4 Mayıs 2018 Cuma

"Sahi, İstanbul neydi?" / Melike Bayık - IstanbulArtNews






‘Sahi İstanbul neydi?’

Multidisipliner üretimleriyle tanıdığımız Tayfun Serttaş, 2009 yılından bugüne Maryam Şahinyan'ın fotoğraf arşivi üzerine sürdürdüğü projesini PİLEVNELİ'ye taşıyor. Sanatçının 27 Nisan'da PİLEVNELİ'de açılan "FLASHBLACK" isimli, isli film karelerinden ortaya çıkardığı, arşivsel bir boyut taşıyan, geçmiş ve bugün arasında kültürel ve sosyolojik bir köprü kuran sergisi, 26 Mayıs'a kadar izlenebilir.

Melike BAYIK 

Melike Bayık: Öncelikle Türkiye'de araştırma tabanlı üreten sanatçılardan birisiniz. Antropoloji lisansınızın ardından, ‘Photography and Minorities in Istanbul in the Context of Modernism and Cultural Representation’ başlıklı tez çalışmanız ile sanat ve tasarım yüksek lisansınızı tamamladınız. Eğitim sürecinizi sonrasındaki araştırmalarınız ile ilişkilendirerek sanatsal pratiğinizden bahseder misiniz?

Tayfun Serttaş: Aslında yalnızca araştırma tabanlı çalışmıyorum, fakat araştırma tabanlı işlerin pratiğime getirdiği başka sorumluluklar var. 2009’da Studio Osep’i açtığımda bir şaşkınlık oldu, bir arşivin sanat sahnesine taşınabileceği fikrine yabancıydı birçokları. Bu tip sergilerin emsali yoktu ve İstanbullu izleyicinin zihninde daha önce yapılmış buna benzer örnekler yoktu. O gün meseleyi anlatabilmek için dünyadaki örneklerden bahsetmek zorunda kalıyorduk, arşiv nerede biter, sanat nerde başlar, neden yapılan iş dokümantasyondan ibaret değildir... Bugün böyle bir sorumluluk yok, artık yalnızca bu konuda uzmanlaşan kurumlar var İstanbul’da. Bu süreçte pratiğim açısından belirleyici olan bireysel inisiyatifimle, sanatçı pozisyonumla ve erken bir yaşta bu işe soyunmuş olmam olabilir... Çok isterdim Türkiye’de daha fazla sanatçının bu şekilde çalışmasını. Arşivsel veri bir yandan artık çok kullanılıyor fakat bir bütün olarak arşivin kendisi masaya yatırılmıyor. Şu sıra arşivlerin estetik cazibesi kavramsal içeriklerinden biraz daha ağır basıyor anladığım kadarıyla.  

Güncel sanatın ‘güncelliği’ hangi tarihsel planda okunmalı uzun bir tartışma. Fakat kendi birikimiyle ilişkilenmeyen bir sanatın sözü bence eksik kalır. 2000’lerin başından itibaren Türkiye sanatı ‘Amerika’yı yeniden keşfe’ soyundu, bunun hem çok iyi, hem de çok kötü sonuçları oldu. Ama nihayetinde hepimiz bu ‘keşif’ sürecinin çocuklarıyız. Ben bu sürece ‘peki elde ne var?’ sorusu üzerinden katkı sundum. Toplumsal cinsiyet tartışıyoruz ve de buranın bir ‘queer’ birikimi var. Kadın bedeni tartışıyoruz, ama kadın bedeni ilk kez sahnede değil. Zira kentsel tartışmalar, örneğin mimari, kaçıncı kez revizyona uğruyor? Bugünkü tartışmayı belirleyen koşulların tümü, aslında bir birikimin sonucu ve bu birikimi masaya yatırmak, görünür hale getirmek önemliydi benim açımdan. Bugün İstanbul’da açılan sergilerin yüzde sekseni ‘hafıza’ vurgusu yapıyorsa iyi bir iş başarmışız sanıyorum. Ben yaptığım işi hiçbir zaman ‘hafıza’ ile tanımlamadım, hatta anti-bellek dedim. Fakat burada bu konuya dair bir birikim oluşuyor ve tartışma bu güzergahta seyrediyor, bunu izlemek olağanüstü keyifli.

M.B.: PİLEVNELİ'de açılacak olan "FLASHBLACK" serginizin içerik ve formsal yapısından söz eder misiniz?

T.S.: 2011’de dijital olarak kamuya açılan Maryam Şahinyan arşivini, fiziksel potansiyeli üzerinden bir daha düşünüyoruz. Bir bakıma, ilk gösterimde teknolojiye bağımlı ve enformasyon yönü ağır basan bir işi, medium ile buluşturma fikrinin sonucu olarak gelişti FLASHBLACK. Şahinyan arşivi özelinde medium aynı zamanda en büyük problemimizdi. Yüz bini aşkın, tamamı cam levha negatif ve siyah beyaz tabaka filmlerden meydana gelen bir arşivden bahsediyoruz. Bunların her birini bir pul büyüklüğünde bastığımızda bir stadyumu rahatlıkla kaplayacak kadar imaja ulaşıyoruz. Peki böyle bir malzeme ile nasıl başa çıkılır? Projeyi 2011’de tek bir kare fotoğraf bile basmayarak, arşivin bütün ağırlığını dijital veriye dönüştürerek kamusallaştırdık. Bugün, elimizde arşivin fiziksel hacmi ile yüzleşmek için bir imkan var. Şimdi asıl motivasyonumuz bu imkanı had safhada kullanmak ve arşivdeki çokluk hissini, külliyatın ezici ağırlığını izleyici ile paylaşmak. Bu aynı zamanda arşivin içeriğinde de okuduğumuz bir çokluk / ağırlık çünkü. Bu bağlamda bütün sergiyi 11.000 parçaya bölünen bir enstalasyon etrafında kurguluyoruz. Agrandisör boyutunda basılmış 11.000 imajı kapsayan bu devasa enstalasyon, aynı zamanda arşivin fiziksel potansiyeline dair de bir jest. Yüksek teknoloji yakın tarihte arşivlerle buluşmamızı daha da kolaylaştırdı. Fakat bu malzemenin fiziksel potansiyelini kullanmak hala bir opsiyon. Çoğunlukla tercih edilmeyen, zor görülen, bir bakıma çekinilen bu opsiyon üzerinden ilerledik.   

Diğer yandan, İstanbullu izleyicinin Şahinyan arşivi konusunda pek şanslı olduğunu söyleyemem. Arşivin 2011 yılında SALT Galata’da kamuya açılmasının ardından burada bir daha bütünlüklü bir sergi yapamadık. Ertesinde gerçekleştirdiğim diğer sergi ve projelere ayırdığım mesai bir yana, hacim olarak böylesine büyük bir arşivi kaldıracak mekan ve prodüksiyon sağlamak, İstanbul koşullarında imkansıza yakındı. Bu süreçte en kapsamlı sergi, 2013 yılında FOAM (Fotografiemuseum Amsterdam) tarafından gerçekleştirildi. 2012’de Espace Cultural Louis Vuitton’da arşivden bir seçki Parisli izleyiciyle buluştu. 2015’te yine Paris’te gerçekleştirdiğim ‘100 ansavant, 100 ansaprès’ başlıklı kişisel sergimin büyük bölümü Şahinyan arşivine dayanıyordu. Fakat tüm bu sergilerin İstanbullu izleyiciye dönüşü olmadı.

M.B.: Maryam Şahinyan arşivini İstanbullu izleyiciyle tekrar buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı?

T.S.: 2017 Nisan ayında İstanbul’dan ayrıldım. Benim hızımda bir insan için hayli uzun sayılabilecek bir sorgulama sürecine girdim. Mesleki tarafını bir yana bırakalım, İstanbul ile ilgiliydi. Ben ‘İstanbulcu’ tarif edebileceğiniz insanlardanım. Paris’te çalışırken bile hafta sonları bu şehre kaçmanın bir yolunu bulurdum. Oyun alanımdı İstanbul ve oyun alanımı kaybediyordum. Dedeme sorsanız onun İstanbul’u da yok, babama sorsanız o bambaşka bir İstanbul’a tanıklık etmiş. Her jenerasyon kendi İstanbul’unu kaybetmiş aslında ama bizim jenerasyon başka tür bir kayıp yaşadı. Çok gelişmiş olduğuna inandığımız değer yargılarına sahipken yaşandı bu kayıp, hazmedilebilir türden değil.

