26 Mayıs 2018 Cumartesi

"Bu Bir Fotoğraf Sergisi Değildir" / Ekin Türkantos - HABERTURK







"BU BİR FOTOĞRAF SERGİSİ DEĞİLDİR"  

Tayfun Serttaş'ın Cumhuriyet'in ilk kadın stüdyo fotoğrafçılarından Maryam Şahinyan'ın arşivinden oluşturduğu 'FLASHBLACK' isimli kişisel sergisini, Ayşe Özbek Karasu HT Pazar'daki köşesine taşımıştı... Çok ilgi gördü. 11 bin fotoğraftan meydana gelen, dönemin sosyal hayatına ışık tutan serginin son günlerinde Tayfun Serttaş ile konuştuk. 

Ekin TÜRKANTOS 


Cumhuriyet’imizin ilk kadın fotoğrafçısı olan 60 yıl boyunca stüdyo fotoğrafçılığı yapan Maryam Şahinyan’ın 200 bin resimlik arşivi Tayfun Serttaş’ın yorumu ile ilk kez Pilevneli’de sergileniyor. Şahinyan’ın arşivinin 2011’de kamuya açılmasının ardından ilk kez bir galeri bünyesinde sergilenen Şahinyan arşivi, galerinin 15 metre yüksekliğindeki müstakil cephe duvarından giriş katına yayılarak izleyiciyi içine alan agrandisör boyutlarında üretilmiş 11 bin parça fotoğraftan meydana geliyor. Aynı anda 11 bin imaja bakmamızı öneren bu devasa yerleştirme dönemin giyim zevkinden yaşayış biçimine birçok detayı barındırıyor. Tayfun Serttaş ile bu zengin arşivden yola çıkarak görsel arşivlerle kurduğu ilişkiyi değerlendirdik.

Cumhuriyet’imizin ilk kadın fotoğrafçısı Maryam Şahinyan ile ilgili çalışmaya ne zaman, nasıl karar verdiniz?

2009’da yine arşiv tabanlı bir sergi olan Stüdyo Osep’i açtığımda kitap için Aras Yayıncılık ile çalışmıştık. O esnada yayıncım Yetvart Tomasyan elindeki benzer bir arşivin varlığından ve 20 seneye yakındır bu arşivi koruduğundan bahsetmişti. Fotoğrafçının bir kadın olduğunu öğrenince derhal görmek istedim. İlk aşamada 3 kutu örnek alabildim yanıma, onları inceledikten sonra gerisine ikna olmuştum.

Arşivde çalışmaya karar verdikten sonra nasıl bir süreç başladı?

2009’da başladık, 2011’de SALT Galata’nın açılış sergisi olarak yetiştirdik. Fotoğraf çekmek ile fotoğraf yapmak arasında bir fark var. Bu açıdan projeyi öncelikle fotoğrafı ‘yapılan’ bir medyum olarak öngörebilmeliyiz. Fotoğrafı çekene zaten saygıda kusur yok, fakat biz onun bu pratiği üzerine ne koyduk? Maryam Şahinyan, bu fotoğrafları çekti ve agrandisör tekniğiyle bastı, baskıları ise sattı. Film arşivleri, müşterilerin aynı kareye tekrar ihtiyaç duymaları halinde kullanılmak üzere korunur. Arşivin tamamı cam levha negatifler ve 10x15cm ebatlarındaki selülozik tabaka filmlerden meydana geliyor. Onlara çıplak gözle bakarsanız simsiyah bir zift tabakası görürsünüz. İmajı görebilmek için filmin ortaya çıkarılması gerekiyor. Bu başlı başına bir mesai. Dijitalizasyon, her bir dijital verinin sayısallaşması, renklendirme, dijital restorasyon ve rötuş şeklinde devam eden hayli meşakkatli bir süreç. Bu uygulamalara kısaca ‘görselleştirme’ diyoruz, görselleştirme sonucu imajları bugünkü biçimiyle algılayabiliyoruz.

Sanıyorum, Maryam Şahinyan arşivi 2011’de kamuya açılmasının ardından ilk kez bir galeri bünyesinde sergileniyor...

İstanbullu izleyicinin Şahinyan arşivi konusunda pek şanslı olduğunu söyleyemem. Arşivin 2011’de SALT Galata’da kamuya açılmasının ardından bütünlüklü bir sergi yapamadık. Ertesinde diğer sergi ve projelere ayırdığım mesai bir yana, hacim olarak böylesine büyük bir arşivi kaldıracak mekân ve prodüksiyon sağlamak İstanbul koşullarında imkânsız görünüyordu. Bu süreçte en kapsamlı sergi 2013’te FOAM (Fotografiemuseum Amsterdam) tarafından gerçekleştirildi, 2012’de Espace Cultural Louis Vuitton’da arşivden bir seçki Parisli izleyiciyle buluştu, 2015’te yine Paris’te gerçekleştirdiğim ‘100 ans avant, 100 ans après’ başlıklı kişisel sergimin büyük bölümü Şahinyan arşivine dayanıyordu. Fakat tüm bu sergilerin İstanbullu izleyiciye dönüşü olmadı. Şahinyan arşivinin büyük gizemi, gündelik yaşam sosyolojisinin temsiline dayanmasıdır.

