maryam sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
maryam sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

27 Aralık 2011 Salı

Tüm Kaybettiklerimizin Tanığı Foto Galatasaray / TARAF - Serdarhan Aksoy


Galatasaray’daki stüdyosunda 50 yıl fotoğrafçılık yapan Maryam Şahinyan’ın 200 bin imajlık arşivini SALT Galata’da görebilirsiniz.

İstanbul Galatasaray’da 1935’ten 1985’e kadar mütevazı stüdyosunda on binlerce fotoğraf çekti Maryam Şahinyan. Bu süre içinde Türkiye; Varlık Vergisi’ni, 6-7 Eylül Olayları’nı, 27 Mayıs Darbesi’ni, 12 Mart Muhtırası’nı, 1980 Darbesi’ni yaşadı. O, fotoğraf çekmeyi sürdürdü. 1964’te Türkiye ve Yunanistan arasındaki iskân anlaşmasının Türkiye tarafından tek taraflı bozulmasına da İsrail’in kurulmasına da şahitlik etti, hem de I. Dünya Savaşı yıllarından kalma körüklü makinesiyle.

Sanatçı Tayfun Serttaş’ın SALT Galata’nın açılış sergilerinden olan Foto Galatasaray ve Aras Yayıncılık’ın eş zamanlı olarak aynı adla yayımladığı kitap, Maryam Şahinyan’ın 50 yıllık meslekî kariyerinde özenle düzenlediği arşivi üzerinden İstanbul’un geçirdiği değişimi gözler önüne seriyor. Açık Arşiv projesi olan ve arşivdeki tüm fotoğrafların dijital ortama aktarıldığı sergiyi 22 ocak gününe kadar gezebileceğinizi hatırlatıp, bu noktada sözü sanatçı Tayfun Serttaş’a ve arşivi hayli ilginç bir hikâyeyle alan Yetvart Tomasyan’a bırakalım...

Serdarhan Aksoy

Maryam Şahinyan arşivinde 200 bin imaj var. Herhangi bir tasnife ya da seçkiye başvurdunuz mu? Mesela kitapta 400 kadar fotoğraf var?

Fotoğraflar arasında, kitap için seçtiğim fotoğraflar dışında, hiçbir seçkiye gitmedik. Foto Galatasaray projesinin en belirgin özelliği bu; Maryam Şahinyan arşivindeki her şeyi, olduğu gibi, olduğu şekliyle göstermek ve arşiv üzerinden yapılacak tüm seçkileri bizzat izleyicilerin inisiyatifine bırakmak. Biz başından itibaren şuna inandık: Eğer bu arşive 10 farklı sanatçı yaklaşırsa 10 farklı seçkiye, 10 farklı tarihçi yaklaşırsa 10 farklı seçkiye gidebilirdi. Ya da bir Ermeni incelese farklı, bir modacı tasnif etse farklı bir seçki oluşturabilirdi. Bizim amacımız, arşivi tüm izleyicilerin ilgisine açmaktı, bunun da en sağlıklı yolu arşivin kapsadığı imajların tamamını kullanmaktan geçiyor.

Eğitim, sergi, kitap tüm bu proje ne kadar zaman aldı?

Üç yıl kadar sürdü tamamlamak Foto Galatasaray'ı. 2009 yılının ocak ayında arşivi taşıdım. Bütün arşiv negatiflerden oluştuğu için dört aylık bir deneme dönemimiz vardı akabinde kesintisiz olarak proje başladı.

Deneme döneminde neler yaptınız?

Foto Galatasaray'ın arşivi bize dokuz koli ve 1139 film kutusuna bölünmüş olarak geldi. Öncelikle ben rastlantısal olarak bütün kutulardan bazı filmleri seçip onları pozitife çevirerek arşiv hakkında genel bir kanıya ulaştım. Çünkü eldeki verilerle Yetvart'ın söyledikleri de bir noktaya kadar arşivle örtüşmüyor olabilirdi. Çünkü Yetvart Tomasyan bilemezdi o kutuların içinde ne olduğunu, ne kadarının karıştığını, kronolojik olup olmadığını, ne kadarının Maryam'a ait olup olmadığını... Tüm incelemeler yapıldıktan sonra 2009'un ortalarında bunu bir projeye dönüştürmeye kesin olarak karar verdik.

Teknik kısmını nasıl çözdün işin? Kaç kişi çalıştı?

Bu deneme sürecinin akabinde bir tanışma toplantısı yaptım; projeyle ilgili. Toplantıdan sonra da kalktım Beyrut'a gittim; Arab Image Foundation'a. Arab Image Foundation, elinde devasa koleksiyonlar bulunduran çok önemli bir merkez. Ben özellikle cam negatifler konusunda bütün teknik ve lojistik bilgileri oradan aldım. Çünkü birçok metot ve teknik vardır. Ancak elimizde 1940'lardan, 1950'lerden negatifler vardı ve bunlara canımızın istediği gibi dokunamazdık. Açıkçası onların bilgi paylaşımından çok faydalandım. Her zaman Arab Image Foundation'la iletişim halinde oldum. Süreç böyle devam etti, projenin toplamında 30'a yakın asistanla çalıştım.

Aras Yayınları'ndan çıkan Foto Galatasaray kitabına gelirsek biraz...

Kitap, arşivin en sembolik biçimde temsil edildiği, aslında fotoğrafları da ilk kez baskı halinde gördüğüm(üz) alan. Kitap dışında elimizdeki herşey dijital. Kitapta dört temel bölüm var. Bu dört bölüm, iki yazınsal ve iki albümden meydana geliyor. Metinsel bölümlerin ilkinde, Maryam Şahinyan'ın hayatını kısaca, literatüre girecek kadar tartıştıktan sonra; “kadın kimliği”, “dinsel aidiyet” ve “Ermeni kültürü” bağlamında olmak üzere üç normatif bağlamda, Maryam'ın stüdyosunu tanımlamaya çalışıyoruz. Bu normatif kategorinin ardından ikinci bölüm olan “sebest okumalar”da bu arşivden daha ne gibi okumalar çıkarabileceğimizi ortaya koyuyoruz. Zaten kitap da bu arşivden daha ne gibi projeleri ortaya çıkarabileceğimizi göstermek için kurgulanmış bir şey.

Albüm bölümünde neler var?

Albüm bölümünde, “özdeşler” ve “aynadan bakanlar” adlı iki kategori var. “Özdeşler”de aralarında hiçbir genetik benzerlik olmaksızın aynı şeyleri giyen, aynı şekilde poz veren, aynı takıları takan ve bir araya gelen insanlar. “Aynadan bakanlar”da da aslında bir özdeşlik görüyoruz. Bunda da grafik olarak bir ikilik var, tabii aynı insanın aynadan yansıması olarak. “Özdeşler” tamamen benim seçiciliğimle oluştu, “aynadan bakanlar” ise doğrudan Maryam Şahinyan'ın estetik kriterlerinin belirlemesi açısından projenin ilk gününden itibaren ayrı bir dosya içerisinde toplanmaya başladı. İstanbul'daki hiçbir stüdyoda “aynadan bakanlar” gibi bir seri yok ve bu grup bence, Maryam'ın estetik anlayışının zirve noktası.

Maryam'ın kadın olması, senin de dediğin gibi kadın, genelde “bakan özne” değil, “bakılan nesne” konumunda fotoğraf tarihinde. Kadın olmak nasıl bir konum sağlıyor ona?

Maryam'ın kadın olması hasebiyle müşteri portföyünü hazırlamak için ekstra bir şey yapmasına gerek yoktu. Mesela evinden “Ben Osman'a fotoğraf çektirmeye çıkıyorum” diye çıkamayacak bir kadın, “Ben Maryam'a gidiyorum” diye çıkabiliyordu. Bu yüzden de Maryam'ın stüdyosu bir sosyalleşme mekânıydı. Aynı zamanda bütün sosyal çevresini FotoGalatasaray üzerinden kuruyor. Bu yüzden, bir ayrıcalığı var tabii Maryam'ın. Öte yandan, ben Maryam'ın feminist anlayışına yeni bir yön vermek ya da kadınların mesleki hayatta ne kadar daha aktif olabileceklerini göstermek gibi bir iddiası olduğuna da inanmıyorum. Dönemin muhafazakar koşullarıyla tam bir uyumluluk yakalıyor aslında.

Maryam'la ilgili bilgilere nasıl ulaştınız?

Fotoğrafçının yaşamıyla ilgili elimizdeki bilgiler oldukça kısıtlı. Birçok insan tarafından tanınıyor Maryam Şahinyan, çalışma süresince toplanan tüm verileri belirli bir süzgeçten geçirdik ve 10 sayfalık bir biyografi dışında daha derine inmedik hayatı konusunda. Maryam’ın öz kardeşi Vruyr Şahinyan İstanbul’da yaşıyor. Maryam'ın elimizde kalan sadece dört vesikalık fotoğrafı da hayattaki tek kardeşinin arşivinden. Fakat daha fazlası üzerine konuşmak istemiyor Vruyr Şahinyan. Onun içinde bulunduğu ruh halini anlamak gerekiyor. Herşeye belirli bir mesafe içerisinde yaklaşıyor, bu mesafeyi iyi anlamalıyız.

Peki Türkiye tarihindeki kırılmaları noktalarını gözlemleyebiliyor muyuz?

Maryam Şahinyan'ın stüdyosundan demografik süreçleri izlemek çok kolay. 1964 senesinde Yunanistan ile Türkiye arasındaki ikamet anlaşmasının Türkiye tarafından tek taraflı kaldırılmasının ardından, buradan 200 bin Rum'un gitmesini çok net izliyoruz. Ama 6-7 Eylül'ü izlemek mümkün değil mesela. Çünkü Maryam'ın stüdyosu Çiçek Pasajı'nda korunaklı bir yerde ve sadece camı kırılıyor. Onun dışında darbeleri görmek mümkün değil. Varlik Vergisi gibi bir süreci de, stüdyo fotoğrafından izleyemeyiz. Maryam Şahinyan belge fotoğrafçısı değil, o idealize edilmiş gerçekliği yansıtıyor. Bu açıdan travmaya tanıklığı daha uzun vade de, o gerçekliğin dönüşmesine tanık olunca ortaya çıkıyor.

Travma derken, biraz daha açmanı isteyeceğim? 1935 – 85 yılları arası İstanbul sayısız olayla yüzyüze kaldı, bu yarım asırlık tanıklık bize neyi gösteriyor?