Murat ile iş ilişkisinden öte yıllardır birbirimizi takip ediyoruz, muhabbeti daima sıcak tuttuk. Sergi konusunda cesaretlenmem bu süreçte yaptığımız görüşmeler sayesinde oldu. Eğer beni kendi halime bırakacak olsanız çok da büyük bir çaba içerisinde değildim artık. Türkiye koşullarında altından çıkılamaz bir iş gibi görüyordum, soğumaya bırakmıştım ve uzun bir süre daha dondurucuda kalacaktı bu konu. PİLEVNELİ'nin her aşamasına tanıklık ettim ve burası Murat’ın vizyoner kimliği açısından bir köşe taşıdır. Bugün milyon dolar bütçeli sanat kurumlarının yakalayamadığı bir sinerji yakalandı, devasa sponsorlar olmadan, kurumsal ortaklıklara dayanmadan, tamamen bireysel çabalarla Türkiye sanatına büyük bir iyilik yaptı Murat. Klasik sanat izleyicisi dışında, yepyeni genç bir kitleyi, on binleri kendisine çekti bu mekan. İstanbul’da bu denli kamusallaşan bir galeri daha hatırlamıyorum. Şahinyan arşivinin de en büyük meselesi kamusallaşma ile ilgiliydi... İşte tam olarak bu noktadan başladık, bugüne geldi. Zira kamusallaşma, yüzleşmeyi sağlayabildiği ölçüde çok daha anlamlı.

M.B.: 2011 yılında kamuya açılan Maryam Şahinyan ile yollarınız nasıl kesişti? Bu arşivle nasıl tanıştınız?

T.S.: 90’lı yılların başında Maryam Şahinyan’ın stüdyoyu arşiv de dahil tüm ekipmanları ile birlikte devretmesinin ardından, mekan Galatasaray’dan Üsküdar’a taşınıyor. Ancak aynı yıllarda stüdyo fotoğrafçılığının ivmesinin düşmesiyle beraber yeni sahipleri işi çok fazla devam ettiremiyorlar. Sonuç olarak, Üsküdar’da sahipsiz kalıyor tüm bir arşiv. Hatta boşalan mekana boya ustaları girince birkaç gün de sokakta bekliyor, kolilerle dışarıya atılıyor. Bu esnada yayınevimin kurucusu Yetvart Tomasyan devreye giriyor ve tüm arşivi Üsküdar’dan alıp yayınevimizin deposunun da bulunduğu Beyoğlu’ndaki Hıdivyal Palas’a taşıyor. 25 seneye yakın arşiv bu depoda bekliyor. 2009’da Stüdyo Osep kitabını hazırlarken Tomo (biz böyle hitap ederiz) yıllardır kendisinin de korumakta olduğu bir arşivden söz ediyordu. Ancak pek ilgimi çekmemişti, zira yüksek lisans tezimden itibaren birçok arşivi izledim ve çok özel bir içeriğe sahip değilse, herhangi bir arşivin yükünü alma konusunda heyecanlı değildim. Fotoğrafçının kadın olduğunu öğrenmemle birlikte benim de yaklaşımım değişti ve fiziksel arşivi görmek istedim. Bir- iki film kutusunu inceledikten sonra karar vermem pek uzun sürmedi. İşte o günden beri de hayatımın azımsanmayacak bir bölümü bu iş ile uğraşarak geçiyor. 

M.B.: Fiziksel arşivi keşfettikten sonra üç yıl boyunca SALT Galata’da bunun üzerine bir ekiple birlikte çalıştınız. Bu süreç nasıl geçti? Biraz bundan söz eder misiniz?

T.S.: O zaman henüz SALT Galata kurulmamıştı. Garanti Platform Güncel Sanat Merkezi vardı ve stüdyolar Garanti Han’da bulunuyordu. 2009’da Vasıf Kortun ile görüştüm konuyu, birkaç kutu örnek aldım yanıma ve tereddütsüz destek verdi. Onun sağladığı alt yapı olmasa arşivin bugünlere taşınması eminim çok daha zor olurdu. 2009’da başladık, 2011’de SALT Galata’nın açılış sergisi olarak yetiştirdik projeyi. Üç sene boyunca durmaksızın; temizlik, dijitalizasyon, restorasyon, tasnif, kataloglama... Onlarca asistanla çalıştım bu üç yıl boyunca. Benim yurtdışında olmam gereken dönemlerde onlar devam ettiler. Merve Elveren asistanların koordinasyonunu üstlendi, Vasıf Kortun zaten her aşamayı denetliyordu ve son güne kadar arşive olan ilgisi hiç eksilmedi. Hepimiz açısından çok öğretici bir süreçti, örneğin bir dönem Beyrut’ta Arab Image Foundation ile çalıştım. Özellikle cam levha negatiflerin konservasyonu konusunda bu kurumdan çok şey aldım. Bebek adımları ile başlayan bir iş, yıllar içerisinde bir tecrübeye dönüştü. Öğrencilik yıllarında bu projede asistan olarak yer alan Asena Hayal, Zeynep Beler, Arda Yorgancılar sonrasında harika işler başardılar. Tüm bunları bir araya getirdiğimde, Maryam Şahinyan arşivi esasen bizler açısından bir okul olmuş.

M.B.: Maryam Şahinyan arşiv çalışmasına paralel olarak ‘Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan’ ismiyle bir de kitap çıkardın. Bir arşiv üstüne çalışırken aynı zamanda onu bir kitaba dönüştürmek nasıl bir süreç?

T.S.: 2009’da Stüdyo Osep arşivi de aynı isimli bir kitapla kamuya açıldı. Bu gibi projelerde kitabı öncelikli kılan, sergilerin belli mekânsal ve zamansal takvimlerle sınırlanması. Kuşkusuz kitabın çok daha kolay ulaşılabilir / paylaşılabilir bir mecra olarak devreye girmesi olağanüstü kolaylıklar getiriyor. Kalıcılık açısından da arşivlerin en azından seçili bir bölümünü kitaplar aracılığıyla dolaşıma sokmak büyük avantaj. Hem Osep Minasoğlu, hem de Maryam Şahinyan için hazırlanan kitaplarda ‘Ermeni stüdyo fotoğrafçılığı’ klişesini aşan bir içerik var. Her iki stüdyonun da Cumhuriyet döneminde faaliyet göstermeleri ve birer author (yaratıcı) olarak Osep ve Maryam’ın kendine özgü pozisyonları öngörülenin ötesinde bir tarihsel gerçeklikle karşı karşıya kalmamızı sağlıyor.

ARAS Yayınevi, Ermeni yayıncılık geleneğinin Türkiye’deki son temsilcisi ve buradan çıkan kitapların haliyle sosyal politikte bir ağırlığı var. Örneğin; Osep’i ilk bastığımızda yayınevinin klasik okuyucusu şaşkınlık yaşadı, beklentinin aksine dansözleri, pavyon şarkıcılarını, şov kızlarını, fahişeleri ve ünlü olmak için köyden kente kaçanları fotoğraflıyordu Osep. Arşiv Ermeni kültürüne dair en ufak bir temsiliyet içermiyordu, zira Maryam konservatif kimliğine karşın, bir kadın olarak yine beklentileri aşan fotoğraflar çekiyor. Eski fotoğraflara atfettiğimiz, halı üzerindeki berjer koltukta oturan bir imge var, Ermeni fotoğrafçılara atfedilen bir aura var, ama herkes Rönesans karakteri değil bazıları punk, bunu kırmak son derece güzel. Bu konuda kitaplar sergilerden çok daha etkili oldu. Amsterdam’da müze tarafından benim için kiralanan evin kütüphanesinde karşılaşmıştım Maryam Şahinyan’ın kitabıyla örneğin. Açıp inceledim, notlar alınmış, bazı sayfaları kesilmiş. Bunu bir sergi ile yapmak mümkün değil mesela, kitap İstanbul’dan batıyor New York’tan çıkıyor. Bazen tek bir sayfası.

M.B.: Foto Galatasaray içerik açısından Maryam Şahinyan’ın biyografik bir ontolojisi mi yoksa sadece mesleki yaşamını mı büyüteç altına alıyor. Bunu nasıl tanımlarsınız?