Şahinyan, 60 yıl stüdyo fotoğrafçılığı yapmış. Fotoğrafları tararken ne gibi ilginç ayrıntılara ulaştınız?

Çok şaşırmadım, İstanbul tarihine hâkim biriyim, beklediğim şekilde ilerledi. Gerçek şaşkınlığı sergiyi açtıktan sonra yaşadım. Arşivdeki insanların hayatta olduklarını bilmiyordum. 2011’den beri çok fazla insana ulaştık. Şahinyan arşivindeki insanların büyük bölümü hâlâ aramızda, Elmadağ yokuşundan inerken yanınızdan geçen yaşlı çiftin o arşivdeki çocuklardan biri olma ihtimali sandığınızdan daha yüksek. Diğer yandan sanki hiç yaşanmamışçasına ‘ideal bir geçmişe’ gönderme yapıyor fotoğraflar. Asla yakalayamayacağımız kadar uzak/ hayal bir geçmişin temsiline... Ama gerçek öyle değil, hangi ara böylesine paradoksal bir kopuş yaşadık, soru bu. Biz en son kimdik? Sahi İstanbul neydi?

‘GÖRSELLERİN OLUŞMASINDAKİ TEK İRADE, BİZZAT KADINLARIN İRADESİ’

Arşiv bu zamana kadar nasıl muhafaza edilmiş?

1980’li yılların son çeyreğinde yaşlılık nedeniyle stüdyoyu tüm malzemeleriyle asistanına devrediyor. O da birkaç sene bu işi Üsküdar’da sürdürüyor. Ancak değişen fotoğraf teknolojisiyle stüdyo fotoğrafçılığı da bitmek üzere, haliyle birkaç sene uğraştıktan sonra kapatıyor. O esnada arşivin ortada kaldığını öğrenen yayıncım devreye giriyor ve arşivi tekrar Beyoğlu’na, Hıdivyal Palas’ın dördüncü katındaki depoya taşıyor. O tarihten itibaren neredeyse hiç el sürülmeden bütünlüklü biçimde korunarak bugüne ulaşıyor.

Şahinyan’ın fotoğraflarından çekim tekniğine ya da bir kadın bakış açısı olarak öne çıkan ne gibi ayrıntılara ulaştınız?

Kadın olmasının stüdyoya getirdiği iki temel avantaj var, birincisi stüdyonun müşteri kitlesinin büyük oranda kadınlardan meydana gelmesi, ikinci ise bu müşterilerin kendine özgü bir görsel dil yaratmaları. Objektifin arkasındaki gözün kadın olması mizansenlere yansıyor ve bir erkek stüdyo fotoğrafçısı karşısında asla cesaret edilemeyecek pozlar Maryam’a rahatlıkla veriliyor. Buradan günümüze miras kalan külliyat başka hiçbir envanter aracılığıyla ulaşamayacağımız ölçüde sivil ve hakkında sınırlı doneye sahip olduğumuz Cumhuriyet dönemi kadınlarının gündelik yaşam kültürlerini temsil etmesi açısından çok önemli. Bu görsellerin oluşmasındaki tek irade, bizzat kadınların iradesi.

‘FLASHBLACK, ANIT/HEYKEL FİKRİNE YAKIN DURAN BİR İŞTİR’

Enstalasyonun ortaya koyduğu temel düşünce nedir?

11 bin imaja aynı anda bakmayı denediğinizde gördüğünüz ilk şey fotoğraf olmuyor. Galerinin 15 metre yüksekliğindeki duvarındaki enstalasyon meseleyi ‘fotoğraf’ olmaktan çıkarıp başka bir mecraya taşımakla ilgili. Bu, stüdyo fotoğrafının sanat fotoğrafı içerisinde küçümsenen tarihine bir tür jest olarak okunabilir. Flashblack, Türkiye’de bir kişisel sergide gerçekleşmiş en yüksek sayıda fotoğrafa ev sahipliği yapsa da, gerçekte bu bir fotoğraf sergisi değildir. Serginin odaklandığı meseleler, fotoğrafın ‘fotografik’ alandaki tartışmalarıyla sınırlandırılamayacak ölçüde farklı güzergâhlarda ilerliyor. Bu enstalasyonu gerçekleştirmek için tek bir kadının mesleki mirasından emanet alıyorum. Bu, anıt/heykel fikrine çok daha yakın duran bir iştir. Bunu yaparken disiplinlerarası sanat deneyimimden devraldığım yöntemlere başvurdum.

MARYAM ŞAHİNYAN KİMDİR?

