleri
olarak karşımıza çıkıyor.
Tayfun Serttaş
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
















%2C%2B2014%2C%2BVideo%2C%2B17'.jpg)