Birgün arkadaşım Aret Gıcır ile yürürken, “iyi bak, işte sonrası böyle oluyor” demişti bana. İstiklal Caddesindeydik, derinlemesine baktım; kalabalık, umursamazlık, toz duman... Sonrasındaydık. Cumhuriyet sonrası İstanbul, tüm Türkiye’de azınlıklar için adeta bağımsız bir ülke işlevi gördü. Herkes bu şehre toplantı, Anadolu’nun farklı noktalarında kalan, kalmayı başarabilen son aileler, son yetimler, son yaşlılar. Küçük bir kısmı kaldı, daha büyük kısmı ise 80’li yıllara kadar İstanbul üzerinden Batı’ya göç etti. Foto Galatasaray’ın bu sürece olan tanıklığı beni en derinden etkileyen boyutudur bu projenin. Sonrasını izliyoruz o stüdyoda, o perdenin önüne dizilen yorgun ruhların bu şehirdeki son hareketlerini. Başka türlü de izleyemiyoruz onları. Bu açıdan elimizde kalan son büyük kanıttır Foto Galatasaray. O arşivde gördüğünüz yüzlerin çoğu bugün diaspora statüsünde yaşıyor, yaşamaya mecbur. Oradaki ayakkabısı delik çocuk, bebeği ile poz veren kadın, gelinlerin eteklerine sarılan küçük medimeler, komünyon duasını eden oğlanlar işte diaspora. Çok iyi bakmak lazım onların gözlerinin içine, gözlerindeki ışığa.


SARKİS USTA: "Ne Laf Anlamaz Adamsın Yahu!"

Serdarhan Aksoy: Maryam Şahinyan arşivini nasıl buldunuz?

Yetvart Tomasyan: Benim aile dostum, bu vesileyle rahmetle de analım, Sarkis Çerkezyan. Kimilerinin Sarkis Varbed, kimilerinin Sarkis Usta dediği marangoz Sarkis, benim yakınımdı. Her gün olmasa da gün aşırı benim dükkana uğruyordu. Bir uğradığında Maryam Şahinyan'dan bahsetti. Maryam'ın dükkanı devrettiği çocukların da dükkanı kapatıklarını, alanların da başka iş yapacaklarını söyledi.

S.A: Dükkanı devralanları tanıyor muydunuz?

Y.T: Taniyorum tabii, hala da görüşürüz. Dükkanı İsa Barkev Avşar ve Fikri Çalış'a devrediyor. Sonra üç sene kadar birlikte çalışıyorlar. Matmazel zamanla onlara işi öğretiyor. Sonra onlar da dükkanı devredince arşiv ortada kalıyor. Sakis Usta, bir 10-15 gün geldi gitti, geldi gitti. Sonunda o gün geldi, çok sert konuştu. "Ulan, ne laf anlamaz adamsın. Al şunları diyorum. Kapının önüne koydular. Yarın çöpçüler götürecek. Bugün son gün" dedi. Ben de bunun üzerine, Skoda bir kamyonetimiz vardı, içine 15-20 tane koli koydurdum. İki de arkadaş görevlendirdim. 90 senesiydi. Kadıköy'e gittiler. 15 koliye doldurdular, bantladılar, getirdiler. Eh işte, 18 sene depoda durdu.

S.A: Başka arşiv var mı böyle elinizde?

Y.T: Böyle arşiv yok. Ama ben 40 senedir gazete küpürü topluyorum. Genellikle sanat haberleriyle ilgili olarak - ağırlıklı olarak resim, heykel, müzik, dans - 40 yıllık gazete küpürleri var. Bir de programları topluyorum. Etkinlik programları; konserlerden önce dağıtılır ya.


Kaynak: Serdarhan Aksoy / TARAF - 27.Aralık.2011

10 Aralık 2011 Cumartesi

Maryam Yarım Asırdır İçimizde / YENİ ŞAFAK - Aysel Yaşa

Fotoğraf: Vural Yazıcıoğlu

1930 - 1985 yılları arasında İstanbul'un kozmopolit yapısını kareleriyle günümüze ulaştıran Maryam Şahinyan'ın arşivi artık emin ellerde. Tayfun Serttaş tarafından bir açık arşive dönüştürülen kareler, SALT Galata'da sanatseverlerle buluştu. Serttaş üzerinde 3 yıl boyunca çalıştığı projeyi "Fotoğraflarla yüz yüze kalmak psikolojimi derinden etkiledi ama sonucunda açık arşiv nasıl olmalı sorusuna iyi bir yanıt vermiş olduk" cümleleriyle kuruyor.

Aysel Yaşa

Ben değil Maryam beni buldu

Ermeni fotoğrafçı Maryam Şahinyan'ın 200 bine yakın fotoğrafını bir açık arşive dönüştüren Tayfun Serttaş, "Ben değil, Maryam ve onun fotoğrafları beni buldu" şeklinde konuşuyor.

Sene 1930... Çiçek Pasajı'nın tek kadın fotoğrafçısı Maryam Şahinyan, 1. Dünya Savaşı'dan kalma fotoğraf makinesinin başında... Hem müşterilerinin birbirinden özel karelerini çekiyor hem de farkında olmadan, bir döneme ufacık dükkanında tanıklık ediyor. Çektiği tüm kareleri yıllara ve aylarına ayırarak kutularına kaldırıyor. Ve o kutular sene 2011 olduğunda yani vakti geldiğinde yine bir sanatçı tarafından açılıyor. Bu arşivin peşine düşen isim Tayfun Serttaş. Daha önce Stüdyo Osep sergisini açan ve başarılı bir çalışmaya imza atan Serttaş, bu sergide Maryam Şahinyan'ın dünyasına giriyor ve onun çektiği 200 bin kareyi bir açık arşive dönüştürerek ilgililerinin merakına sunuyor. Sanatçının yaptığı çalışma bugünlerde Salt Galata'da görücüye çıktı. Serginin girişinde enformatik bir bölüm bulunuyor. Serttaş'ın iki yıl boyunca yapılan çalışmalarının özeti var burada. Sergiyi dolaşırken Serttaş'a Maryam'la yollarınız nasıl kesişti diye soruyorum. Aldığım cevap enteresan: "Stüdyo fotoğrafçılığıyla ilgili çalışmayı tek elden yürüttüğüm için, arşivi elinde bulunduran Aras Yayıncılık'ın sahibi Yetvart Tomasyan bu fotoğrafları ellerime teslim etti. Yani ben Maryam'ı hiç aramadım, o beni buldu."

ARŞİVİN TAMAMINI


9 sandıkla devralan Serttaş, "İlk dört aylık süreçte ne olduğunu anlamaya çalıştım. İlk aşamada laborant gibi proje üzerinde çalıştım. Filmleri temizledik. Dijitale aktardık, katalogladık. Akabinde farklı misyonlar edinip çalışmayı bu aşamaya getirdik" diye özetliyor geçen 3 yıllık süreyi. Tabii bu arada filmleri yıkama sürecinde birçok suretle karşılaşan sanatçı fotoğraflarla yüz yüze kalmanın çok ağır olduğunun altını çiziyor: "Maryam 1930'ların malzemeleriyle o kutuyu kapatmış ve sen 2011'de yeniden açıyorsun. O kareler pozitif olarak karşına dikildiğinde yüzleşmek ağır oluyor. Bir milyona yakın insanla yüz yüze kalmak konuya teknik bakmadığın sürece psikolojik olarak yıpratıcı bir şeydi."

KİMLİKLENDİRME DE YAPILACAK


Maryam Şahinyan'dan sonra Fikri Kevork Çalışlar'a oradan da Yetvart Tomasyan'ın korumasında bugüne gelen arşivin en önemli kısmını bilgisayarlara yüklenmiş açık arşiv bölümü oluşturuyor. Burada fotoğraflara çeşitli etiketler verilmiş. Yani siz fular takan erkekleri aradığınızda anahtar kelimeleri girmeniz yeterli oluyor. Tabii çalışma bu kadarla da bitmiyor. Sergilenen fotoğraflarla bir ağ oluşturulacak ve zamanla fotoğraflar üzerinde kimliklendirme çalışmasına gidilecek. Sergi aslında işin temsili tarafı. Serttaş bu konuyla ilgili, "Bu çalışma açık arşiv nasıl olur sorusuna cevap. Bu bir fotoğraf sergisi ama basılı tek bir kare yok. Derdimiz de fotografik tartışma değil. Biz onların içinde çok başka bir şeyin peşindeyiz. Bir dönemi, İstanbul'u, o dönemin insanlarını tahlil edebilme imkanı sunmaya çalışıyoruz" şeklinde konuşuyor. Arşive hangi alanla ilgili yaklaşırsanız ona dair çok geniş bir envantere sahip oluyorsunuz. Bir sinemacı olarak yaklaşan yığınla hikaye, dansçı olarak gelenin ise aklına gelmeyecek koreograflarla dönmesi kuvvetle muhtemel. Serginin en son bölümünde 10 tane LCD ekranda 950 tane fotoğraf dönemlerine ve konularına ayrılmış şekilde sergileniyor. Maryam'ın hayatında önemli roller oynayan herkes bu karelerde. Rahibeler, kadınlar, çocuklar hepsinin farklı duruşları Maryam'ın gözünden fotoğrafa dönüşmüş ve ileriki günlerde sahibini bulması için titiz bir şekilde yine Maryam tarafından arşivlenmiş. Kronoloji bugüne yaklaştıkça kentlilik ve taşralılık arasındaki dengenin alt üst olduğuna şahit oluyorsunuz. Kent bilinci bağlamında bir ilkele dönüş var ve bunu Şahinyan'ın çektiği karelerden anlamak da oldukça kolay. Stüdyonun havası da değişmiş tabii bu dönemde. Sanki önünüzde 12 ciltlik bir ansiklopedi var. Karıştırdığınız her sayfa size darbeye, şehre, insanlara dair bilgiler veriyor. Hayatı boyunca evlenmeyen, çocuğu olmayan Maryam'ın kendi fotoğrafları bu arşivde yok. Zaten fotoğraf çektirmekten de hoşlanmıyormuş. Üzerinde titizlikle çalışılmış bu sergi 22 Ocak tarihine kadar açık kalacak. Arşiv daha sonra dijital ortamda meraklılarına sunulacak.

Demografik dönüşüm de var

İstanbul'un geçirdiği demografik dönüşüm de Maryam'ın arşivinde karşınıza çıkıyor. 1970 sonrası sanayileşme dönemi, iç göçün başlaması, gidenlerin yerine koyduklarımız olanca açıklığıyla göz önüne seriliyor.