1911’de Sivas’ın en görkemli sivil yapılarından Şahinyan Konağı’nda doğdu. Dedesi Agop Şahinyan Paşa, 1877’de kurulan ilk Osmanlı Parlamentosu Meclis-i Mebusan’da Sivas’ı temsil ediyordu. Küçük bir çocukken tanıklık ettiği 1915 olaylarının akabinde hayatı değişti. Sivas’ın köklü ailelerinden Şahinyanlar, İstanbul’a gelerek Harbiye’de mütevazı bir apartman dairesine taşındı. Gençliğinde fotoğrafla ilgilenen baba Mihran Şahinyan, ailenin geçimini sağlayabilmek için 1933’te, Foto Galatasaray’a ortak oldu. Maryam Şahinyan ise Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nden maddi imkânsızlıklar nedeniyle ayrılarak babasına yardım etmeye başladı. 1937’de stüdyoyu tek başına işletmeye karar verdi. Hiç evlenmeyen Şahinyan, yarım asırlık meslek hayatında, Galatasaray’da 3 ayrı mekânda işlettiği stüdyosunda çalıştı. Türkçe ve Ermenice, Fransızca ve İtalyanca bilirdi. 1985’te yaşlılık nedeniyle stüdyosunu devretti ve 1996’da hayata gözlerini yumdu.


Kaynak; "BU BİR FOTOĞRAF SERGİSİ DEĞİLDİR"  
Ekin TÜRKANTOS, 26 Mayıs 2018, HABERTURK  

* Haber kaynağına ulaşmak için tıklayın 


Çakan Şimşek, Aydınlanan Gerçek: FLASHBLACK / Karin Karakaşlı - SANATATAK





Çakan Şimşek, Aydınlanan Gerçek: FLASHBLACK

Karin Karakaşlı

Çocukluğum ansiklopedilerin altın dönemine denk geldi. Yılbaşı ve doğum günlerinde dahi hediye edilen bu setler içerisinde renkli, mis kokulu ciltlerini, özel baskı kağıtlarını kokladığım “Neden, Niçin?; Bu Nedir?; Ne nedir?; Bu Nasıl Çalışır?; Kim Kimdir?; Ne Olacağım?” başlıklı olanın yeri bende çok ayrı.

Pilevneli Gallery’de Tayfun Serttaş’ın FLASHBLACK sergisini gezdikten sonra, o ansiklopedilerin isimleri geldi aklıma yine pat diye. ‘Ne Ne Değildir?; Kim Kim Değildir?’ diye iki hayali versiyonu da benim ekleyebileceğimi düşündüm. Çünkü bazen neyin ne, kimin kim olmadığını söylemek, tanımlamaların en isabetlisidir. Öyle başlayalım:

Ziftlerin arasından çıkarılan hazine

FLASHBLACK, bir Maryam Şahinyan arşivi değildir. Tayfun Serttaş‘ın yaratıcı işidir. Tayfun’la yolumuz arşivin dijital veri tabanının 2011’de kamuya açıldığı SALT Galata projesi öncesinde, onun günün on sekiz saatini geçirdiği ve bu tempoyu üç yıl boyunca aralıksız sürdürdüğü o cinnet zamanda kesişti. Hal böyle olunca yine bir “değildir” cümlesinin vaktidir. Maryam Şahinyan arşivi böyle şimdi basılı haliyle gördüğümüz bir şey değildir. Bahsi geçen; paslanmış kutular içerisinde üzerin tamamen zift kaplı, bir kısmı da tuzla buz olmuş cam levha negatifler ve selülozik tabaka filmlerden oluşan bir yığındı. 1985 yılında stüdyosunu devrettikten sonra, sokağa atılan ve ARAS Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan’ın tesadüfen haber alarak,  Hıdivyal Palas’taki deposuna taşıdığı arşiv yığını,  25 yıl boyunca burada sessizce varlığını sürdürdü.

Tayfun Serttaş yıllarını, iradesini ve aşkını vererek onlarca asistanla birlikte işte bu yığının zift tabakasını elleriyle kaldırıp, temizlik, dijitalizasyon, restorasyon, tasnif, kataloglama, retouch gibi tülü çeşit işlemlerden geçire geçire bir hazineyi açığa çıkardı. Elli yıl boyunca sessizce, köşesinde işini yapmakla yetinen, birikiminin peşine bile düşmeyen Maryam Şahinyan bu vesileyle bilinir oldu. Şimdiyse Tayfun Serttaş kendi deyimiyle “normatiften kreatife doğru” bu arşivin kendi dünyasında nerede durduğunu sunarken, biz izleyicilere de kendi sorularımıza yanıt bulma, hatta önce sorularımızın farkına varma fırsatı sunuyor.