T.S.:
Proje, Maryam Şahinyan’ın profesyonel (mesleki) yaşamı ile sınırlı. Arşivde de kendisine dair kişisel diyebileceğimiz hiçbir şey yok. Arşivin konservasyonu için çalıştığımız üç sene zarfında, Maryam Şahinyan’ın hikayesine çok farklı kaynaklardan ulaştık. Aristokrat bir aile, dedesi Agop Şahinyan Paşa 1877 Meclis-i Mebusan’da Sivas kentini temsil eden milletvekili örneğin. Dünyaya geldiği Sivas’taki Şahinyan Konağı (camlı köşk) hala kentin en önemli sivil mimari eserleri arasında. 1915 sonrası zorunlu olarak İstanbul’da yeni bir hayat kurmaları, haliyle ailenin burada da bir çevre oluşturmasını sağlıyor. Hayatı boyunca hiç evlenmemiş olması bu gibi çalışmalar için çok büyük dezavantaj, fakat hayatta olan yakınları var. Yazılı / sözlü ulaşabildiğimiz tüm kaynakları bir araya getirerek bir ontoloji oluşturduk. Örneğin, mezarını kendimiz keşfettik, başlı başına bir hikaye çünkü Maryam, Meryem, Şahinyan, Şahinoğlu hepsi kayıtlarda mevcut, hepsi mümkün. Kendisinin de gerçek hayatta bazen böyle kullandığını biliyoruz. Fakat tüm bu çaba, öncelikle Maryam Şahinyan’a literatürde tutarlı bir özgeçmiş yaratmak içindi.

Sergi özelinde ise Maryam Şahinyan, kameranın arkasındaki göz, bir tür gizli kahraman. Biz objektifin önündekilerle yüzleşiyoruz, onun gözünden izliyoruz 60 senelik serüveni. Fakat kendisinin bir miktar karanlıkta, fotoğraf çektirmekten çok hoşlanan biri olmadığını da biliyoruz. Hepi topu dört kare vesikalıktan ibaret ona dair ulaşabildiğimiz fotoğraflar. Bu durum Maryam Şahinyan’a dair bir tür gizem yaratıyor, bir bakıma kendi seçtiği mahremiyet alanında koruyoruz onu.

M.B.: “FLASHBLACK” bir arşiv sergisi olarak ele alındığında, siz onu bağlamından koparıp yeni bir mekanda, yeniden bir bağlam içine yerleştiriyorsunuz. Bu sergi nezdinde, Maryam Şahinyan arşivi üzerine bunu nasıl yorumlarsınız?

T.S.: Arşivler yakın tarihe kadar, örneğin Almanya gibi son derece demokratik ülkelerde bile bir şeffaflık problemiydi. Resmi devlet aygıtı kendilerimiz ya da bir başkasına ait veriye ulaşmamızın sınırlarını hangi parametrelere dayanarak çiziyor? Yakın bir dönemde Türkiye’de hiç ulaşılamaz dediğimiz aile kütükleri e-devlet üzerinden erişime açıldı ve aslında istenirse ne denli kolay ulaşılabileceğini gördük. Bazıları bu malzemeye bireysel çabalarıyla zaten ulaşmıştı, fakat daha büyük bir çoğunluk böyle bir imkanı olup olmadığından bile haberdar değildi. Ertesinde benzer bir paylaşım miras hakları üzerinden gerçekleşti. Birçok birey zaten en doğal hakkı olan bir bilgiye ancak lütfedilince ulaşabildi. Özellikle ‘lütuf’ sözcüğünü kullanıyorum, çünkü devletler bizlerle paylaştıklarından çok daha fazlasını saklamakla yükümlüler.

Yakın dönemde bazı sanatçılar bu birikime dönme gereksinimi duydular ve genellikle bireysel arşivleri tercih ettiler. Motivasyonlar farklı olabilir ama esasen arşivler kurgulanmış tarih okumasına birer delik açıyor, izleyicinin tarihle ilişkisini keşfe yoğunlaştırıyordu. Çünkü esasen bildiklerimizden çok daha fazlasını bilememek üzerine kurgulanmış bir sistemde yaşıyoruz. Senelerdir yanı başımızdaki Suriye’de yüzyılın en korkunç savaşlarından biri cereyan ediyor ve bugün hala bu savaş ile ilgili birçok şeyi bilmiyoruz, belki de hiçbir zaman öğrenemeden göçüp gideceğiz. Yanı başımızda olup bitenler bile bu denli muğlak iken, bundan yüz yıl önce gerçekleşmiş bir olayı resmi tarih anlatısına dayanarak çözümlemeye çalışmak kuşkusuz nafile. Tarihe karşı en büyük çaresizliğimiz aynı zamanda tarihin devlet aygıtlarına bağımlı tariflerinden kaynaklanıyor.  

Tarih okumasının dizi senaryolarına indirgendiği bir ortamda, ortalama bir İstanbullunun bir-iki jenerasyon öncesi ile arasındaki kültürel kopukluğu sorgulamaya açmak, aynı zamanda yaşadığımız sürecin tarihselliği ile ilgili. Ne yazık ki, 20. yüzyıldan sonrasına tarih denilmeyen bir anlayış var artık. Bu anlayışa göre, İstanbul, sükseli bir Ortaçağ megalopolü, işte sonra da rezidanslar ve AVM’ler geliyor. O arada aile büyüklerimizi kapsayan jenerasyonlar harcanıyor tabi, onların bir tarihi yok gibi. 17. yüzyılda yaşamış bir karakterin hikayesi bizden bir önceki jenerasyonların hikayelerinden çok daha fazla ilgi görüyor. Halbuki bizim gerçekliğimize yakın olan Ortaçağ kahramanları değil, onların hayatlarıyla kesişebilecek en ufak bir deneyim bugün mümkün değil. Şahinyan arşivinde fotoğraflanan insanların büyük bölümü hala aramızdalar, Elmadağ yokuşundan inerken yanından geçen yaşlı çiftin o arşivdeki çiftlerden biri olma ihtimali sandığından çok daha yüksek. Diğer yandan sanki hiç yaşanmamışçasına ‘ideal bir geçmişe’ gönderme yapıyor fotoğraflar. Asla yakalayamayacağımız kadar uzak / hayal bir geçmişin temsiline. Ama işte gerçek öyle değil. Hangi ara böylesine paradoksal bir kopuş yaşadık, soru bu. Biz en son kimdik? Sahi İstanbul neydi?

M.B.: PİLEVNELİ'deki serginizde karşımıza neler çıkıyor? Mekan içinde arşive dair nasıl bir düzenleme ve yönlendirme var?

T.S.: İstanbul galerilerinin büyük bölümü ya apartman dairelerine ya da binalardaki renöve edilmiş ortak ünitelere (garaj, depo, dükkan vb) konuşlanır. Yakın döneme kadar temelden ‘sanat galerisi’ olarak inşa edilmiş mekanlara pek rastlayamazdık. PİLEVNELİ sıfırdan inşa edilmiş müstakil bir sergi makinesi olarak, çok üstün mekansal avantajlara sahip. Şahinyan arşivi gibi hayli hacimli bir külliyatı, böylesine imkanlı bir mekana yerleştirmenin elbette cazibesi var. Mekanı açıldığı günden itibaren defalarca ziyaret ettim. Tüm katlardan izlenen (fakat hiçbir katın bağlanmadığı) müstakil cephe duvarı beni çok etkiledi. Benzer bir mimari çözümleme Jewish Museum Berlin’de vardır. Binanın bir noktasında duvarlar sizi sıkıştırmaya başlar ve en sıkıştığınız bölümde kafanızı kaldırıp yukarıya bakarsanız, hiçbir katın bağlanmadığı metrelerce yüksekliğin ucundaki aydınlanma deliği ile baş başa kalırsınız, ışık oradan süzülür. Akranı sayılabilecek müzeler arasında, sözünü bundan daha iyi söyleyen bir mimari dil hatırlamıyorum. Yıllar sonra benzer bir hissi galerinin metrelerce yükseklikteki bağlantısız cephe duvarını izlerken yaşadım. Kuşkusuz farklı nedenselliklere dayanan mimari çözümlemeler... Ancak yüksekliği 15 metreye yaklaşan bu müstakil duvara duyduğum ilgiyle başladı diyebilirim Şahinyan arşivinin mekana yerleşmesi, aşama aşama tüm diğer katlara yayıldı. Bu sayede 2011’de dijital olarak gerçekleştirdiğimiz yüzleşmeyi, bu kez fiziksel olarak gerçekleştirebilme imkanı yakaladık.

M.B.: Maryam Şahinyan, dönemine göre eril bir meslek olarak bilinen stüdyo fotoğrafçılığını altmış yıldan fazla sürdürdü. Bu denli zorlu bir iş için kadın olarak üretti ve çalıştı. Onun fotoğraflarını döneme göre nasıl yorumlarsınız? Fotoğraflarında kişi / üslup açısından bir eğilim var mıydı?