Kaynak: Yeni Şafak / Aysel Yaşa - 10 Aralık 2011

29 Nisan 2018 Pazar

Maryam Hanım'ın siyah beyaz hafızası / Ayşe Özbek Karasu - HABERTURK




Maryam Hanım’ın siyah beyaz hafızası

İstanbul’un insana dair hafızasını yüz bini aşkın siyahbeyaz kareden seyretmek ve istediğin hikâyeyi düşlemek... Maryam Şahinyan’ın 60 yıl boyunca Galatasaray’daki stüdyosunda çektiği fotoğraflar İstanbul’un gayrimüslim panoramasını, Beyoğlu’nun anlatılmamış nice hikâyesini barındırıyor. Benim de ucundan yakaladığım eski Beyoğlu’nun.

Ayşe Özbek Karasu

Niverik, Koharik, Arpi, İlda, Mayda, Tamara, İda, Rita, Hera, Armenuhi... Avusturya Lisesi’ndeki sınıf arkadaşlarımın sadece birkaçı. Acaba onlar da Maryam Şahinyan’ın 1. Dünya Savaşı’ndan kalma körüklü ahşap fotoğraf makinesi karşısında, gömlek altına gizledikleri haçlı kolyeleri çıkarıp, saçlarını da salarak kimliklerini dökmüşler miydi ortaya? Hiç dillendirmedikleri Ermeni kimliklerini? Okul çıkışı Kuledibi’nden Tünel’e tırmandıktan sonra, İstiklal Caddesi’ni arşınlarken, Foto Galatasaray’a uğrayıp kız kıza ya da ne bileyim aile efradıyla o siyah beyaz deryaya dalmışlar mıydı onlar da? Maryam Hanım’ın gözleriyle buluşmuşlar mıydı?

Maryam Şahinyan erkek egemen stüdyo fotoğrafçılığına 1930’larda başlayıp babadan devralarak 1985’e kadar sürdürüyor. 1911’de Sivas’ta varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geliyor Maryam. 1915 olaylarıyla hayatları altüst oluyor, İstanbul’a göçüyorlar ailecek. Baba Mihran Şahinyan, Foto Galatasaray’a ortak oluyor. Annesini erken kaybediyor Maryam, Saint Pulcherie’deki eğitimini yarıda bırakıp stüdyoda babasına yardım etmeye başlıyor. Hiç evlenmiyor, 1985’e kadar tam 60 yıl, Şişli’deki evinden Galatasaray’da bir hanın üst katındaki stüdyosuna kadar yürüyerek İstanbul’un hafızasını, Ermeni, Rum ve Yahudi azınlık panoramasını, 1942 Varlık Vergisi’nden 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na tarihsel katmanlarını siyah beyaz karelere aktarıyor. 1996’da göçüyor bu dünyadan.

Ve sanatçı/araştırmacı Tayfun Serttaş, Maryam Hanım’dan miras hazineye denk düşüyor. 1985’te Şahinyan’ın stüdyoyu devretmesinden sonra el değiştiren tamamı siyah-beyaz negatif ve cam negatiflerden oluşan fotoğraf arşivini, Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan’ın, İstiklal Caddesi Hıdivyal Palas’ın ikinci katındaki deposunda buluyor. Tam 20 yıl unutuluşta yatan 1139 kutu dolusu negatif film bekliyor Serttaş’ı. 200 bine yakın negatif, Tayfun Serttaş ve ekibi tarafından iki yılda tasnif ediliyor. 2011’de ilk kez SALT Galata’da kamuya açılıyor arşiv.

“FLASHBLACK”

Ve şimdi Pilevneli Gallery’de ilk kez mekânsal kurguyla yeniden karşımızda Maryam Hanım’ın merceğinden yansıyan “flashblack” hikâyeler. Serginin adı anlamlı; “Flashblack”. İstanbul’un hatırlamamak üzerine kurulu sosyokültürel düzeneğinde, geçmişte nasıl bir demografide yaşadığımızı, saç-baş, kılıkkıyafet ve aksesuvarlarımızla neye benzediğimizi, Anadolu’dan göçle birlikte önceki kimlik katmanlarının yerini kimlerin aldığını, sınıfsal değişimi, görsel tarihin bilinç akışıyla aktarıyor sergi.

Dört adet vesikalık dışında kendisine ait hiç fotoğrafı yok Şahinyan’ın. Ama yüz binlerce fotoğraf çekip rötuşlamış, banyo ettiği filmlere numara ve tarih düşmüş. Şehrin merkezindeki etnik, sosyal, kültürel, dinsel ve ekonomik dönüşüme eşlik etmiş. Maryam Şahinyan’ın bir kadın olarak estetik dokunuşu tabii ki var fotoğraflarda, etnik veya dinsel temsiliyeti anlatan mizansenlerde. Ama esas mesele o imajların içinde saklı olan bilgi. Ve bana kalırsa, çok merak ettiğim bireysel hikâyeler. Kimbilir nereden nereye savrulan hayatlar.

“Flashblack” hikâyeler derken, düşlemesi size kalmış. Tayfun Serttaş’ın sözleri bana okul arkadaşlarımın hiç anlatmadıkları hikâyelerini düşletiyor meselâ. Tam da şu sözler: “Sene 1970’ler, Maryam’ın stüdyosuna girince kazaklarının altında sakladıkları haçlı kolyelerini göğüslerinin üzerine çıkartıyor, saçlarını döküyor, omuzlarını açıyor bu kadınlar. Foto Galatasaray içerisi, orayı içeri yapan Maryam’ın ta kendisi. İşte burada biz ‘içeriyi’ izliyoruz. Çok buruk, çok kırılgan, çok zarif, benim hâlâ kalbim sızlıyor izlerken.”

Tayfun Serttaş’ın yüz bini aşkın Maryam Şahinyan fotoğrafından oluşan kişisel sergisi “FLASHBLACK”, 27 Nisan - 26 Mayıs tarihleri arasında Pilevneli’de.

Kaynak; "Maryam Hanım'ın siyah beyaz hafızası" 
Ayşe Özbek Karasu, 29 Nisan 2018, HABERTURK 


14 Aralık 2011 Çarşamba

İstanbulluları hüzne boğabilir / RADİKAL - Lara Fresko


Salt Galata'daki 'Foto Galatasaray' sergisi, 1935-1985 arasında kadın fotoğrafçı Maryam Şahinyan'ın stüdyosundan geçmiş azınlıkların hikâyelerini gözler önüne seriyor. Sergiyi hazırlayan Tayfun Serttaş, "Bu arşiv bir mucize" diyor.

Lara Fresko

Tayfun Serttaş yıllarca emek verip temizlediği, taradığı ve arşivini tasnif ettiği Foto Galatasaray arşivini Salt Galata’nın ilk sergilerinden birinde kamuya açıyor. Serttaş, sergiden sonra çevrimiçi olarak da kamuya açılacak olan fotoğraflar sayesinde İstanbul’un azınlık tarihine dair katılımcı bir veri bankası oluşturmayı tasarlıyor. Kendisiyle çalışma sürecinden, Foto Galatasaray’ın fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’dan ve bu arşivin anlamından bahsettik.

Salt Galata’da açılan ilk sergilerden biri Maryam Şahinyan ve Foto Galatasaray. Biraz bu projeden bahseder misiniz?

İstanbul’un bir elin parmaklarını geçmeyen kadın stüdyo fotoğrafçıları arasından arşivi bugüne eksiksiz olarak ulaşabilen bir kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan. Foto Galatasaray, 1935’ten 1985 yılına kadar kentin göbeğinde, Beyoğlu Galatasaray’da gözlerden ırak halde süregiden bir tanıklığın bugüne kalan mucizesi... Bu açıdan hem bir ilk hem de son çünkü ondan bir tane daha yok.

Maryam Şahinyan, 1930’ların ortasından 1980’lere kadar Beyoğlu’nda stüdyo fotoğrafçılığı yapan bir kadın. Cumhuriyet’in ve İstanbul’un neredeyse her safhasına şahit olmuş. Bu şahitliği bir fotoğraf makinesiyle yapmış olmasının önemi nedir?


Maryam Şahinyan İstanbul tarihinin gördüğü en mutevazı kadınlarından birisi olmalı. Yarım asır boyunca bir gün dahi aksatmadan Şişli’deki evinden yürüyerek gidip geliyor stüdyoya, her öğlen yalnızca bir kırmızı elma yiyor, siyah iş önlüğünü ve kolçaklarını hiç çıkartmadan, 1. Dünya Savaşı’ndan kalma körüklü kamerasıyla, 1985’e dek siyah beyaz fotoğraf çekmeye devam ederek, sessizce, fark edilmeden sürdürüyor bu işi... Tarihin uzak coğrafyalarda unuttuğu bir bilge gibi Maryam Şahinyan. Onun gerçek olduğuna inanamıyorsunuz. Böyle bir titizlik arşivdeki, hiç evlenmemiş, hiç çocuğu olmamış fakat diğer yandan onun annelik içgüdülerini seziyorsun arşiv kutularının üzerinde. Ben çok fotoğraf arşivi gördüm ama böyle çeyiz dizer gibi her birisi tek tek numaralandırılmış, aralarına pelür kâğıtları serilmiş, yarım asır boyunca dokusunda tek bir değişiklik olmayan arşiv görmedim. Onun kadın kimliği stüdyonun kimliğini de belirleyen öncelikli etmen. Bir diğer etmen kuşkusuz Ermeni olması. Aynı zamanda inançlarına bağlı yapısından dolayı stüdyonun tutucu bir havası olduğunu da unutmamak lazım. Tüm bunlar aslında onun tanıklığının perspektifini belirliyor. Maryam bize bir pencere açıyor. Aslında en çok Cumhuriyet sonrası orta sınıf gayrimüslim kadınların İstanbul’unu izliyoruz bu arşivde. Bu kültürel dokunun hangi koşullar altında korunmaya çalışıldığı, hangi tarihlerde dönüştüğü, hangi tarihlerde neredeyse tümüyle ortadan kalktığını izliyoruz. Büyük travmaların geride bıraktığı küçücük bir kesimin son dönemde verdiği varoluş mücadelesini izliyoruz. Sene 1970’ler, Maryam’ın stüdyosuna girince kazaklarının altında sakladıkları haçlı kolyelerini göğüslerinin üzerine çıkartıyor, saçlarını döküyor, omuzlarını açıyor bu kadınlar. Foto Galatasaray içerisi, orayı içeri yapan Maryam’ın ta kendisi. İşte burada biz ‘içeriyi’ izliyoruz. Çok buruk, çok kırılgan, çok zarif, benim hâlâ kalbim sızlıyor izlerken.