Girişteki uğultu

Bir galeri, sergilediği işe bu kadar mı denk gelir? Takside Dolapdere’de galeriye gitmek istediğimi söylediğimde şoförün “Oto galeri mi abla?” şeklindeki gülümseten sorusu aslında koca bir gerçeğe işaret ediyordu. Pilevneli Gallery tıpkı Maryam Şahinyan’ın arşivinden ilhamla ortaya çıkarılan bu devasa iş gibi kendi içine kapalı ve kapısını sizin aralamanız gereken saklı bir dünya. Saklı ve apaçık ortada.

Siyah perdeler açılıp da içeri girdiğimde boydan boya lekelerle kaplı bir dehlizde buldum kendimi. Sol ve sağ duvarlar boydan boya 10x15cm agrandisör boyutunda üretilmiş siyah-beyaz fotoğraflarla kaplı. Galerinin 15 metre yüksekliğindeki müstakil cephe duvarı da öyle. Enstalasyonun bel kemiği olan bu duvar, galerinin üç katına yayılan sergi alanını kendi içinde genleştiriyor.

O cepheye doğru yaklaştığınızda, duvar yanılsaması anıtsal bir bütüne dönüşüyor. Pilevneli’nin alt ve üst katlarından, cam tavandan yayılan ışıkla her seferinde farklı bir perspektifle izleyeceğiniz, on bir bin fotoğraflı devasa bir kayıp zaman abidesi.
Neden kayıp peki? Yolu o elli yıl içerisinde Foto Galatasaray’ın bir puf ile ahşap bir sandalyeden ibaret mekânından geçenler bugün artık yaşamadığı için değil. Onlarınki tamamlanmış ve kendi siparişleri üzerine önem verdikleri anları belgelenmiş bir hayat; doğum, vaftiz, komünyon, Noel, düğün, bayram, askerlik, aile yıldönümleri, sevdikleriyle hatıra… Kayıp, bizim onlara bakarken hissettiğimiz şey. Mahrum bırakıldığımız bir genişlik.

Belki de ondan dolayı bir darlık hissi geliyor içime. Benzerini Berlin’deki Yahudi Soykırımı Anıtı’nın içinden geçerken yaşamıştım. Amerikalı mimar Peter Eisenmann’ın tasarladığı farklı yükseklikte toplam 2711 beton sütun enlemesine ve boylamasına olarak kocaman bir alana dizilmiş. Engebeli zemin Brandenburg Kapısı’nın güneyinde geniş bir bölümü kaplıyor. Bu sütunların içine neresinden dalsanız, gökyüzüne ve meydanın genişliğine karşın tedirgin edici bir daralma hissediyorsunuz. Betonlar gözünüze kâh yanyana dizili askerleri, kâh kendisi için insan eliyle reva görülen zulmü yaşamak üzere toplaşan kitleleri, kâh sonsuz cesetleri çağrıştırıyor. Oysa anıtın hiçbir yerinde Yahudi Soykırımı ile ilgili bir yazılı ibare yok. Ayağınızın altından bir an için zemin kayıyor. Korunaksız kalmanın, iğreti olmanın ne demeye geldiğini hissediyorsunuz. Utancın ve onurun da.

Buradaki hissim de şaşırtıcı biçimde aynı. Girişte bir uğultu var. Bunca insanın sesi, nefesi var. Gözler rastgele kayıp gidiyor hepsinin üzerinde. Neye ve kime takıldığınız en çok sizi anlatıyor. Onca insan kalabalığında en çok kendinizi yakalıyorsunuz. Ben misal, hasta yatağında fotoğrafını çektirmiş o genç adama, onun dip öfkeli, küskün bakışına takılıyorum. Yanındaki kadın gözlerini kaçırmış objektiften. O ise tam içime bakıyor. Kalıyor.

Lekelerden beliren, sonrasında sizi ele geçiren bu işe FLASHBLACK adını vermiş Tayfun Serttaş. Geçmişe dönüş, anımsayış anlamındaki flashback’e de gönderme yapan ama esas olarak fotoğrafın ışık kadar karanlığa tekabül eden özüne selam çakan bir kavram bu.  Daha geniş anlamda Maryam Şahinyan’ın ve Tayfun Serttaş’ın karanlık odada geçirdikleri saatler ve oradan beliren ‘aydınlık geçmiş’ birikimini yansıtıyor. Benim için Caravaggio’nun o zihne ve kalbe mıhlanan resimlerindeki ışık-gölge oyunu Chiaroscuro’yu da çağrıştırıyor FLASHBLACK. Karanlığın ortasına çakan ve esası ortaya çıkaran şimşek.




En açık arşiv!