T.S.:
Maryam Şahinyan fotografik açıdan mucizeler yaratmadı. 1972’den itibaren tüm İstanbul stüdyolarına renkli fotoğraf teknolojisi girmiş olmasına karşın, 1985 yılına kadar siyah-beyaz fotoğraf çekmeye devam etmiş, 60 sene boyunca kamerasını bile değiştirmeye gerek görmemiş birinden bahsediyoruz. Bu esnada fotoğraf teknolojisi her on yılda bir devrim geçiriyor. Bu teknolojik devrimlerin hiçbiri Şahinyan’ın stüdyosuna uğramıyor mesela. Tabi bu bir yandan çok sanatsal bir tercih gibi de okunabilir, fakat arşivde bize dokunan mesele bu değil. Biz arşivi gündelik yaşama dokunduğu yerden ele alıyoruz. Stüdyo fotoğrafçılığı gibi erkek tekelindeki bir mesleği, 60 sene boyunca kesintisiz olarak sürdüren Maryam Şahinyan yalnızca fotoğraf çekmiyor. Aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin görsel açıdan ulaşılması son derece zor bir kesimini kadrajına alıyor. Foto Galatasaray’ın ‘kadın’, ‘orta sınıf’ ve ‘kentli’ denklemde analiz edebileceğimiz müşteri kitlesi, erkek bakışından ayrıksı bir görsel tarih okumasına olanak tanıyor. Arşivi, Türkiye’nin en özgün görsel külliyatlarından biri konumuna getiren bu bilinçsiz / bilinçli tavır. Bu bağlamda pandoranın kutusu. 

M.B.:Arşivde karşılaştığınız fotoğraflara dönecek olursak, Maryam Şahinyan objektifinden kimleri gördü? Kimleri çekti ve o anları kalıcı hale getirdi?

T.S.: Arşive dair en klişe soru, bu fotoğraflardaki insanların Ermeni olup olmadıkları üzerine gelir. Belli kodlar / kriterler olmadığı sürece, henüz kimsenin fotoğrafına bakıp etnik kökenini saptayabilecek bir teknoloji geliştirmiş değiliz. İlla arşivdekilerin etnik kimliğine dair bir çıkarımda bulunacaksak ben antropolog gözümle yaklaştığımda aslında Rumların çoğunlukta olduğunu görüyorum. Stüdyonun Galatasaray’da bulunması da bu açıdan belirleyici. Çünkü 60’lı yıllara kadar Beyoğlu’nda Rumlar ağırlıktaydı. Diğer yandan, çok fazla rütbeli askerin özellikle eşleriyle birlikte bu stüdyoyu tercih ettiğini görüyoruz. Gayrimüslimlerin askeriyeden rütbe almaları mümkün olmadığına göre demek ki bu insanlar Türk. Zira sünnet kıyafetli çocuklar, 60’lardan itibaren stüdyoda izlenmeye başlanan göç dalgası, ‘Yeni İstanbullular’, stüdyonun her kesime hizmet verdiğini kanıtlıyor. Bu açıdan, Maryam Şahinyan asla bir cemaat fotoğrafçısı gibi algılanmamalı. Zaten bir kadının teknik olarak cemaat fotoğrafçılığı yapması pek olası değil. Stüdyonun pozisyonunu kadınlar belirliyor ve bu da farklı zümrelerden kadınların bugünkünden çok daha fazla ortak değeri paylaştıklarını (ayrışmış olmadıklarını) kanıtlıyor.

M.B.: Ülkede yaşanan modernleşme süreci içinde, yeni gelen her katman, bir diğerini yıkıp, kendisini var etme süreci taşıyor. Bu noktada yıktığını yok sayan bir eylemden dolayı modernleşmeden ziyade kültürel, toplumsal bir yok oluş süreci aslında bariz olarak göz önüne geliyor. Kişisel olduğu kadar sosyal normların da yok edildiği bir zamanda bu arşiv üstüne çalışmak nasıl bir durumdu?

T.S.: Biz bu arşiv üzerinde çalışmaya başladığımızda Türkiye tarihinin en umut vadeden dönemlerini yaşıyorduk. AB ile ilişkiler tarihin en iyi seviyesinde, yüzünü demokrasiye dönmüş, tabu sayılan birçok konu rahatlıkla tartışılmaya başlanmış, kültürel alanda ardı ardına yatırımların geldiği bir dönemdi. Çok sürmedi, rüyaymış meğer. Akabinde derin bir kabusla uyandık gerçeğe ve bugün bu noktadayız. O nedenle, bugünün koşullarında bu arşivi bir kez daha kamuyla buluşturmanın önemli bir farkı var 2011’den. O gün ‘olasılıklar’ üzerine inşa ediyorduk söylemi. Bugün ise, yanına bile yaklaşamayacağımız bir ütopya anlatısı gibi arşiv... Butik Katia’ya uğrarım ara sıra, breton şapka satışları patladı demişti o dönem. Uzun yıllar hiç satamadığı modelleri satmaya başlamış, en büyük sevinci ise genç kızların butiğe girip bu modellere talip olmasıydı. Konumuz değil elbette, fakat çok yakın bir döneme kadar kültürel alanda müzakere mümkündü ve bunun hepimize getirdiği bir motivasyon vardı.

Şahinyan arşivinin en büyük gizemi, gündelik yaşam sosyolojisinin temsiline dayanmasıdır. Ancak o gün biz bu konu üzerine tartışırken (henüz Gezi bile olmamış) birçokları meselenin bu yönünü kavramakta güçlük çekti. Ancak geçirdiğimiz 7 sene içerisinde Türkiye’de çok şey değişti. İstanbul özelinde, arşivde 70 senede izlenen dönüşüme, bizler 7 sene içerisinde tanık olduk. Kendi sokağımızda birer yabancı gibi yaşamaya başladık. Hepimiz ‘azınlık’ fikri üzerine bir daha düşündük. Sayısal çoğunluk belirlemez azınlığı... Amerika’nın birçok yerinde Hispanikler çoğunluk olmalarına karşın azınlıktırlar. Sayısal olarak çoğunluk olmamıza rağmen, uzunca süredir içgüdüsel olarak ‘azınlık’ hissediyoruz. Bu öyle çok da teorik bir çıkarım değil, bindiğim taksi şoförü durup dururken ‘kendi ülkemizde mülteci olduk’ deyiverdi geçen gün, ‘hayrola ne oldu?’ dedim, ‘Türk olduğum için abi...’ dedi. Milliyetçi eğilimleri yüksek bir insan bunu söyleyen, o da artık aidiyet krizinin bir bileşeni.

M.B.: Bu his daha öncesinde de farklı topluluklar arasında yaşanmaktaydı, sanırım bugün en büyük fark çoğunluğa yayılmış olması.

T.S.: Kuşkusuz, hep bu oluyordu, olmuştu... Fakat bugün, Türkiye’de ilk kez ‘beyaz Türk’ olarak tabir edilen orta sınıf, kendisini çemberin dışında hissediyor. Burası belirleyici, çünkü o kimliğin aşınması, bütün bir birikimin aşınması anlamına geliyor. ‘Orta sınıf beyaz Türk’ olarak tabir ettiğimiz çok ideal bir model mi ayrıca tartışılır. Fakat modernist ve seküler bir model, iki yüz seneyi aşkın bir modernizm birikiminin ürettiği insan tipi... Belli bir gündelik yaşam kültürü geliştirmiş, kadın haklarına duyarlı, serbest ve eleştirel düşünceye açık, yüzünü Batılı değerlere dönmüş, ahlak anlayışı buna göre şekillenmiş... Yeni toplum mühendisliği, bu modeli ortadan kaldırmaya ant içmiş görülüyor. Peki yerine ne koyuyoruz, kimleri öneriyoruz? Orası vahim, birçok Ortadoğu ülkesinde bulundum, bir dönem Ortadoğu çalıştım. 2016-17 yılı boyunca İstiklal Caddesi’nde gördüğüm selefi ve vahabi yoğunluğunu, Kahire ya da Tahran sokaklarında görmedim. Bunun bir anlamı olduğu açık... Birileri benim yaşam değerlerimi benden almaya gelmiş ve bunu büyük bir rahatlıkla yapabileceği konusunda güvence almış gibi davranıyor. Bindiğim o taksi şoförü de bunun böyle olduğunu görüyor. Aşınma bu şekilde devam ederse, çok değil 30 sene sonra, biz Gezi’nin çocukları da, aynen Şahinyan arşivindekiler gibi olacağız. Fotoğraflarımızı duvarlara asacaklar, ifadelerimizi inceleyecekler, güzel olduğumuza kanaat getirecekler ve hatta bize duydukları ‘özlem’den bahsedecekler... 