Sizi aslen bir sanatçı ve araştırmacı olarak tanıyoruz, bu sergideki rolünüzü anlatır mısınız?


Foto Galatasaray’ın bir proje olarak bugüne taşınmasının en büyük destekçisi ve de sürecin en yakın tanığı Vasıf Kortun, sergiye paralel olarak Aras Yayıncılık tarafından basılan ‘Foto Galatasaray/ Studio Practice by Maryam Şahinyan’ kitabı için yazdığı ‘Arşiv Bekleyemez’ isimli önsözde benim rolümü şöyle açıklıyor: “Serttaş, projenin ana muhatabı olarak birkaç rol üstlendi: İki yıl boyunca asistanlarıyla birlikte negatifleri temizleyen, sabitleştiren, dijitalleştiren ve dijital olarak onaran bilimci restoratör; Maryam Şahinyan’ın hayatı ve yaşamış olduğu zamanla ilgilenen araştırmacı; imgelere bakarak sergi için yeni sahneler icat eden ve kurgulayan sanatçı; İstanbul’un kaybolan topluluklarının kahredici hikâyelerinin anlatılması için bu imgelerin gücünü harekete geçiren aktivist”. Buna bir şey eklememe gerek var mı bilmiyorum.

Fakat şu çok açık, ben bu işe her ne kadar sanatçı pozisyonumla girsem de, o filmler üzerinden sanat yapabilmem için dahi, önce o 200 bin kareyi tek tek görselleştirip pozitif olarak görmem gerekiyordu. Her kareye 1 dakikamı ayırsam, 200 bin dakika ediyor, sadece bu neredeyse 5 ay demek... 2009’dan beri üzerinde bir gün aksatmadan çalıştığım projenin ‘sanatsal’ tarafıyla yalnızca son birkaç aydır ilgilenebiliyorum desem yalan olmaz.

Maryam Şahinyan’la aranızda nasıl bir yaratıcı paylaşım var?

Maryam o imajları fiziksel olarak üretmekten sorumluydu, ben ise onlar üzerinden yeni görme biçimleri icat etmenin peşindeyim. Maryam Şahinyan çocuk bedenleri üzerinden kurgulanmış o çıplak mizansenleri üretirken, aklında toplumsal cinsiyet tartışmalarına yeni bir boyut getirmek yoktu. O yalnızca kendisinden isteneni yaptı ve de bunu yaparken aslında tarihsel katmanlar içerisinde gizli kalan bir grubun muntazam bir haritasını çıkarttı. Ben bu haritayı dolaşıma sokuyorum, o noktadan sonra bitiyor rolüm.

Bu ortaya çıkarıp sergilediğiniz ikinci fotoğraf stüdyosu arşivi. Sizin için bu arşivlerin ortaya çıkmasının, önemi nedir?

Fotoğraf sanatı içerisinde dahi, antika değeri bulunmadığı sürece stüdyo fotoğrafına atfedilen bir değerden söz edemiyoruz. Benim ilgilendiğim Cumhuriyet sonrası dönemin kimse için cazibesi yoktu. Fakat artık şartlar değişti ve geriye dönüp baktığımızda stüdyo fotoğrafının bize sayısız envanterin yazılı olarak sunduğundan çok daha açık veriler ortaya koyduğunu saptıyoruz. Türkiye gibi kültürel ve tarihsel kesintilerin derinden hissedildiği coğrafyalarda stüdyo fotoğrafı başka bir misyon daha üstleniyor. Kültürel tarihin görsel aktarımına aracılık ediyor ve de bunu en demokratik yollarla yapıyor. Aslında bize bir önceki dönemde neye benzediğimizi, neleri yitirip, yerine neleri koyduğumuzu haritalandırıyor. Bu açıdan, bir Parisli için 1950’lerden kalma bir stüdyo fotoğrafı pek bir anlam ifade etmeyebilir. Fakat bir İstanbulluyu ya da Beyrutluyu günlerce hüzne boğabilir. Bunun nedeni bireysel tarihimizle olan ilişkimiz. Ne yazık ki son yüzyıldır hatırlamamak üzerine kurulu bir düzeneğin içerisine hapsedilmiş halde yaşıyoruz.

Bu arşivi tamamen kamuya açmak ne anlama geliyor?

Bu süreç sergi bittikten sonra, başlıyor aslında. Serginin hemen akabinde kurmakta olduğumuz bir web sitesi aracılığıyla dijital arşiv tüm dünyaya açılacak ve herkes için ulaşılabilir olacak. Foto Galatasaray’ın asıl mucizesi bu noktada başlayacak. Arşivin kimliklendirme sürecinde bireyler bu fotoğraflara ilişkin diledikleri kadar veri girebilecekler, böylelikle katılımcı bir bilgi bankası oluşacak. Bu stüdyoda fotoğraflananların çok büyük bir kısmı (veyahut çocukları) bugün diyaspora statüsünde yaşıyor. Cemaat kurumları aracılığıyla öncelikle bu insanlara ulaşmaya çalışacağız ve arşivi işlemeyi ve tanımlamayı bizzat kendilerine bırakacağız. Bu amaçla ilk günden itibaren arşivi bir veritabanı olarak şekillendirdik. Bu arşiv özelinde fotoğrafın ‘fotografik’ sorunsallarıyla hiç ilgili değiliz, derdimiz ışık kontrast ayarları ya da Maryam’ın iyi bir fotoğrafçı olup olmadığı meselesi değil. O imajların içerisinde saklı olan bilginin peşindeyiz.


Kaynak: LARA FRESKO / Radikal - 13.Aralık.2011

5 Ekim 2011 Çarşamba

Who was Maryam Şahinyan?

























WHO WAS MARYAM ŞAHİNYAN?

Maryam Şahinyan (1911, Sivas - 1996, İstanbul)


Maryam Şahinyan was born in 1911 at Şahinyan Konağı (Camlı Köşk), one of the most impressive civil structures in Sivas. Her grandfather, Agop Şahinyan Paşa, represented Sivas in the first Ottoman Parliament (Meclis-i Mebusan), established in 1877. Born with the social privilege inherent to a grandchild of a member of parliament, Şahinyan’s life took an unexpected turn when, as a child, she witnessed the historical events of 1915. Her family left behind the considerable real estate it owned in the region, including nearly 30 villages, five flour mills and Şahinyan Konağı, which was located in Sivas’ city center. Relocating to İstanbul via Samsun, the Şahinyans adjusted to the circumstances brought about by the Republican era, resettling in a modest apartment in Harbiye.

In 1933, Maryam’s father, Mihran Şahinyan, became a partner at the Foto Galatasaray studio in Beyoğlu - at the time managed by two Yugoslavian brothers. Typical to bourgeois children of the Imperial era, photography had been a hobby for Mihran growing up. Now, his childhood pastime would determine his family’s future, as Mihran worked at the studio to support them. At the time of Maryam’s mother, Dikranuhi Şahinyan’s, sudden death in 1936, the family’s limited finances were strained. While her brothers continued to pursue their educations, after completing primary studies at Esayan Armenian School, Maryam dropped out of Lycée Français Privé Sainte-Pulchérie during middle school to help her father at the studio. Learning the intricacies of studio photography over a couple of years, the young woman, in contrast to her siblings, developed a passion for her father’s work. By 1937, she decided to shoulder the financial burden of the family and manage the studio independently. As a woman studio photographer, Maryam was preferred by many female clients. The decision to take over the business thus proved advantageous for the studio under the conservative climate of the time. Maryam Şahinyan never married nor had children, and worked uninterruptedly in her studio, which ultimately moved across three Galatasaray locations, over her half-century-long career.

Armed with the wooden bellows camera she took over from a family that immigrated from the Balkans in the aftermath of the First World War and the black-and-white sheet film she continued to use until 1985, Şahinyan, in a sense, arrested time – both against the technological advancements photography was experiencing and contemporary trends. In the end, she created an unparalleled visual coherence without compromising her technical and aesthetic principles. Throughout her professional life, Şahinyan wore a white coat and black over-sleeves to protect her clothing. She had a good command of French and Italian, in addition to Turkish and Armenian, and she used all these languages in her work. Friends with nuns, Italian sirs, and clergymen who came to İstanbul to work in different institutions, as well as the kuyrs of the Armenian Kalfayan Orphanage and Anarat Hığutyun, she provided her services pro bono to these circles throughout her life. Under Şahinyan’s leadership, Foto Galatasaray witnessed various political periods, from the 1942 imposition of Turkey’s Capital tax to the war against Cyprus in 1974, as well as the demographic and socio-cultural transformations İstanbul underwent over the course of five decades. When she retired from the studio in 1985, Şahinyan left behind a unique visual archive made up of approximately 200,000 images. She passed away at her home on Hanımefendi Sokak in Şişli in 1996 and is buried in Şişli Armenian Cemetery.

























MARYAM ŞAHİNYAN KİMDİR?

Maryam Şahinyan (1911, Sivas - 1996, İstanbul)


Maryam Şahinyan, 1911 yılında Sivas’ın en görkemli sivil yapılarından Şahinyan Konağı’nda (Camlı Köşk) doğdu. Dedesi Agop Şahinyan Paşa, 1877’de kurulan ilk Osmanlı Parlamentosu Meclis-i Mebusan’da Sivas kentini temsil ediyordu. Milletvekili torunu olmanın sınıfsal ayrıcalıklarıyla dünyaya gelen Şahinyan’ın yaşamı, henüz küçük bir çocukken tanıklık ettiği 1915’in akabinde aniden değişti. Sivas’ın en köklü ve güçlü ailelerinden Şahinyanlar, bölgede sahip oldukları 30’a yakın köy, beş büyük un fabrikası, sayısız gayrimenkul ve kent merkezindeki Şahinyan Konağı’nı geride bırakarak Samsun üzerinden İstanbul’a sığındılar. Harbiye’de mütevazı bir apartman dairesine taşınan Şahinyanlar için, Cumhuriyet döneminin getirdiği yeni koşullar altında bambaşka bir süreç başladı.