Doğrusu mesleki ve hayati deformasyon dolayısıyla arşiv denilince aklıma ilk gelen şey önüne asılsız, sözde ardına iddiaları kelimeleri eklenmeden telaffuz edilemeyen Ermeni Soykırımı’na ilişkin “Arşivlerimiz açık, belgeler burada” nidaları. Arşivin muhbirlik odaklı, kötücül ve devlet denetimli bir kayıt tutuculuğuyla baskın geldiği bir ülkede Tayfun Serttaş ve bu alanda emek veren herkes aslında bir paradigma kırıyor. Bugün denilen zamanla derdi olan insanların sayısı arttıkça, geçmişi merak, kaybedilen bir şehir, başka türlü bir hayat, bir kök ve anlam arayışı hasıl oluyor. İşte bu zamana en açık arşivle çıkıyor FLASHBLACK. Kaçtığınız ne varsa, burada. Bir sanat yapıtına dönüşen, zerre arraçsallaştırılmadan özne konumu iade-i itibar edilen haliyle inkâr edilemez biçimde karşınızda.

“Değildir”lerden devam edelim. Maryam Şahinyan sıradan bir stüdyo fotoğrafçısı değildir. Dolayısıyla onu ağırlıklı olarak ya da sadece Ermeni ve kadın kimlikleriyle değerlendirmek de eksik bir okuma olacak. Tayfun’un “stüdyonun sınırları” dediği örneklerde Şahinyan’ın objektifinden belgelenen zenneler, translar, birbiriyle öpüşmeye hazırlanan ya da sahiplenici kollarla gururla kucaklaşan gey çiftler var. Bu işte Maryam’ın sihri. Onun bu ketum karanlığında, hayatın bütün olasılıklarını kapsayan ruhunda Tayfun kadar bana da cazip gelen, içine çeken bir şeyler var. Maryam kendini ve merceğini yargılamadan açmış. Rahat ettirmiş karşısındakileri. Bıyıkları burulu bir kabadayı ucunda haç asılı tesbihini sallayıp haç dövmeli kolunu sıyırmış. Tayfun Serttaş bu kareleri büyütüp ayrı sergileyerek o sınırsızlığa işaret etmiş bu her Allahın günü alanımızın ve nefesimizin daraltıldığı günlerde.




“Bitmedik Daha”

Ve kızlar ve kadınlar… Uzun saçları çok seviyor Maryam. Küçük kızların, genç gelinlerin saçlarını iki yandan pelerin gibi omuzlarına bıraktırmış. Bir bacağı diğerinin önüne getirtip ayakta iki eliyle iki yandan kloş elbiseyi tutturduğu ve ayrı bir seçki olarak yurtdışını dolaşmış ‘Kelebek Kızlar’ yine orada.

Yüzleşmeleri çok seviyor Maryam. Kadınların imgesi ayna önündeki hallerine bağlı olarak bir derinlik boyu kendi içinde katlanıyor. İşte özel bir dizi halinde yine oradalar. Aynaya doğrudan bakan bir kadınla ben de göz göze geliyorum. Bir diğeri o aynanın önünde yandan başını eğmiş. İki kere eğilmiş kendi içine bakan kadını seyrediyorum.

Gözlerine kocaman, sahte gözyaşları serpiştirilmiş üç kadın yine özel bir bölümden selamlıyor bizi. Sevdiklerinden askerlik ya da tayin icabı ayrı kalındığında özel olarak istenirmiş bu resimler. Hele bir aşığının yanında ya da tek başına iç çamaşırları, kombinezonları ile şuh veren o kadınlar… Tecavüz suçtur, Hayır hayır demektir diye haykırmak zorunda bırakıldığımız bir zamana nasıl da başka bir özgüven ve özgürlük getiriyor. Çizgisel zamanla ölçülmeyen asıl moderni.

Şimdi bu post-prodüksiyonun ve Tayfun’un ortaya koyduğu devasa fotoğrafın adını koymanın ve tadına varmanın zamanı. Tayfun Serttaş devraldığı, elleriyle hayat verdiği, gençliğini akıttığı mirası ete kemiğe dönüştürdü.

Fotoğraf çekildiği zamanda müşterinin arzusuydu. Şimdi biz o fotoğrafta sosyolojik açıdan nice ayrıntı yakalıyoruz. Kayıp bir zamanın izini sürüyoruz. Peki Tayfun Serttaş’ın yaptığı büyük resim bütün bunların içerisinde bize ne anlatıyor?

Ne büyük şans ki, bu çoklu katman okuma hiç bitmeyecek bir uğraşı. Tayfun’un işinde hepimizin yorumuna saygıyla yer açan gönül zengini bir açıklık var. Bana göreyse herkesin hayatını kendi bildiğince ve birbirine tehdit sayılmadan yaşadığı bir zamanı da anlatıyor bu koca resim.

OHAL baskıları altında, paranın pul olduğu zamanlarda kimsenin vermediği bir umudu inat diye her seferinde yeniden içimizden üretirken FLASBLACK olanca ihtişamı ile “Bitmedik daha” diyor sanki. Ve gülümsüyor bize.

“Bu da yapıldı işte. Naber?”