M.B.: Maryam Şahinyan bu ülkede yaşamış ve modern Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı olarak hayatını sürdürmüş. Onun objektifinden ülkedeki sosyolojik, politik ve kültürel değişimleri izlemek mümkün mü? Ayrıca bir kadın olarak fotoğrafçılık yapmasının dönemin muhafazakar yapısı açısından avantaj ve dezavantajları olmuş mudur?

T.S.: Arşivin en parlak yılları 40’lar, bu dönem 50’lerin ortasında bir kez daha ivme kazanıyor, 60’lı yılların başına kadar da devam ediyor. Sonra başka bir katman geliyor. 1964 çok kritik bir tarih örneğin, Türkiye’nin tek taraflı olarak İstanbullu Rumların ikamet izinlerini kaldırmasıyla binlerce kadın buharlaşıyor arşivden. O tarihe kadar belli bir süreklilik içerisinde izleyebildiğimiz yüzler aniden kayboluyor. 60’lı yılların sonunda iç göç dalgasını izleme başlıyoruz, 70’lerle birlikte bu durum tavan yapıyor. 80’lerde ise başka bir İstanbul var artık, arabesk giriyor stüdyoya. Ne ironidir ki, arşive kronolojik olarak baktığımızda ne kadar geriye gidersek o denli modern yüzlerle karşılaşıyoruz. Arşiv, günümüze yaklaştıkça çocuk sayısı artıyor, kıyafetler dönüşüyor, kadınlar el pençe ayakta dururken erkekler koltuklara kuruluyor. Özellikle 70’li yıllardan itibaren arşivde tanık olmadığımız türden bir feodalitenin stüdyoya girişini izliyoruz. Bu kronolojide, en çok mizansenlerin dönüşümü yaralar beni, kadınların eşlerinin yanındaki o ezilmiş halleri... Halbuki bir önceki dönemde kadınlar için bir özgürlük alanıdır stüdyo. Maryam Şahinyan ortalama bir stüdyo fotoğrafçısından beklenen performanstan çok daha uzun süre çalışmaya devam ediyor, onun perspektifinden yaklaştığımızda her açıdan yaralayıcı bir final olmalı.

M.B.: Son olarak böyle bir arşiv ve değeri hiç bilinmemiş ve unutulmaya yüz tutmuş binlerce negatif ve oldukça kıymetli bir kadın fotoğrafçı olarak Maryam Şahinyan arşivi üstüne çalışmak size nasıl hissettirdi? Bu arşivi gün yüzüne çıkarmak, onu yalnızlığından koparıp kamuya açmak ve görünürlük kazandırmak nasıldı?

T.S.: Arşivin konservasyonu süresince duygu yoğunluğu yaşama konforum yoktu. Bugün olsa belki bir kez daha düşüneceğim türden zorlu bir süreçti ve konuya duygusal açıdan yaklaşmak beni büsbütün mahvedecekti. Stüdyoya girdiğim an robotlaşıyordum, bu şekilde üstesinden gelmeye çalışıyordum. Fakat şu çok sık oluyordu, akşamları Garanti Han’daki stüdyodan çıkıp, İstiklal Caddesi’nde kalabalığın arasına karışınca bir tür şaşkınlık yaşıyordum. Bütün gün arşivdeki insanların yüzlerine bakmaktan gerçek hayattaki yüzler yabancı gelmeye başlamıştı artık. Farkında olmadan arşivdeki yüzleri arıyordum. Bir de fotoğrafın ölümle ilişkisi var. Düşünün ki, o gün Maryam Şahinyan tarafından kutularına kapatılmış filmler yarım asır sonra ilk kez sizin tarafınızdan açılıyor. Her bir tabaka filmi, neredeyse is haline gelmiş simsiyah bir tabakadan temizliyorsunuz ve bu is tabakasının altından bir çift göz çıkıyor, gözlerinizin içine bakıyor. Bunu üç sene boyunca yapıyorsunuz ve her gün ortalama 150-200 farklı silüet ile göz göze kalıyorsunuz. Bu insanların bir kısmının hayatta olduğunu biliyoruz. Fakat bir bölümü de artık aramızda değil. İlkel kabilelerin bazılarında fotoğrafın ruhu teslim aldığına dair bir inanış vardır, bu nedenle yakın döneme kadar fotoğraftan uzak kalan topluluklar olduğunu biliyoruz. Teslim almak değil belki, fakat tin, bir şekilde ilişiyor fotoğrafa. Özellikle gümüş emisyonlu cam levha negatiflere. Roland Barthes’ın ‘punctum’ olarak tarif ettiği şey, fotoğraftan çıkıp size saplanır. Hayatınız boyunca taşıyacağınız türden bir iz bırakır.


Kaynak: "Sahi, İstanbul neydi? 
by Melike BAYIK, Mayıs 2018, sayı: 52, IstanbulArtNews 


1 Mayıs 2018 Salı

"FLASHBLACK: Instagram Çağına Meydan Okuyan Fotoğraflar" / Pınar Tarcan - Bianet





FLASHBLACK: 
'Instagram Çağına Meydan Okuyan Fotoğraflar'

Pilevneli Galeri'de açılan Tayfun Serttaş'ın "FLASHBLACK" kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan'ın arşiviyle Instagram çağına meydan okuyor.

Pınar TARCAN

Tayfun Serttaş, "FLASHBLACK" isimli son kişisel sergisiyle bizleri stüdyo fotoğrafçılığı gibi erkek tekelindeki bir mesleği 60 sene boyunca sürdüren Maryam Şahinyan'ın arşivine davet ediyor. Pilevneli Galeri'deki sergi, içindeki yaklaşık 11 bin kare fotoğrafla yıllar öncesinden bir Instagram profilini gezmek gibi. Daha duru, daha katmanlı, daha gerçek ifadelerle ama... Zaten konuştuğumuzda Tayfun Serttaş da bundan bahsediyor, "az önce bir profilden bahsettik, 50 bin takipçisi var instagram'da ama berbat bir hayatı var. Sabah uyanıp metroyla Zorlu Center'a gidip Louis Vuitton'un kapısında fotoğraf çekip instagram'a koyuyor. Gün içerisindeki en büyük mesaisi yaşamadığı bir hayatı yaşıyormuş gibi fotoğraflamak. Böyle bir nesil var artık, simülasyon ve gündelik gerçeklik arasındaki parametreleri kaybetmiş."

"Arşivde ise öyle değil, bu fotoğraflar onların gündelik gerçekliklerini temsil etmek üzere kurgulanıyordu. Bu kadar duru bakamıyoruz objektife artık. Ağzımız, gözümüz yamuluyor. Çünkü artık fotoğraf simülasyonu hedefliyor, temsil ile ilişkimiz belki de hiç olmadığı kadar problemli". Sergiyi sadece azınlıkların yaşam tarzını yansıtan bir arşiv olarak görmeyen Serttaş, bunun seküler bir arşiv olduğunu söylerken "Gezi'den sonra bu arşiv başka bir önem kazanıyor. 2011'de bu arşivi ilk kez kamuya açtığımızda yaşam tarzımız gasp ediliyor diye sokaklara dökülmemiştik henüz" diyor. Bahse mevzu 'yaşam tarzı' aynı zamanda bu arşivin en belirgin özelliği. O dönem gündelik yaşam sosyolojisi üzerine kurduğumuz söylem eminim ki bugün çok daha anlaşılır, çok daha içselleşmiş durumda.

Sosyal antropoloji geçmişiniz var. Burada da 60 yıllık bir azınlık arşivi. Bu geçmiş çalışmaya nasıl yansıdı?

Ağırlıklı olarak kent antropolojisi çalıştım ve bu alanda çalışırken de İstanbul'un tarihsel ve toplumsal katmanları üzerine yoğunlaştım. İstanbul çok katmanlı bir kent. İçerisinde birçok ara yüz var, istersek görebileceğimiz, istemezsek hayatımız boyunca tanık olmadan buradan göçüp gidebileceğimiz.