Gençlik yıllarında amatör olarak fotoğrafla ilgilenen baba Mihran Şahinyan, ailenin geçimini sağlayabilmek için 1933 senesinde, Beyoğlu’nda Yugoslav iki kardeş tarafından işletilen Foto Galatasaray’a ortak oldu. Mihran Şahinyan’ın, imparatorluk yıllarında dönemin burjuva gençlerine özgü bir hobi olarak heves ettiği fotoğraf, bu büyük şehirde onun ve ailesinin geleceğini tayin edecekti. İlkokulu Esayan Ermeni Okulu’nda tamamlayan Maryam Şahinyan, orta öğrenimine devam ettiği Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nden maddi imkânsızlıklar nedeniyle ayrılarak babasına işlerinde yardım etmeye başladı. 1936’da annesi Dikranuhi Hanım’ın ani ölümünün ardından aile içerisinde yapılan iş bölümüne göre, eğitim için ayrılan kısıtlı imkânlar erkek çocuklar için kullanılacak, kız çocuklar ise babalarına ya da ev işlerine yardımcı olacaklardı. Kardeşlerinden farklı olarak erken yaşta babasından stüdyo fotoğrafçılığının tüm inceliklerini öğrenen Maryam Şahinyan, 1937 itibariyle tüm ailenin ekonomik yükünü omuzlayarak stüdyoyu tek başına işletmeye karar verdi. Bu durum, dönemin muhafazakar koşulları altında İstanbullu birçok kadın açısından tercih nedeni sayılarak stüdyoya çeşitli avantajlar sağlayacaktı. Yaşamı boyunca hiç evlenmeyen ve çocuk sahibi olmayan Maryam Şahinyan, yarım asırlık meslek hayatında, Galatasaray’da üç ayrı mekânda işlettiği stüdyosunda kesintisiz olarak üretmeye devam etti.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Balkanlardan göç eden bir aileden devraldığı körüklü ahşap fotoğraf makinesi ve 1985’e dek kullanmaya devam ettiği siyah-beyaz tabaka filmlerle Maryam Şahinyan, fotoğrafın geçirdiği tüm teknolojik dönüşümlere karşın teknik ve estetik prensiplerinde en küçük bir değişiklikliğe gitmedi. Meslek yaşamının ilk gününden son gününe dek beyaz iş önlüğü giymeye ve gömlek kollarını koruyan siyah kolcaklar kullanmaya devam etti. Türkçe ve Ermenicenin dışında iyi derecede Fransızca ve İtalyanca bilir, iş hayatında bu dillerin tümünü kullanırdı. Farklı kurumlarda görev yapmak üzere İstanbul’a yerleşen birçok rahibe, İtalyan sör, rahip, Ermeni Kalfayan Yetimhanesi ve Anarat Hığutyun kuyru ile yakın arkadaştı ve yaşamı boyunca bu çevrelere bila ücret hizmet verdi. Stüdyosunun aktif biçimde faaliyet gösterdiği süreçte, 1942 Varlık Vergisi’nden 1974 Kıbrıs Savaşı’na farklı siyasal dönemlere ve İstanbul’un 50 yıllık zaman diliminde geçirdiği demografik ve sosyo-kültürel dönüşümlere tanık etti. 1985 yılında yaşlılık nedeniyle stüdyosunu devrettiğinde, geride 200 bine yakın görüntüyü kapsayan İstanbul’un en emsalsiz görsel arşivlerinden birini bırakmıştı. 1996 yılında Şişli Hanımefendi Sokak’taki evinde hayata gözlerini yumdu. Mezarı, Şişli Ermeni Mezarlığı’ndadır.

24 Kasım 2011 Perşembe

Foto Galatasaray'ın 60 yılı / AGOS - Ararat Şekeryan


Foto Galatasaray'ın 60 Yılı


Ararat Şekeryan

SALT Araştırma ve Aras Yayıncılık işbirliğiyle üç yıldır sanatçı Tayfun Serttaş tarafından hazırlanan Foto Galatasaray Açık Arşiv projesi ve aynı adlı kitap 22 Kasım günü sanatseverlerle buluşacak.

Foto Galatasaray’ın altmış yıllık tarihini ve stüdyoya can veren Maryam Şahinyan'ın elli yıllık fotoğrafçılık tarihini farklı şekillerde yazmak mümkün. Bu, bir yandan çok kolay, bir diğer yandan ise epey meşakkatli bir iş. Çaba sarf etmekten çok, yüzleşme; daha doğrusu, kaybedilmiş olanla yüzleşebilme cesareti gerektiren bir iş…

Agop Şahinyan, 1877 Osmanlı Meclis-i Mebusan'ında Sivas mebusudur. Sivas'ın nüfuzlu ailelerinden Şahinyanların bölgede otuza yakın köye, önemli değirmen ve fabrikalara sahip oldukları, büyükbaş hayvan ticaretiyle uğraştıkları biliniyor. Mihran Şahinyan, Paşa'nın on çocuğundan biridir, Dikranuhi Abacıyan'la evlenir, ilki Maryam Şahinyan olmak üzere yedi çocukları olur. Şahinyanlar bölgedeki güçlü pozisyonları sayesinde 1915'i kayıpsız atlatmıştır, ne var ki Cumhuriyetle birlikte Sivas'ta yaşamaya devam etme ihtimalinin zayıfladığını gören Mihran Şahinyan 1924'te sahip olduğu mal mülkten bir kısımını satarak eşi ve yedi çocuğuyla İstanbul'a göç eder.

Ve Foto Galatasaray

Harbiye'de bir apartman dairesine yerleşen dokuz kişilik bu göçmen aile ve ailenin reisi Mihran Şahinyan için Sivas'taki bolluk içinde geçirdikleri yıllar arkada kalmış, ekonomik sıkıntılar baş göstemeye başlamıştır. Birdenbire kendini Cumhuriyet İstanbul'unda bulan Mihran Şahinyan, gençlik yıllarında bir hobi olarak ilgilendiği fotoğrafı kendine meslek edinmeyi, ailesinin geçimini bu yolla sağlamayı kararlaştırır.
Foto Galatasaray, bugün yerinde Şadi Çalık'ın Cumhuriyet'in 50 yılını temsilen ürettiği '50. Yıl Anıtı'nın bulunduğu Galatasaray Pasajı'nın en üst katında, iki Yugoslav muhaciri kardeş tarafından 1920'lerin başında kurulur. Kardeşlerden birinin ortaklıktan ayrılmak istediğini öğrenen Mihran Şahinyan, elindeki küçük sermayeyle Foto Galatasaray'a ortak olur. Birkaç yıl sonra, diğer ortağın da stüdyodaki hisselerini satın alan Mihran Şahinyan, 1935'ten itibaren stüdyonun tek sahibidir. Foto Galatasaray Sivaslı bu paşa ailesinin ekmek teknesidir artık.

1911 doğumlu Maryam Şahinyan'ın kendinden küçük altı kardeşi var. Zabel (1914), Zıvart (1915), Araksi (1916), Keğam (1917), Sebuh (1920) ve Vruyr (1922). Maryam ilkokulu Esayan Ermeni Okulu’nda bitirir, orta öğrenimine Sainte Pulcherie Fransız Lisesi’nde devam ederken maddi sıkıntıya düşen babasına yardım edebilmek için okulu bırakır. Yıllar içinde, fotoğraf çekmekten cam negatifler üretmeye, stüdyo fotoğrafçılığının inceliklerini kavrayan Maryam Şahinyan, 1937’de Foto Galatasaray’ın idaresini babasından devralır. Teknenin dümeni Maryamdadır…

Maryam Şahinyan’ın elli fotoğraçılık yılı

Zorunlu olarak fotoğrafçılık yapmaya başlayan Maryam Şahinyan’ın kendisini aileyi ayakta tutmak uğruna feda etmiş olduğunu söylemek abartı olmaz. Maryam Şahinyan, “kimseyi beğenmediği” için evlenmez, hayatının sonuna dek yanlız yaşar zira.

Kırklı yılların başında, Foto Galatasaray eski bir Beyoğlu stüdyosu, Maryam Şahinyan ise bir İstanbul fotoğrafçısıdır. Mütevazı stüdyosunda elli yıl boşunca fotoğraf üreten Şahinyan, 1942 Varlık Vergisi’ne, 1948’de İsrail’in kurulmasına, 6-7 Eylül 1955’e, 1974 Kıbrıs Savaşı’na, köyden kente göçün en şiddetli yaşandığı yıllara ve tüm bunlara bağlı olarak Beyoğlu’nun ve İstanbul’un zorunlu olarak geçirdiği demografik ve sosyolojik evrelere tanıklık etmiştir.

Maryam Şahinyan’ın özenle sınıflandırdığı arşiv kutularında otuzlu-kırklı yıllara ait fotoğraflarda art arda rastladığınız katolik rahiplere, musevi çocuklarının bar mitsva hatıralarına, Anarat Hığutyun’un Ermeni kuyrlarına, çok değil, yirmi yıl sonra rastlama şansınız kalmamıştır artık. Birkaç on yıl içinde, bambaşka bir tarih yazmaya başlar Maryam Şahinyan’ın objektifi: günbegün fakirleşen İstanbul’un tarihidir okuduğunuz artık. İstanbul’dan göçüp gidenleri, İstanbul’a göçüp gelenleri, severek terk edenleri izlemeye başlarsınız...

Hayatı boyunca, yalnız ve sakin bir yaşam süren Maryam Şahinyan, stüdyosunu devrettiği güne dek I. Dünya Savaşı yıllarından kalma körüklü makinesiyle siyaz-beyaz fotoğraflar üretmeye devam eder.

Ne kamerasını değiştirir, ne müşterilerini oturttuğu koltuğu, ne de halısını. Dünya tarihinin en hızlı yüzyılına meydan okur Şahinyan. Bu yönüyle, değişen kente, değişen ülkeye, değişen dünyaya dur deme çabasıdır Foto Galatasaray.

Onlarca farklı tarihi yazılabilir Foto Galatasaray ve Maryam Şahinyan’ın. İş ki nostaljik ağıtlar yakmadan yitip gidenle yüzleşebilme cesareti gösterilsin. İşte SALT Araştırma, Aras Yayıncılık ve Tayfun Serttaş’ın üç yıllık yoğun emeğinin sonucu hazırlanan ‘Foto Galatasaray’ sergisi ve aynı adlı kitap bu cesareti göstermeye kuvvetli bir çağrı niteliğinde.

‘Foto Galatasaray’ Açık Arşiv, Sanatçı/Araştırmacı Tayfun Serttaş.
22 Kasım 2011 – 22 Ocak 2012, Salt Galata.