* * * 

Haber kaynağına ulaşmak için TIKLAYIN

Kaynak: "Çakan Şimşek, Aydınlanan Gerçek: FLASHBLACK"  
by Karin Karakaşlı, 24 Mayıs 2018, SANATATAK 



15 Mayıs 2018 Salı

Siyah-Beyaz negative bir arşiv ama “Apaydınlık Bir Geçmiş” / Klodya Edna Yağsızoğlu - LUYS




Siyah-Beyaz negative bir arşiv ama “Apaydınlık Bir Geçmiş”

Tayfun Serttaş’ın en az iki yıllık emeği ve Maryam Şahinyan’ın 60 yıllık arşivi, bizi geçmişteki hatıralara sürükledi. Sergi salonuna girdiğim andan itibaren, kimlik tartışmalarının yoğun yaşandığı günümüzde, fotoğraflarla sohbet eder gibi oldum. ‘Kadın’, ‘orta sınıf’ ve ‘kentli’ her bir karede, ayrı bir hikaye kovalıyor gibiydim. Aslında bakarsanız çok da uzak gözükmeyen bu tarih 1942 Varlık Vergisi’nden 1974 Kıbrıs Savaşı’na farklı siyasal dönemleri içerir.

İstanbul’da Rum, Yahudi ve Ermeni toplumları seyrelirken Anadolu’dan yeni göç edenlerin çoğalmasına; farklı giyim tarzı saç modeli ve demografik yapıların dönüşümüne, şehre adaptasyon döneminin yol açtığı farklılaşmayı göz önüne serer. Elbette bir kadın fotoğrafçı olarak Şahinyan’ın bu estetik yorumu bizi bu Tayfun Serttaş’ın “FLASHBLACK” sergisine sürükledi.

Ciddi bir ‘görsel hazine’ olan Foto Galatasaray’da asıl amaç; o günkü toplum ve bugünkü toplum arasında hem bir yüzleşme, hem bir iletişim sağlamak ve ortak değerleri sorgulamaktı.  

Klodya Edna Yağsızoğlu

* * *

Peki Tayfun Serttaş kimdir?


Sanatçı, yazar ve sosyal bilimciyim. İstanbul ve Bodrum'da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Sosyal Antropoloji programından 2004 yılında 'kent antropolojisi' alanında hazırladığım tez çalışmasıyla mezun oldum. Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Disiplinlerarası Sanat programındaki yüksek lisansımı, 'Modernizm ve kültürel temsiliyet olguları bağlamında İstanbul'da fotoğraf ve azınlıklar' konulu tez çalışması ile 2007'de tamamladım.


Hoş sohbetimiz ardından değerli Tayfun Serttaş’ın anılarından kalemime yansıyanlar...

Tayfun bey, size tanıyabilir miyiz?


2009’da Stüdyo Osep’i açtım. Osep, Maryam ile hiç alakası olmayan, dönemi için avangart fotoğraflar çekmiş bir adamdır. Ben henüz öğrencilik yıllarımda onu geçimi sağlamak için yolda tahta toplarken buldum. Biz varlıklı insanlar değiliz. Fakat her ailenin bir iki kişiye kontenjanı vardır. Sağ olsun ailem beni kırmadı. Elimizden geldiğince ona yardım ettik ve bu küçük alışveriş bizim dostluğumuza sebep oldu. Kediler nedeniyle on iki ev değiştirmek zorunda kaldı ve her ev değiştirdiğinde bana biriktirdiği arşivleri getirdi, “aman Tayfun bunlar sende kalsın” derken kocaman bir arşiv oluştu. Zaten tezimi alan bu konuyu Osep ile masaya oturttuk. Sana bir sergi açayım mı diye sordum; ki çok iyi bir iş çıkardığımızı düşünüyorum. Yayıncımız Aras olmak üzere; Osep’in kitabını iki yıl temizlik, dijitalizasyon, dijital restorasyon, tasnif kataloglama gibi bir revizyondan geçirdik. Kısacası bütün yeniden gözden geçirildi.
 
Pilevneli Galeri’de “FLASHBLACK” inanılmaz bir sergi diyebiliriz...

Buranın farkı ilk defa 11.000 kare imajı bastık ve halkla buluşturduk. Maryam Şahinyan’ın fotoğrafları büyük bir arşiv bu yüzden uzun süre bekledim. Hem bir kadar uzak ve hem bir o kadar da yakın gördüğümüz bu insanların bir kısmı bugün hayattalar ve yanısıra geçip gidiyor belki aramızdan.

Tayfun bey, dilerseniz biraz da Maryam Şahinyan’dan bahsedelim...