Benim eşelediğim alan daha çok azınlıklarla ilgiliydi. Ne kaldı, ne gitti, elde ne var. Toplumsal demokrasi de dediğimiz tartışmayı buradan nasıl okuyoruz. Bu konular üzerine çalışmaya başladığımda ne 19 Ocak olmuştu, ne de Gezi olayları olmuştu. Sonra tüm Türkiye bu konuları tartışmaya başladı. Çok talihsiz olaylar yaşandı, çok hayırlı tartışmalar açıldı, ama hala kafamız çok karışık. 2009'da "Stüdyo Osep" bir sanat galerisine çektiğim ilk arşiv projesiydi. 2011'de de Foto Galatasaray'ı kamuya açtım. Bu ikinci büyük arşivdir.

O zaman Maryam Şahinyan fotoğraflarıyla tanışmanız o yıllara denk geliyor.

Bu işin arka planı üç yıl. 2009'de girdik atölyeye, 100 bini aşkın negatif filmi inceledik, tabaka dediğimiz cam levhalar var. Her bir tabaka filmin tek tek temizliği, dijitalizasyonu, sonrasında dijital restorasyon ve kataloglama gibi son derece titizlik gerektiren bir süreç. Üç yıl içerisinde 40'a yakın asistan proje için dönüşümlü olarak çalıştı. Bu gördüğünüz her bir imaj neredeyse baştan yapıldı. Bunlar bize bu şekilde gelmedi, her bir filmin görselleştirilmesi neredeyse fotoğrafı çekmek kadar, hatta bazen daha zorlu bir mesai gerektiriyor.

Bu sergi özelinde 100 bini aşkın imajdan 11 bin adet seçtik. 11 bin kare fotoğrafa aynı anda bakmamızı mümkün kılan bir sergi daha hatırlamıyorum. 11 bini aşkın imaj ilk defa izleyiciyle yüzleşecek. 

"Gezi'den sonra bu arşiv daha da önem kazandı"

Gezi'den sonra bu arşiv başka bir önem kazanıyor. 2011'de bu arşivle ilk çalışmaya başladığımızda biz yaşam tarzımız gasp ediliyor diye sokaklara dökülmemiştik henüz. Burada yaşam şekillerinin temsili var ve bu insanlar size bu yaşam şekliyle bir şey anlatıyor. Eteğinin boyuyla, bazen bacak bacak üstüne atmasıyla, bazen şapkasının modeliyle. Senin bugün hayatta takıp kapıdan çıkamayacağın şapkalar var burada.

Diğer yandan bugünkü çoğunluk, azınlık fikriyle daha haşır neşir oldu Gezi'den sonra. 2011'de bakıldığında bu arşiv daha "a onlar"dı. Bugün bakıldığında biraz daha "bize" döndü bu konu. Çünkü bugün kendini hiç azınlık hissetmemiş gruplar kendini azınlık hissetmeye başladı. Bugün herkes azınlık fikri üzerine daha fazla kafa yoruyor, herkes kendini ister istemez aynı hissiyatla baş başa buluyor.

Sen de bugün sarı saçlarınla azınlıktansın çünkü. Hepimiz biraz çekildik o tarafa, hepimiz biraz itilip kakıldık. Bunu yaparken de en çok yaşam şekillerimiz dile dolandı. 

Bugün yaşadığımız Instargam çılgınlığı ile buradaki tabloyu nasıl karşılaştırabiliriz?

Bu fotoğraflar olmayan bir şeyi öyleymiş gibi göstermek için çekilmedi. Bu kadınlar bu fotoğrafları aile albümleri dışında belki de hiçbir yerde paylaşmadılar. Bu çift bu fotoğrafı emin ol kendisi için çektirdi. Bu aşk, gerçek aşk.

Bunu okumakla bugünü okumak arasında bir fark var. Bugün belki teknik olarak daha iyisini çekiyoruz ama içinde olan başka bir his yok. O duruluk, kendiliğindenlik. Maryam ne yapmış biliyor musun? Gördüğün hiçbir karenin arşivde bir yedeği bile yok. Hepsinden bir tane çekmiş. Bugün ne yapıyoruz. En az 50 kare çekiyoruz içinden bir tane çıkarabilmek için ve çıkardığımız yine kötü. Yine içimize sinmiyor. Neden? Çünkü öyle bakamıyoruz objektife artık.

"Simülasyon çağı yaşıyoruz"

Şu an bir simülasyon çağı yaşıyoruz. Yaşamadığımız hayatları yaşıyormuş gibi göstermek üzerinden ilerleyen bir süreç var. Buradan onurlu bir hikaye çıkmaz. Az önce konuşuyorduk biri hakkında 50 bin takipçisi var Instagram'da berbat bir hayatı var. Sabah uyanıp Zorlu Center'a gidip Louis Vuitton'un kapısında fotoğraf çekip instagram'a koyuyor. Burada öyle değil, bu fotoğraflar onların kendi gerçekliğiydi. Hiç bu kadar duru bakamıyoruz objektife artık. Ağzımız, gözümüz yamuluyor. Çünkü o simülasyon için bir hedef. Bu fotoğraflarla instagram neslini yüzleştirmek önemliydi.

İkincisi bir diğer başlık sekülerlik. Bu seküler bir arşivdir. Bir kadının fotoğrafla ilgilenmesi, modernizm okuması açısından önem taşır, Cumhuriyet tarihinin birikimiyle yakından ilişkilidir. Bizde her kuşak kendi modernizmini keşfeder ve ölünce de kendi modernizmini yanına alıp gider. Jenerasyonlar arası aktarım sıfır. Bu son 200 yıldır neredeyse böyle. Cumhuriyet de bunu böyle yaptı. Cumhuriyet'ten önceki girişimlerde de bu şekilde.

Şimdiki jenerasyon da bunu kendi imkanlarıyla keşfediyor ama bir önceki jenerasyonun kurgusundan alabileceği çok şey var aslında. Çünkü tam olarak yakalamak istediği şey, aslında aradığı şeyin orijinali yanı başında. Metinde de yazdığımız gibi bu ülkenin çok katmanlı tarihi, aynı zamanda bir önceki katmanı inkar ve yok sayma tarihi. Her yeni gelen modernitenin bir önceki modernitenin tarihini inkar etme tarihi. O inkarlar dizisi bizi bugün buraya sürüklüyor.

Bak bu aile ortadaki koltuğa tek başına çocuklarını oturtuyor, ve kendileri ayakta poz veriyorlar. Altı yedi yaşlarında bir çocuğu koltuğa oturtup yanında poz vermek çok seküler bir tavır, bugünkü kültür en yaşlıyı koltuğa oturtuyor kendi ayakta kalıyor. Stüdyonun seküler kimliği özel olarak bu sergideki vurgularımızdan biri. Maryam bir zümrenin, bir ekonomik grubun fotoğrafçısı değil. Sünnet çocukları, Katolikler, askerler, asker eşleri var. Ermeni, Rum ya da Türk olması mevzu değil, bu insanların buluştukları nokta ortak bir yaşam tarzını benimsemiş olmalarıdır. 

Maryam'ın hem kadın hem azınlık mensubu bir fotoğrafçı olması bu tablonun ortaya çıkmasında önemli mi?

Önemli, bu da ona seküler dünyanın Cumhuriyet döneminin bir armağanı. Bekar bir kadın, o zaman herkes evlenmek zorunda değildi, bugün herkes evlenmek zorunda. 70'lerde de bir sürü yalnız yaşayan insan vardı. Romanlarda, edebiyatta çok önemlidir bu karakterler. Bu da öyle bir kadın. Müzminler denilirdi bunlara, bugün olduğu gibi herkes acilen evlenip üç çocuk yapmak durumda değildi.

Fotoğrafın geçirdiği bütün dönüşümlere rağmen kendi tarzını bozmadığı doğru mu? 

Maryam'da 1985'te çekilmiş bir fotoğrafı 1940'ta çekilmiş bir fotoğrafla yan yana getirdiğimizde aynı teknolojiyi görüyoruz. Aynı mizansen, aynı sandalye ve aynı koltuk. Bugün baktığımızda bu çok sanatsal bir tavırmış gibi okunabilir. 72'de İstanbul'da bütün stüdyolara renkli fotoğraf teknolojisi gelmişti ama Maryam siyah beyaz çalışmaya devam ediyor ve hala giden var ona. (Gülüyor) Müşterisi de biraz kendisi gibi diyebiliriz sanırım...

Bunun nedeni ne olabilir?