Kaynak: AGOS / Ararat Şekeryan / Sayı: 814 - 18 Kasım 2011

23 Aralık 2011 Cuma

Bir Maryam Şahinyan Projesi / AGOS - Ani Çelik Arevyan


Fotoğraf sanatçısı Ani Çelik Arevyan, Salt Galata’daki Foto Galatasaray sergisinden izlenimlerini Agos için kaleme aldı.

ANİ ÇELİK AREVYAN


Salt Galata’nın ihtişamlı mimarisiyle karşılayan beyaz mermer merdivenleri ve aydınlık girişinin, üçüncü kattaki Maryam Şahinyan’ın fotoğraflarının “karanlıkoda”sıyla olan tezatlığının uyumu, ilk etapta beni etkileyen unsurlardan biriydi. Slideshow’u seyretmek üzere girilen siyah kadife perdedeyle bölünmüş oda, tam da Maryam’ın kullandığı 1. Dünya Savaşı’ndan kalma körüklü fotoğraf makinesinin siyah örtüsü gibiydi. Zaten fotoğraf kartları ve cam negatif kutuların camekânlardaki sergisi, insanı adeta bir karanlıkodaya, bir stüdyoya hazırlıyor gibiydi.

“Karanlıkoda”daki slideshow’un oval açısı ve ortadaki 3-4 sandalyeyi gördüğümde, Maryam’ın dünyasına aralanmış bir sahneyi seyretmek için kendimi zaman tüneline girmiş gibi hissettim ve fotoğrafları odada tek başıma seyretmek istedim. Bir müddet bekledikten sonra kısa bir yalnızlık anı yakaladım ve gösteri derinlemesine içine aldı beni... İmajların akışı harikaydı. Hem film şeridi gibi akan görüntülerin bütününü kaçırmak istemiyordum hem de fotoğraflara daha detaylı bakmak istiyordum. Önceleri tanıdık bir yüz aramaya başladım, fotoğrafların birçoğu dönemin gayrimüslim kesimini belgeleyen, evimde oldukça çok bulunan türdendi. Sanki hepsini daha önce görmüş gibiydim ve bazen albümlerine baktığıma sorardım anneme ve kayınvalideme, “Hepiniz aynı stilde mi giyinirdiniz ve hep aynı pozlar mı verirdiniz?” diye...

Fotoğrafçı insanları birbirine benzetiyor


Ben evdeki fotoğrafların aile fertlerine ait oldukları için birbirine benzediğini düşünürdüm, oysa bu sergide şunu hissettim ki, aslında biraz da fotoğrafçı insanları birbirine benzetiyor... Dönemine ait olan tek bir fotoğrafa veya 2-3 fotoğrafa baksaydım, “modelin” kişiliği hakkında bir fikir edinebilirdim, ama bütün portrelerin aynı, bütün ikizleri aynı, bütün rahibelerin aynı.... çekilmiş olduklarını görünce, o zaman kişilerin kimliklerine ya da hikâyelerine değil de, fotoğraflara Maryam’ın bir projesiymiş gibi odaklandım. Kıyafetlerin, duruşların, ışıkların, benzerliklerini izlediğim zaman, onlar kendi karakteristiğinden uzaklaşıp, hepsini aynı şablondan çıkmış gibi görmeme sebep oldu. Tıpkı büyük bir lavanta tarlasına ait olan tek bir lavantaya bakar gibi. Bütünün lavanta tarlası olduğunu algılarız ama bir lavantanın tek başına, kendi-sinin özelliklerini değil.

İlk bakışta fotoğrafların, bir dönemi yansıtması ve doğrudan bir topluluğu bugüne taşıyıp göstermesi, bir dönem insanının kılık kıyafetleriyle ve toplumsal konumlarıyla belgelenmesi gözüyle bakarken, aslında, fotoğraftaki kişiler hakkında çok da bilgi vermediğini, yani, gelen insanların kişiliklerinden, elekt-riğinden doğan yorumların fotoğrafa yansımasını, fotoğrafçıya hissettirdiğini değil de, fotoğrafçının kalıplarında çekilmesi, kişiye yönelik fotoğraf olmaktan çıkıp fotoğrafçının kurguladığı kişilikler oluyorlardı... Üstelik 60 yıllık bir zaman dilimini kapsamasına rağmen, “modellerin” duruş ve stil olarak neredeyse hiç değişmemesi, seriler halinde hep aynı pozlarda olmaları, hep aynı ışığın kullanılması, fotoğrafı çekilen kişilerden çok, adeta, fotoğraf tarzı ile, fotoğrafçının portresinin oluştuğu hissini verdi.

Fotoğraflar modelden çok fotoğrafçıyı gösteriyor


O pozun ruhuna uygun olsun olmasın “modellerin” hep aynı şekilde durdurulmak istenmesi, belki de fotoğrafçının kişileri kendi kalıbına koymak istemesinden kaynaklanıyor olabilir. Örneğin sadece portre olarak çekilmiş genç kadınlar serisinde, bir müddet sonra, dikkatli bakmazsanız, hep aynı kişiler olduğunu zannedebilirsiniz. Rahibeler, ikizler, askerler, gelinler... kendi portreleri, fotoğrafları olmaktan çok, fotoğrafçının kimliği, figürleri olmuşlar adeta. Bu nedenle fotoğraflar, daha çok fotoğrafçıyı, Maryam’ı görmeme sebep oldu...

Maryam da kendi projesini oluşturmuş bir anlamda, yani sıradan insanları projesine model yapmış. Bloklar halinde, seriler halinde gösterilmesi, kişilerin kendi mimikleriyle, jestleriyle, duruşlariyle değil de fotoğrafçının net ve belirgin olarak aynı kategoriye aynı pozları verdirerek çekmesi, Maryam’ın farklı başlıklar altında yürüttüğü bir proje çalışması gibi.

Fotoğraflarda dikkatimi çeken bir diğer şey, Şahinyan’ın “modelleri” kendi evlerindeymiş gibi hissettirmesi... Halı, perde, saksı, ahşap sandalye... O dönemin tarzıyla insanların evlerinde çokça kullandıkları objeler. Sade ortamlar, günlük yaşanan mekânlar tasarlaması, sonuçta planlanarak çekilse de tüm fotoğraflara bir samimiyet duygusu veriyor. Ve üstelik yine 60 yıllık süreçte bu dekoratif objeleri hiç değiştirme gereği duymadan… Özel olarak hazırlandıkları ve o güne randevulu poz verdikleri halde, aynı karelerin, ikiz çocuklar, genç kızlar, aynı şekilde şablon halinde çekilmesi, tekrarlanmasına rağmen, yine de fotoğraflar sanki kişilerin doğal halleriymiş hissini veriyor...

Gizli imza

Fotoğrafçının aynı noktadan, aynı açıdan, aynı dekoratif malzemeleri kullanması; aynı perde, sandalye ve bazen aynı kostüm gibi değişmeyen bu unsurlar, bir anlamda da Maryam’ın gizli imzası gibi.

Şahinyan’ın 60 yıl boyunca sadece siyah beyaz fotoğraf çekmesi, dönemi renkli fotoğrafı yakalasa bile, bunu bilinç olarak reddetmişe benziyor. Bu da fotoğraflardaki pozların tektipliliğiyle çok iyi bir paralellik oluşturuyor aslında. Pozlardaki bu benzerlik ve tektiplilik nasıl bir anlamda onları görsel olarak eşitliyorsa, siyah beyaz oluşları da aynı amaca hizmet ediyor bence... Fotoğraflarındaki siyah-beyaz ısrarı, teknolojiye kapalı olmasından çok, şablonumsu çekimlerin bir desteği gibi... Siyah-beyaz fotoğrafları renkli fotoğraftan ayıran en önemli özellik, renkliyken daha gerçek olan görüntünün, siyah-beyazda, karakteri gereği, gerçeğinden uzaklaşmasıdır. Teknik olarak da, biraz daha etkili yalan söyler, yani fotoğraftakinin kumral mı esmer mi olduğunu anlayamadığımız gibi, kırmızı mı siyah mı giydiğini de anlayamayız. Fotoğrafların tamamının siyah-beyaz oluşu sanki Maryam’ın hayat felsefesinden ipuçları veriyor gibi. Her öğlen sadece elma yemesi ve ömrünü bir anlamda yanlız tamamlayarak, aile olmanın getirdiği hareketliliğe ve karmaşaya izin vermemesi gibi...

Güçlü bir ifade


Mayram’ın portresini görmeden, gözümde canlandırdığım fiziği tam tahmin ettiğim gibiydi. Zayıf vücudu, sade yüz hatları ve bakışlarındaki güçlü, kararlı ifade... Döneminde bir kadın fotoğrafçı olarak profesyonelce çalışmasında da aynı güçlü ve kararlı duruş hissediliyor.

Maryam Şahinyan’ın hayatı boyunca kendisini adadığı mesleği, kişiliğiyle bir bütün olmuş profesyonel yaşantısı ve ardında bıraktığı bu hazineyi büyük bir titizlikle ortaya çıkaran Tayfun Serttaş’ı kutlamak isterim. Maryam’ın işlerinin taşıdığı anlam ve boyut, böylesine bir düzen ve arşivleme sistemi, fazlasıyla takdire değer bir durum. Adeta ailesi, çocuğu gibi yaşamış bunlarla hayatını ve Salt’in görkemli binasında, yine eski İstanbul’da hayatını özetlemiş... Araştırması ve fotoğraflarıyla oldukça başarılı hazırlanmış kitabın basımından dolayı Aras Yayıncılık’ı da ayrıca kutlamak gerek...

Sergiden ayrılırken sizi yakalayan Tayfun Serttaş’ın videosu, verdiği bilgiler ve akıcılığıyla adeta olduğunuz yerde alıkoyuyor sizi. Böylesine özel bir gerçek hikâyeyi bilmekten dolayı büyük bir mutlulukla ayrıldım Salt’tan...

Şahinyan’ın 60 yıl boyunca sadece siyah beyaz fotoğraf çekmesi, dönemi renkli fotoğrafı yakalasa bile, bunu bilinç olarak reddetmişe benziyor. Bu da fotoğraflardaki pozların tektipliliğiyle çok iyi bir paralellik oluşturuyor aslında. Pozlardaki bu benzerlik ve tektiplilik nasıl bir anlamda onları görsel olarak eşitliyorsa, siyah beyaz oluşları da aynı amaca hizmet ediyor bence...