Maryam Şahinyan’ın en büyük dezavantajı evlenmemiş olması. Bana soracak olursanız iyi bir fotoğrafçı mıydı? Değildi ama bu detay kimsenin umurunda da değildi. Işığı, kontrastı ayarlamak gibi bir derdi de yoktu. Ama o dönemin insanlarının kadın ve erkeğe özgü mekanları vardı. O dönemin kültürü açısından diğer stüdyolardan ayrı tutuldu ve Maryam stüdyosunu daha mahrem bir hale getirmişti. Bir defa burada fotoğraf çekmek ve yapmaya dair ciddi bir iş var. Maryam, fotoğrafları çektikten sonra ‘agrandisör’ tekniği ile bastı. Agrandisör tekniğinde büyültme, küçültme hakkı yoktur. Bu yüzden bastı, kopyasını da sattı, filmini ise sakladı. Her stüdyo saklar. Bunun sebebi; adam bir kaç yıl sonar tekrar gelir ve fotoğrafları ister. Hatta her zaman sıcak müşteri gelmez parayı eski kopyalarından kazanır.


Anılara renk gelse de Maryam’ın merceği siyah-beyaz diyebiliriz...

2. Dünya Savaşı’ndan kalma fotoğraf makinasını 1985’e kadar kullanmış. 1972’de İstanbuldaki tüm stüdyolara renkli fotoğraflar girmiş olmasına rağmen; Maryam 1985’e kadar o tabaka filmlerle siyah beyaz fotoğraf çekmeye devam etmiş. Bugün bu çok artistik bir şey gibi algılanırken bunun aksine Maryam çok konservatif bir yapıya sahiptir. Aynı halı, aynı koltuk, aynı önlük, saç modelini hiç değiştirmemiş belki de böyle kendini kamufle etmiştir. Dükkanı hep arkalardaydı. Biraz hayalet gibi var ama yok... Belki de gösterişli olsa zarar görecekti, kim bilir...

Unutmadan Tayfun Serttaş’ın “FLASHBLACK” isimli sergisini 26 Nisan - 26 Mayıs tarihlerinde Pilevneli Galeri’de ziyaret edebilirsiniz. Pazar ve Pazartesi kapalıdır. Siz de zamanda küçük bir yolculuk yapmak istiyorsanız bu inanılmaz sergiyi kaçırmayın derim!

O zaman bu soru da okuyucularımıza; Her sanatçının kendine özgü tarzı, hayata bakış açısı ve onu yorumlayışı vardır. Tayfun Serttaş’ın da değindiği üzere...


Kaynak: Siyah-Beyaz negative bir arşiv ama “Apaydınlık Bir Geçmiş”
by Klodya Edna Yağsızoğlu - 15 Mayıs 2018, LUYS Magazin  


12 Mayıs 2018 Cumartesi

"Başkalarının İstanbul'u" / Kumru Eren - HÜRRİYET





BAŞKALARININ İSTANBUL’U

Kumru Eren

Stüdyo fotoğrafçılığının duayeni Maryam Şahinyan, 1933’den başlayarak 60 yıl tutarlılıkla sürdürdüğü mesleğinde, Cumhuriyet dönemi ve İstanbul’un 50 yıllık zaman diliminde geçirdiği sosyokültürel dönüşümlere tanıklık etti. 1985 yılında yaşlılık nedeniyle stüdyosunu devrettiğinde, I. Dünya Savaşı’nda kalma körüklü kamerasından geride 100 bini aşkın imajı kapsayan İstanbul’un emsalsiz görsel arşivlerinden birini bırakmıştı. Tayfun Serttaş’ın projesi olarak, 2011’de dijital olarak kamuya açılmasının ardından ilk kez bir galeri bünyesinde sergilenen Foto Galatasaray arşivi, bu kez Pilevneli Galeri’de Serttaş’ın yeniden üretim olarak kurguladığı FLASHBLACK isimli kişisel sergisinin merkezine oturuyor. Serttaş, Şahinyan arşiv çalışması paralelinde “Foto Galatasaray – Studio Practice by Maryam Şahinyan” isimli kitaba da imza atmıştı.

“...doğudan, batıdan, güneyden, kuzeyden ipini koparan soluğu burada almıştır. Oto tamircileri, lüks feneri, denizci fenerleri, iki tekerleği kalmış bir bisikletten yepyeni bir bisiklet çıkaran bisiklet onarıcıları, oto yapanları, deniz motoru, yepyeni tekneler icat edenler, kabara çıkanlar, bez dokuyanlar, tombalacılar, tombala çekenler, kaçak sigara satanlar, içkiyi en efendice içenler, zilzurna sarhoş olanlar oradadır. ...velhasıl, büyülü bir beldedir orası.” Pangaltı’dan Kasımpaşa’ya uzanan vadi, Dolapdere’nin kaosunu böyle anlatır Yaşar Kemal ‘Kuşlar da Gitti’de. Bugünün şık rezidansları ve minimal sanat galerini kazısak, altından bambaşka bir İstanbul çıkacaktır adeta. Benim için yalnızca geçiş noktası ve sergi destinasyonu olan bu semt, kim bilir kimlerin İstanbul’u olmuştu. Harbiye, Elmadağ, Taksim ve Sütlüce ile çevrelenen vadinin ve çevresinin sakinleri geçtiğimiz yıllarda değişmiş olmasa da; açılış günü Foto Galatasaray’ın stüdyosundan geçen yüzlerle buluşmak isteyenler, Pilevneli Galeri’nin kapısında bekleyen o ‘başkalarının’ nedeni şüphesiz buydu.