Bunun iki nedeni var. Birincisi hayır bu kadın bunu sanat için yapmadı. Bu mekan böyle bir mekan. Bu mekanın ayakta kalması biraz mahremiyetine biraz o kendi zamanını dondurmasına bağlı. Çok bir iddiası yok. 6-7 Eylül'den bile zarar görmüyor. Galatasaray'ın ortasında olmasına rağmen basılıp, yağmalanmaya bile tenezzül edilmiyor sanırım. Hiçbir zaman sokağa açılan bir vitrini olmaması bu açıdan çok belirleyici.

Bu da bir varoluş biçimi. Bunların getirdiği bir avantaj var stüdyoya. Örneğin Bella çok önemli bir arşiv çok büyük zarar görmüştür. 40'lı yıllarda koluna taktığı siyah kolçakları 80'lerde de takmaya devam etmesi, beyaz önlüğünü hiç çıkarmaması, saç şeklini bile hiç değiştirmemesi onunla ilgili bize biraz veri veriyor. Maryam Şahinyan'ın bireysel tercihleri Foto Galatasaray'ı doğruluyor.

Biz Foto Galatasaray'ı İstanbul'un şahane stüdyosu diye ortaya koymadık, tam aksine o orta sınıf kültürünü, "bobo" deriz yani bohem burjuvayı ağırlıyor. Modernizmi çok iyi sindirmiş bir orta sınıf var bu fotoğraflarda. Taşıyıp getirdikleri kültürün belki tek örneği. Çünkü bu ara yüzü konuşmuyoruz. Biz hep şunu konuşuyoruz, modernite sanki bir zenginlik göstergesiydi, bir zümrenin tartışmasıydı. Üç paragraf da olsa Maryam'ı ve onun külliyatını bugünkü kültüre kazandırmak bizim için önemliydi, bu arşiv için ondan bu kadar direttik.

Bizi asıl vuran fotoğraf hayli sıradan çiftin fotoğrafı oldu. Bu adam çok varlıklı bir adam değil aslında, kravatı örneğin, çok alelade gündelik bir fotoğraf ama yan yana geldiklerinde ve yüzümüze baktıklarında bize söyledikleri bir şey var. Bu bizim bugünkü tartışmamızla çok ilgili. Hepsini bir yana bırakalım, bizi asıl vuran o davet fotoğrafındaki şapkalı çiftin sadeliğinde yarattığı şeyi bizim biber gazları altında Gezi'de de savunmuş olmamızdır.

Benim bir insanın fotoğrafına bakıp kimlik giydirme şansım yok. Ama başka bir şeye hak görüyorum kendimde. Onların yaşam kültürleriyle ilgili bir süzgeci var ve ben o kültürün (kimliği, dini, dili hiçbir şeyi hesaba katmadan) devamıyım, bir süreklilik varsa, onların bıraktığı mirastan dolayı var. Bunun da adı modernizm. 

* * * 

Tayfun Serttaş hakkında

Sanatçı, yazar ve araştırmacı (1982). 2000'den bu yana yurtiçi ve dışında birçok akademik projeye katıldı. Kent antropolojisi, toplumsal cinsiyet, ötekinin kültürel mirası, gündelik yaşam sosyolojisi, azınlıklar, post-kolonyalizm, kentsel dönüşüm, göç ve sosyal transformasyon, kültürel stratejiler ve minör politika konularında çalışıyor, üretiyor. Enstalasyon odaklı çalışmaları görsel arşivler, bulunmuş objeler, heykel, video, fotoğraf, sanatçı kitapları ve belgesel temalara dayalı çizimler gibi farklı tekniklerin çok katmanlı birleşiminden oluşuyor. İstanbul Üniversitesi Sosyal Antropoloji mezunu. Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde yüksek lisansını, 'Modernizm ve kültürel temsiliyet olguları bağlamında İstanbul'da fotoğraf ve azınlıklar' çalışmasıyla 2007'de tamamladı. İstanbul, New York, Londra, Paris, Amsterdam, Varşova, Beyrut, Atina, Selanik ve Frankfurt gibi kentlerde sergiler açtı.

 *Pilevneli Sanat Galerisi'ndeki "FlashBlack" sergisi 27 Nisan-26 Mayıs 2018 arasında gezilebilir. 

Kaynak: “FLASHBLACK: Instagram Çağına Meydan Okuyan Fotoğraflar”
by Pınar Tarcan, 28 Nisan 2018, Bianet 

Haber kaynağına ulaşmak için tıklayın 


30 Nisan 2018 Pazartesi

"Geçmişle Yüzleşmek İçin..." / Emrah Kolukısa - CUMHURİYET





"Geçmişle Yüzleşmek İçin..."

Emrah Kolukısa

Tayfun Serttaş’ın ‘Flashblack’ adlı sergisi Maryam Şahinyan’ın stüdyo fotoğraflarını izleyiciyle buluşturuyor. Binlerce fotoğraftan oluşan bu büyüleyici sergiyi Serttaş’ın rehberliğinde gezdik.

Kadın oturduğu yerden objektifin yukarılarında bir yere bakıyor. Başının hemen yanı başında da karton kapaklı bir not defteri tutmuş ve onun üzerinde de küçük bir fotoğraf daha var. Sadece fotoğraf içinde fotoğraf değil bu fotoğrafı tuhaf kılan; ya da bu kompozisyonu akıl etmek de değil, daha çok iki uzak hayatın bu şekilde bir araya gelmesi sanki. Belli ki adam -muhtemelen kocası- ölmüş ve kadın da onu bu şekilde ölümsüzleştirmeye yeltenmiş. Hayat içinde hayat olmuşlar bu fotoğrafta. Geçmiş ve gelecek harmanlaşmış, gözümüzün önünde belirmiş. Kadınsa yukarılara bakıyor, fotoğrafçıya mı, kocasının olduğunu umduğu yere mi, asla bilemeyeceğiz. Ve bunlardan, bu fotoğraflardan binlerce var, on binlerce... Her biri farklı bir hikâye, her biri farklı bir hayal.

1139 kutu negatif

Sanatçı Tayfun Serttaş şu sıralar Pilevneli Galeri’de “Flashblack” başlığı altında sergilenen Maryam Şahinyan’ın fotoğraflarıyla ilk karşılaşmasını 2011’de yayımlanan Foto Galatasaray adlı kitapta şu sözlerle anlatıyor: “Hıdivyal Palas’ın ikinci katında, topu topu on beş metrekarelik bir deponun zemininde, üzerinde kitap kolileri yığılmış halde, yirmi yıla yakın süredir, dokuz büyük koli içerisinde, 1139 kutu dolusu negatif film bekliyordu beni.” 1139 kutu dolusu negatif... Gözümde canlandırmak istesem de beceremiyorum ve bir yandan Tayfun Serttaş ile sergiyi adımlarken bir yandan da söylediklerini dinliyorum:

“Aslında çok iyi bir tasnif yapmış Maryam. Her kutunun üzerine sayılar yazmış ve bunları anlamamız biraz zaman alsa da sonunda çözünce işimiz bir nebze kıolayladı. 1147 yazıyor mesela bir kutunun üzerinde. Bir süre sonra bunun 1947 yılının Kasım ayına ait fotoğraflar olduğunu çözdük ve tüm kutuları kronolojik bir sıraya sokumayı başardık.” Fotoğraflara baktıkça bir zamanlar nasıl da farklı bir dünyada yaşadığımızı anımsıyor ve günümüzün instagram ayarlı görsel dünyasında Şahinyan’ın fotoğraflarının ne anlama geldiğini sorguluyoruz. “Her kuşak kendi modernitesi yeniden keşfediyor” diyerek söze giriyor Serttaş ve devam ediyor: “Yani bir miras, bir birikim değil de her yeni kuşakla yeniden keşfedilen bir şey aslında modernite. O yüzden bu fotoğraflar en çok da ‘Bak bu olmuştu’ diyebilmek için önemli. Bizde jenerasyonlar birbirinden bir şeyler devralarak ilerlemiyor; genelde inkâr ve her yeni katmanın bir öncekini reddedişi söz konusu. Jenerasyonların arasındaki kopukluk çok acayip bir mesele bu ülkede.