Foto Galatasaray üzerine konuşulacak

23 Aralık Cuma günü saat 19.00’da Salt Galata Oditoryum’da, Tayfun Serttaş’ın hazırladığı ‘Foto Galatasaray’ sergisi ve Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan ‘Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan’ adlı kitaba paralel olarak, Karin Karakaşlı, Tayfun Serttaş ve Vasıf Kortun’un katılacağı, ‘Yerlerine Konulması Unutulan Filmler’ başlıklı bir söyleşi yapılacak.

Serginin ‘gizli öznesi’ Maryam Şahinyan bağlamında, İstanbul’un gerektiği yere konulması unutulan tarihsel ve kültürel katmanlarının konu edileceği söyleşiye, Foto Galatasaray arşivinin bugüne ulaşmasını sağlayan Aras Yayıncılık’ın sahibi Yetvart Tomasyan, Şahinyan ailesinin bireyleri ve Maryam Şahinyan’ın arkadaşları da izleyici olarak katılacak.

Kaynak: AGOS - Sayı: 818 / Ani Çelik Arevyan - 16.Aralık.2011

12 Aralık 2011 Pazartesi

Zamanı bekleyen fotoğraflar / RADİKAL - Karin Karakaşlı


Maryam Şahinyan'ın 1935'ten 1985'e Foto Galatasaray'da çektiği fotoğraflar, İstanbul'un olduğu kadar Türkiye'nin de değişim hikâyesini anlatıyor.

Karin Karakaşlı


Deli lodoslu, hafif puslu bir İstanbul günü. Gökyüzünde aydınlatmaktan çok gölgelemeye yarayan grimsi beyaz bir ışık... Yine koca şehrin bir yerlerinden bir yerlerine sürükleniyorum. Aynı gün içinde misal, Kayışdağı, Sefaköy, Taksim, Cihangir ve Karaköy hattından geçiyorum. Varlığından haberdar olmadığım okullar, devasa siteler, otobanlar var. Artık tanımadığım, bilmediğim yerleri çok fazla İstanbul’un. İçim üşüyor cam boyu akan yollarda. Gözümü kapatıyorum.

Bir göz kırpımlık anda önümde siyah-beyaz, yabancı ama tanıdık bir dünya var. Bu dünyayı eski Osmanlı Bankası binasında açılan SALT Galata’nın üçüncü katındaki Foto Galatasaray açık arşivinde buldum. Sonra da bir daha hiç kaybetmemek için Aras Yayıncılık’tan çıkan, Tayfun Serttaş’ın Foto Galatasaray kitabını da yanıma aldım. Artık İstanbul’a Maryam Şahinyan’ın fotoğraflarından bakıyorum. Gözlerim kapalı.
“Geride hiçbir kanıtın kalmadığı durumlarda devreye girer fotoğraf. Sonra bu kitabın sayfalarında tanıklık edeceğiniz gibi olur. O dünya unutulurken, biz büyüyor oluruz. Sonra aniden bir yerlerde, onu buluruz. Ne diyeyim?” Bu sözlerle anlatıyor sanatçı, yazar, araştırmacı Tayfun Serttaş, beklenmedik bir anda elinde buluverdiği 200 bin fotoğraftan oluşan Maryam Şahinyan arşivini. Bir gözünüzün önüne getirmeye çalışın. 1935’ten 1985’e kesintisiz 60 yılda İstanbul’a küçük bir stüdyodan tanıklık etmek, ne demektir? Aslında tam da Tayfun’un dediği gibi geriye izi, kanıtı, varlığını anımsatacak hiçbir şeyi kalmamışken sanki gaipten bir fotoğraf aracılığıyla dile gelir geçmiş hayat. Ve geçmemiş olur.

Meclisi Mebusan’ın Sivas mensubu Agop Şahinyan Paşa’nın 1915 sonrası bütün varlığını ve koca hayatını geride bırakarak göçtüğü İstanbul’da mütevazı bir apartman dairesinde, tarihin dayattığı bir hayat mücadelesi ile başlıyor Maryam Şahinyan’ın hikâyesi. Babası Mihran Şahinyan’ın sadece bir gençlik hevesi olarak hobi niyetine ilgilendiği fotoğrafçılık da bu can havliyle göç edilen şehirde ekmek teknesine dönüşüyor. En büyük çocuk Maryam işte böyle başlıyor işe ve ömrünü adadığı koca arşiv, dükkânı devredişi sonrası imhaya ramak kala önce Yetvart Tomasyan tarafından kurtarılıyor, 20 yıl sonra da Tayfun Serttaş’la buluşuyor.

Sakın tesadüflerden bahsetmeyelim. Aslında Maryam’dan Tayfun’a uzanan yolda bir hayat döngüsü tamamlanıyor ve şehir kendini bir kez daha sil baştan anlatıyor. Hiç susmamacasına, siyah-beyaz.

Bir sandalyeye yansıyan şehir

50 yıl boyunca Maryam Şahinyan’ın I. Dünya Savaşı’ndan kalma körüklü kamerasından gelip geçenlerin sayısı kadar çeşitliliği de çarpıyor insanı. Dışarda İstanbul en dramatik değişimlere, dönüşümlere tanık olurken bu stüdyonun pufu, ahşap sandalyesi hiç ama hiç değişmiyor. Böyle olunca da, o puf ve sandalye hayatın enlem ve boylamını tanımlayan bir koordinata dönüşüyor. “Foto Galatasaray’ın demografik olarak neredeyse her on yılda bir dönüşen müşteri profiline karşın, eski günlerden birer hatıraymışçasına hiç değişmeksizin korunan stüdyo dekorasyonu, tek başına bireylerin bıraktığından çok daha belirgin izler bırakır izleyici üzerinde” diye anlatmış bu çelişkili durumu Tayfun Serttaş. Bebekler ya o sandalyeye oturmuş ya da üzerinde ayakta durmuşlar. Kadınların bir kısmı ilişmiş, erkeklerin bir kısmı kaykılmış. Kalabalık ailelerde yanyana dizilenler arasında görünmez olmuş sandalye. Ama hep öyle durmuş, zamana inat.

Yokluğun kaydı

Maryam belli ki kimseleri yargılamamış. O yüzden herkes, her nasılsa o haliyle bu kadının karşısına geçmiş. Şehrin en şık kadınları, gayrimüslim aileleri, Bolşevik Devrimi’nden kaçıp İstanbul’a sığınan Ruslar, tiyatro grupları, müzisyenler, subaylar, vaftizlik ve sünnetlik çocuklar, transeksüeller, düğün günündeki çiftler, iç çamaşırlarıyla kadınlar ve iki yandan tuttukları etekleriyle kendilerini kelebek yapan küçük kızlar... Herkes burada, tam karşımızda. Stüdyonun kayıt defterleri kayıp, ne bir isim var elde ne bir not. O belirsizliğin içinden önümüzdeki yıl boyu el yordamı ilerleyip eş dost, aile arayacağız birlikte. Açık arşiv olarak düzenlenen serginin en büyülü yanlarından biri de bizi tarihe katılmaya, onu bugünde paylaşılır kılmaya davet etmesi.

Bir göçler şehri olan İstanbul 70’li yıllardan başlarak yeni yüzünü Maryam Şahinyan’ın objektifine de sunuyor elbette. Bir yerden sonra haçlı kolyelerin yerini beşi bir yerdeler alıyor. Fötr şapkalar, kürk paltolar, ipekli satenli kıyafetler, tüller, etoller yerini bayramlıklara, allı güllü basmalara, kasket ve başörtüsüne bırakıyor. Maryam her şeyi sessizce kaydediyor bizler için.

Tayfun Serttaş’ın ‘Aynadan Bakanlar’ olarak adlandırdığı ve haklı olarak fotografik dilin izlerini yakaladığı koca bir seride ise en çok da kadınları aynadaki akisleriyle yüzleştiriyor Maryam Şahinyan. Kimi zaman aynadan doğruca bize bakıyor, kimi zaman iki kez bizden ve kendilerinden kaçıyor bu kadınlar. İfadeler gelip geçiyor. Bir yerden sonra hepsini tanırmış gibi hissediyoruz.

Oysa yoklar. En çok da yokluklarının kaydı zaten bu fotoğraflar. Tam da Tayfun’un dediği gibi: “Foto Galatasaray’ın anlattığı gibi hatırlayabilenler için, artık İstanbul diye bir şehir de yoktur. Adı İstanbul kalsa da, geride size İstanbul’da olduğunuzu hissettirebilecek bir dil duyulamamaktadır. Bu hikâyenin sonunda, yitiren İstanbul olur. Sivil diyaloğun kaybolduğu şehirde, doku kaynaşması henüz tamamlanamamıştır. Belki de bu gerçekliğe inat, zamanın gerektirdiği tüm ‘yeni,’ ihtiyaçlara rağmen 1985’e dek I. Dünya Savaşı’ndan kalma körüklü kamerası ve siyah-beyaz tabaka filmleriyle fotoğraf üreteren Şahinyan, bir bakıma zamanı askıya almaktadır. Onun tarihinde askıya alınan İstanbul’da, zaman başka bir anlam kazanır. Geriye dönmek isteriz.”

Önümüzde yılgın bir sonsuzluğa uzanan günlük hayat rutinin içinden bu askıya alınan zaman, farklı bir hayat olasılığı olarak göz kırpar bize. 200 bin fotoğrafa karşın kendinden topu topu dört vesikalık bırakmış bir kadın, yokluğu içinden konuşur. İstanbul diye yitirdiğimiz her şeyi yerli yerine koyar. O zaman anlarız ki boşa gitmez, unutulmaz hiçbir şey. Sadece ama sadece zamanını, bir de insanını bekler.

Foto Galatasaray sergisi, 22 Ocak 2012 tarihine kadar SALT Galata’da görülebilir. Tel: 0212 334 22 00

Kaynak: Karin Karakaşlı / Radikal - 12.Aralık.2011

4 Mayıs 2018 Cuma

"Sahi, İstanbul neydi?" / Melike Bayık - IstanbulArtNews






‘Sahi İstanbul neydi?’

Multidisipliner üretimleriyle tanıdığımız Tayfun Serttaş, 2009 yılından bugüne Maryam Şahinyan'ın fotoğraf arşivi üzerine sürdürdüğü projesini PİLEVNELİ'ye taşıyor. Sanatçının 27 Nisan'da PİLEVNELİ'de açılan "FLASHBLACK" isimli, isli film karelerinden ortaya çıkardığı, arşivsel bir boyut taşıyan, geçmiş ve bugün arasında kültürel ve sosyolojik bir köprü kuran sergisi, 26 Mayıs'a kadar izlenebilir.