Alışkın olduğumuz sanat izleyicisinden yaşça ayrılan kalabalığın arasından geçip, siyah kalın perdenin arasından süzüldüğümde sergiye ismini veren FLASHBLACK isimli enstalasyonla karşılaşıyorum. Enstalasyon, Pilevneli Galeri’nin 15 metre yüksekliğindeki cephe duvarından tüm katlarına yayılarak, agrandisör boyutlarında üretilmiş 11 bin parça fotoğraftan meydana geliyor. Galeri’nin izleyici içine alan mekan yerleştirmelerinden alışkın olduğumuz tavır, bu kez her biri kendi biyolojisi içerisinde tamamlayıcı bir bütünlük oluşturan imajlar üzerinden Şahinyan arşivini yeniden tanımlıyor. Arşivin toplumsal hafıza ve sanattaki yeri nedir? Tayfun Serttaş, görsel arşivlerin ‘hazır-nesne’nin ötesinde yeni bir bağlama oturtulmasıyla, kendi önermesini yaratmayı başarıyor.

Şahinyan arşivinin, sanat pratiğinin merkezine gelene dek serüveni sessiz sedasız devam ettiğini anlatıyor sanatçı. Stüdyonun Üsküdar’a taşınması ardından, neredeyse sahipsiz kalıyor, hatta arşivi sokağa atılıyor. Bu mütevazi hazine, Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan’ın gözünden kaçmıyor ve arşivi Beyoğlu’ndaki deposuna taşıyor. Sonrası ise Tayfun Serttaş ile karşılaşana dek süren 25 yıllık uyku... 2011’de SALT’ta dijital olarak kamuya açılması ardından, 2012’de Paris, 2013’de Amsterdam ve Tayfun Serttaş’ın 2015’de yine Paris’te gerçekleştirdiği kişisel sergisiyle Şahinyan arşivinin bir bölümü izleyiciyle buluşuyor. Son durağı ise Yaşar Kemal’in sözünü ettiği Dolapdere’nin renkli karmaşasıyla tezat oluşturan minimal binanın görkemli 15 metrelik duvarı.

Flashblack’i oluşturan 11 bin imaj, 100 bini aşkın tamamı cam levha negatif, siyah- beyaz film içinden seçilmiş. Konservasyonu için üç yıl boyunca çalışan sanatçı, mekânsal bir bağlam içerisinde forma dönüşen arşivin fiziksel potansiyelinin de söz sahibi olmasını sağlamış. Kendini yeniden üreten bir ekosistem gibi çalışan sergi, kentin gündelik yaşam sosyolojisine dair çok şey söylüyor. Serttaş’ın deyimiyle ‘İstanbullunun bir iki kuşak öncesi ile arasındaki kültürel kopuş’unun belgesi. Her jenerasyonun kendi görsel belleğiyle katmanlaşan İstanbul’unu düşündürürken; Tayfun Serttaş’ı imgeleri sanatla ilişkilendiren sabırlı bir arşivci değil, kültür tarihinin ‘kazısını yapan’ titiz bir arkeolog olarak anmak gerekiyor. Serttaş, İstanbul’un görsel katmanlarından çıkardığı, o bilmediğimiz ‘başkalarıyla’ ve belki de bilmediğimiz İstanbulla izleyiciyi yüzleştiriyor.

Son dönemde hafıza, bellek, arşiv, albüm kavramları üzerinden gelişen sanat pratiğinin yaygınlaşması belki de kopuşa karşı direnişe, tarih yazımına sanattan bir yanıt demek. Foucault’tan bugüne tartışılan ‘arşivler’in şeffaflaşması adına, izlenme potansiyeli konusunda kendisini kanıtlamış Pilevneli Galeri’de sergilenen bu önemli albümünün izleyiciyle buluşmasına tanıklık etmek ise başka güzel bir deneyimdi. Mekanın kendi bağlamını yaratması gibi, Pilevneli Galeri’nin işte o başkalarının İstanbul’unun arasında uzanan birleştirici vadide olması, tıpkı bir Barok kıvrım gibi serginin gücünü de katlıyor.

Maryam Şahinyan’ın siyah-beyaz dünyasından, Dolapdere’nin karmaşasını ayıran galeri kapısını aralarken, serginin açılmasını heyecanla bekleyen yaşlı çifti görüyor; içerde bulmayı bekledikleri kardeşleri, komşuları, çocuklukları; en çok da ‘kendi İstanbullarını’ bulmuş olduklarını umuyorum.


Kaynak: "Başkalarının İstanbul'u
by Kumru Eren, 11 Mayıs 2018, HÜRRİYET