Bizim yok saydığımızın bize aslında çok yakın olduğunu, bizim ideal saydığımızın da o yok saydığımız şeyin içinde var olduğunu bir şekilde yeni jenerasyona gösterebilmek önemli. Burada belki her gelen birkaç fotoğrafla sadece yüzleşecek, birkaç tanesi aklında kalacak ama o ona yetecek. Oradan instagram’a geldiğiniz zaman... bir yerde şöyle dedim geçenlerde, instagram’ın olduğu yerde aşk çok zor. Stalker’lık (gizlice takip etmek) var, bunları ‘stalk’layamazsınız, kendileri için yapıyorlar bunları, dünyaya duyurmak için değil. Bugün kadar duru, bu kadar net objektife bakamıyoruz bir defa. Ağzımız burnumuz yamuluyor. Bilmem kaç tane çekip içinden seçiyoruz. Ama bakın Maryam hiç iki kere çekmemiş. Çekmiş çıkmış, öyle biri. Şimdi artık instagram fenomenliği diye bir şey var, fotografik olarak kendini belli bir şekilde yansıtmanın getirdiği bir illüzyon var... Hep kendini olduğundan farklı göstermek için kullanılan mecralara dönüştü bunlar. Oradan tanıştığım insanlar var. Instagram’da 50 bin takipçisi olan biriyle tanışıyorum mesela, çok kötü bir hayat... Orası için yaşıyor mesela, cebinde parası yok AVM’ye gidip Louis Vuitton’un önünde çekiyor kendisini. Oysa Maryam’in çektikleri öyle değil, hiç sakil değil.

İçlerinde mizansen yok mu, var. Ama onu da mizansen gibi yapmış zaten, saklamamış.” Saklamamış belki ama saklanmış Maryam Şahinyan, yıllarca. Arşivi de bir şekilde saklanmış, Serttaş’ın sayesinde de korunmaya alınmış. Bu devasa arşivden azımsanmayacak bir bölüm de şimdi bizimle, yüzleşmemiz, anımsamamız için... Bu yüzleşmeye siz de davetlisiniz. “Flashblack” 26 Mayıs’a dek Pilevneli Galeri’de görülebilir.

2 yıllık bir çalışma...

Maryam Şahinyan’ın fotoğraf arşivi aslında ilk olarak 2011 yılında kamuyla paylaşılmıştı. Serttaş ve ekibinin 2 yıllık bir uğraş sonucu tek tek temizleyip dijitalize ettikleri arşiv SALT işbirliğiyle dijital ortamda sergilenmiş, bir hayli de ilgi görmüştü. Şimdiyse bu görkemli arşiv ilk kez fiziksel olarak da sergileniyor.


* Haber kaynağına ulaşmak için TIKLAYIN


Kaynak: "Geçmişle Yüzleşmek İçin...
by Emrah Kolukısa, 29 Nisan 2018, CUMHURİYET 


29 Nisan 2018 Pazar

Maryam Hanım'ın siyah beyaz hafızası / Ayşe Özbek Karasu - HABERTURK




Maryam Hanım’ın siyah beyaz hafızası

İstanbul’un insana dair hafızasını yüz bini aşkın siyahbeyaz kareden seyretmek ve istediğin hikâyeyi düşlemek... Maryam Şahinyan’ın 60 yıl boyunca Galatasaray’daki stüdyosunda çektiği fotoğraflar İstanbul’un gayrimüslim panoramasını, Beyoğlu’nun anlatılmamış nice hikâyesini barındırıyor. Benim de ucundan yakaladığım eski Beyoğlu’nun.

Ayşe Özbek Karasu

Niverik, Koharik, Arpi, İlda, Mayda, Tamara, İda, Rita, Hera, Armenuhi... Avusturya Lisesi’ndeki sınıf arkadaşlarımın sadece birkaçı. Acaba onlar da Maryam Şahinyan’ın 1. Dünya Savaşı’ndan kalma körüklü ahşap fotoğraf makinesi karşısında, gömlek altına gizledikleri haçlı kolyeleri çıkarıp, saçlarını da salarak kimliklerini dökmüşler miydi ortaya? Hiç dillendirmedikleri Ermeni kimliklerini? Okul çıkışı Kuledibi’nden Tünel’e tırmandıktan sonra, İstiklal Caddesi’ni arşınlarken, Foto Galatasaray’a uğrayıp kız kıza ya da ne bileyim aile efradıyla o siyah beyaz deryaya dalmışlar mıydı onlar da? Maryam Hanım’ın gözleriyle buluşmuşlar mıydı?

Maryam Şahinyan erkek egemen stüdyo fotoğrafçılığına 1930’larda başlayıp babadan devralarak 1985’e kadar sürdürüyor. 1911’de Sivas’ta varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geliyor Maryam. 1915 olaylarıyla hayatları altüst oluyor, İstanbul’a göçüyorlar ailecek. Baba Mihran Şahinyan, Foto Galatasaray’a ortak oluyor. Annesini erken kaybediyor Maryam, Saint Pulcherie’deki eğitimini yarıda bırakıp stüdyoda babasına yardım etmeye başlıyor. Hiç evlenmiyor, 1985’e kadar tam 60 yıl, Şişli’deki evinden Galatasaray’da bir hanın üst katındaki stüdyosuna kadar yürüyerek İstanbul’un hafızasını, Ermeni, Rum ve Yahudi azınlık panoramasını, 1942 Varlık Vergisi’nden 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na tarihsel katmanlarını siyah beyaz karelere aktarıyor. 1996’da göçüyor bu dünyadan.

Ve sanatçı/araştırmacı Tayfun Serttaş, Maryam Hanım’dan miras hazineye denk düşüyor. 1985’te Şahinyan’ın stüdyoyu devretmesinden sonra el değiştiren tamamı siyah-beyaz negatif ve cam negatiflerden oluşan fotoğraf arşivini, Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan’ın, İstiklal Caddesi Hıdivyal Palas’ın ikinci katındaki deposunda buluyor. Tam 20 yıl unutuluşta yatan 1139 kutu dolusu negatif film bekliyor Serttaş’ı. 200 bine yakın negatif, Tayfun Serttaş ve ekibi tarafından iki yılda tasnif ediliyor. 2011’de ilk kez SALT Galata’da kamuya açılıyor arşiv.

“FLASHBLACK”

Ve şimdi Pilevneli Gallery’de ilk kez mekânsal kurguyla yeniden karşımızda Maryam Hanım’ın merceğinden yansıyan “flashblack” hikâyeler. Serginin adı anlamlı; “Flashblack”. İstanbul’un hatırlamamak üzerine kurulu sosyokültürel düzeneğinde, geçmişte nasıl bir demografide yaşadığımızı, saç-baş, kılıkkıyafet ve aksesuvarlarımızla neye benzediğimizi, Anadolu’dan göçle birlikte önceki kimlik katmanlarının yerini kimlerin aldığını, sınıfsal değişimi, görsel tarihin bilinç akışıyla aktarıyor sergi.

Dört adet vesikalık dışında kendisine ait hiç fotoğrafı yok Şahinyan’ın. Ama yüz binlerce fotoğraf çekip rötuşlamış, banyo ettiği filmlere numara ve tarih düşmüş. Şehrin merkezindeki etnik, sosyal, kültürel, dinsel ve ekonomik dönüşüme eşlik etmiş. Maryam Şahinyan’ın bir kadın olarak estetik dokunuşu tabii ki var fotoğraflarda, etnik veya dinsel temsiliyeti anlatan mizansenlerde. Ama esas mesele o imajların içinde saklı olan bilgi. Ve bana kalırsa, çok merak ettiğim bireysel hikâyeler. Kimbilir nereden nereye savrulan hayatlar.

“Flashblack” hikâyeler derken, düşlemesi size kalmış. Tayfun Serttaş’ın sözleri bana okul arkadaşlarımın hiç anlatmadıkları hikâyelerini düşletiyor meselâ. Tam da şu sözler: “Sene 1970’ler, Maryam’ın stüdyosuna girince kazaklarının altında sakladıkları haçlı kolyelerini göğüslerinin üzerine çıkartıyor, saçlarını döküyor, omuzlarını açıyor bu kadınlar. Foto Galatasaray içerisi, orayı içeri yapan Maryam’ın ta kendisi. İşte burada biz ‘içeriyi’ izliyoruz. Çok buruk, çok kırılgan, çok zarif, benim hâlâ kalbim sızlıyor izlerken.”

Tayfun Serttaş’ın yüz bini aşkın Maryam Şahinyan fotoğrafından oluşan kişisel sergisi “FLASHBLACK”, 27 Nisan - 26 Mayıs tarihleri arasında Pilevneli’de.

Kaynak; "Maryam Hanım'ın siyah beyaz hafızası" 
Ayşe Özbek Karasu, 29 Nisan 2018, HABERTURK