Melike BAYIK 

Melike Bayık: Öncelikle Türkiye'de araştırma tabanlı üreten sanatçılardan birisiniz. Antropoloji lisansınızın ardından, ‘Photography and Minorities in Istanbul in the Context of Modernism and Cultural Representation’ başlıklı tez çalışmanız ile sanat ve tasarım yüksek lisansınızı tamamladınız. Eğitim sürecinizi sonrasındaki araştırmalarınız ile ilişkilendirerek sanatsal pratiğinizden bahseder misiniz?

Tayfun Serttaş: Aslında yalnızca araştırma tabanlı çalışmıyorum, fakat araştırma tabanlı işlerin pratiğime getirdiği başka sorumluluklar var. 2009’da Studio Osep’i açtığımda bir şaşkınlık oldu, bir arşivin sanat sahnesine taşınabileceği fikrine yabancıydı birçokları. Bu tip sergilerin emsali yoktu ve İstanbullu izleyicinin zihninde daha önce yapılmış buna benzer örnekler yoktu. O gün meseleyi anlatabilmek için dünyadaki örneklerden bahsetmek zorunda kalıyorduk, arşiv nerede biter, sanat nerde başlar, neden yapılan iş dokümantasyondan ibaret değildir... Bugün böyle bir sorumluluk yok, artık yalnızca bu konuda uzmanlaşan kurumlar var İstanbul’da. Bu süreçte pratiğim açısından belirleyici olan bireysel inisiyatifimle, sanatçı pozisyonumla ve erken bir yaşta bu işe soyunmuş olmam olabilir... Çok isterdim Türkiye’de daha fazla sanatçının bu şekilde çalışmasını. Arşivsel veri bir yandan artık çok kullanılıyor fakat bir bütün olarak arşivin kendisi masaya yatırılmıyor. Şu sıra arşivlerin estetik cazibesi kavramsal içeriklerinden biraz daha ağır basıyor anladığım kadarıyla.  

Güncel sanatın ‘güncelliği’ hangi tarihsel planda okunmalı uzun bir tartışma. Fakat kendi birikimiyle ilişkilenmeyen bir sanatın sözü bence eksik kalır. 2000’lerin başından itibaren Türkiye sanatı ‘Amerika’yı yeniden keşfe’ soyundu, bunun hem çok iyi, hem de çok kötü sonuçları oldu. Ama nihayetinde hepimiz bu ‘keşif’ sürecinin çocuklarıyız. Ben bu sürece ‘peki elde ne var?’ sorusu üzerinden katkı sundum. Toplumsal cinsiyet tartışıyoruz ve de buranın bir ‘queer’ birikimi var. Kadın bedeni tartışıyoruz, ama kadın bedeni ilk kez sahnede değil. Zira kentsel tartışmalar, örneğin mimari, kaçıncı kez revizyona uğruyor? Bugünkü tartışmayı belirleyen koşulların tümü, aslında bir birikimin sonucu ve bu birikimi masaya yatırmak, görünür hale getirmek önemliydi benim açımdan. Bugün İstanbul’da açılan sergilerin yüzde sekseni ‘hafıza’ vurgusu yapıyorsa iyi bir iş başarmışız sanıyorum. Ben yaptığım işi hiçbir zaman ‘hafıza’ ile tanımlamadım, hatta anti-bellek dedim. Fakat burada bu konuya dair bir birikim oluşuyor ve tartışma bu güzergahta seyrediyor, bunu izlemek olağanüstü keyifli.

M.B.: PİLEVNELİ'de açılacak olan "FLASHBLACK" serginizin içerik ve formsal yapısından söz eder misiniz?

T.S.: 2011’de dijital olarak kamuya açılan Maryam Şahinyan arşivini, fiziksel potansiyeli üzerinden bir daha düşünüyoruz. Bir bakıma, ilk gösterimde teknolojiye bağımlı ve enformasyon yönü ağır basan bir işi, medium ile buluşturma fikrinin sonucu olarak gelişti FLASHBLACK. Şahinyan arşivi özelinde medium aynı zamanda en büyük problemimizdi. Yüz bini aşkın, tamamı cam levha negatif ve siyah beyaz tabaka filmlerden meydana gelen bir arşivden bahsediyoruz. Bunların her birini bir pul büyüklüğünde bastığımızda bir stadyumu rahatlıkla kaplayacak kadar imaja ulaşıyoruz. Peki böyle bir malzeme ile nasıl başa çıkılır? Projeyi 2011’de tek bir kare fotoğraf bile basmayarak, arşivin bütün ağırlığını dijital veriye dönüştürerek kamusallaştırdık. Bugün, elimizde arşivin fiziksel hacmi ile yüzleşmek için bir imkan var. Şimdi asıl motivasyonumuz bu imkanı had safhada kullanmak ve arşivdeki çokluk hissini, külliyatın ezici ağırlığını izleyici ile paylaşmak. Bu aynı zamanda arşivin içeriğinde de okuduğumuz bir çokluk / ağırlık çünkü. Bu bağlamda bütün sergiyi 11.000 parçaya bölünen bir enstalasyon etrafında kurguluyoruz. Agrandisör boyutunda basılmış 11.000 imajı kapsayan bu devasa enstalasyon, aynı zamanda arşivin fiziksel potansiyeline dair de bir jest. Yüksek teknoloji yakın tarihte arşivlerle buluşmamızı daha da kolaylaştırdı. Fakat bu malzemenin fiziksel potansiyelini kullanmak hala bir opsiyon. Çoğunlukla tercih edilmeyen, zor görülen, bir bakıma çekinilen bu opsiyon üzerinden ilerledik.   

Diğer yandan, İstanbullu izleyicinin Şahinyan arşivi konusunda pek şanslı olduğunu söyleyemem. Arşivin 2011 yılında SALT Galata’da kamuya açılmasının ardından burada bir daha bütünlüklü bir sergi yapamadık. Ertesinde gerçekleştirdiğim diğer sergi ve projelere ayırdığım mesai bir yana, hacim olarak böylesine büyük bir arşivi kaldıracak mekan ve prodüksiyon sağlamak, İstanbul koşullarında imkansıza yakındı. Bu süreçte en kapsamlı sergi, 2013 yılında FOAM (Fotografiemuseum Amsterdam) tarafından gerçekleştirildi. 2012’de Espace Cultural Louis Vuitton’da arşivden bir seçki Parisli izleyiciyle buluştu. 2015’te yine Paris’te gerçekleştirdiğim ‘100 ansavant, 100 ansaprès’ başlıklı kişisel sergimin büyük bölümü Şahinyan arşivine dayanıyordu. Fakat tüm bu sergilerin İstanbullu izleyiciye dönüşü olmadı.

M.B.: Maryam Şahinyan arşivini İstanbullu izleyiciyle tekrar buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı?

T.S.: 2017 Nisan ayında İstanbul’dan ayrıldım. Benim hızımda bir insan için hayli uzun sayılabilecek bir sorgulama sürecine girdim. Mesleki tarafını bir yana bırakalım, İstanbul ile ilgiliydi. Ben ‘İstanbulcu’ tarif edebileceğiniz insanlardanım. Paris’te çalışırken bile hafta sonları bu şehre kaçmanın bir yolunu bulurdum. Oyun alanımdı İstanbul ve oyun alanımı kaybediyordum. Dedeme sorsanız onun İstanbul’u da yok, babama sorsanız o bambaşka bir İstanbul’a tanıklık etmiş. Her jenerasyon kendi İstanbul’unu kaybetmiş aslında ama bizim jenerasyon başka tür bir kayıp yaşadı. Çok gelişmiş olduğuna inandığımız değer yargılarına sahipken yaşandı bu kayıp, hazmedilebilir türden değil.

Murat ile iş ilişkisinden öte yıllardır birbirimizi takip ediyoruz, muhabbeti daima sıcak tuttuk. Sergi konusunda cesaretlenmem bu süreçte yaptığımız görüşmeler sayesinde oldu. Eğer beni kendi halime bırakacak olsanız çok da büyük bir çaba içerisinde değildim artık. Türkiye koşullarında altından çıkılamaz bir iş gibi görüyordum, soğumaya bırakmıştım ve uzun bir süre daha dondurucuda kalacaktı bu konu. PİLEVNELİ'nin her aşamasına tanıklık ettim ve burası Murat’ın vizyoner kimliği açısından bir köşe taşıdır. Bugün milyon dolar bütçeli sanat kurumlarının yakalayamadığı bir sinerji yakalandı, devasa sponsorlar olmadan, kurumsal ortaklıklara dayanmadan, tamamen bireysel çabalarla Türkiye sanatına büyük bir iyilik yaptı Murat. Klasik sanat izleyicisi dışında, yepyeni genç bir kitleyi, on binleri kendisine çekti bu mekan. İstanbul’da bu denli kamusallaşan bir galeri daha hatırlamıyorum. Şahinyan arşivinin de en büyük meselesi kamusallaşma ile ilgiliydi... İşte tam olarak bu noktadan başladık, bugüne geldi. Zira kamusallaşma, yüzleşmeyi sağlayabildiği ölçüde çok daha anlamlı.

M.B.: 2011 yılında kamuya açılan Maryam Şahinyan ile yollarınız nasıl kesişti? Bu arşivle nasıl tanıştınız?

T.S.: 90’lı yılların başında Maryam Şahinyan’ın stüdyoyu arşiv de dahil tüm ekipmanları ile birlikte devretmesinin ardından, mekan Galatasaray’dan Üsküdar’a taşınıyor. Ancak aynı yıllarda stüdyo fotoğrafçılığının ivmesinin düşmesiyle beraber yeni sahipleri işi çok fazla devam ettiremiyorlar. Sonuç olarak, Üsküdar’da sahipsiz kalıyor tüm bir arşiv. Hatta boşalan mekana boya ustaları girince birkaç gün de sokakta bekliyor, kolilerle dışarıya atılıyor. Bu esnada yayınevimin kurucusu Yetvart Tomasyan devreye giriyor ve tüm arşivi Üsküdar’dan alıp yayınevimizin deposunun da bulunduğu Beyoğlu’ndaki Hıdivyal Palas’a taşıyor. 25 seneye yakın arşiv bu depoda bekliyor. 2009’da Stüdyo Osep kitabını hazırlarken Tomo (biz böyle hitap ederiz) yıllardır kendisinin de korumakta olduğu bir arşivden söz ediyordu. Ancak pek ilgimi çekmemişti, zira yüksek lisans tezimden itibaren birçok arşivi izledim ve çok özel bir içeriğe sahip değilse, herhangi bir arşivin yükünü alma konusunda heyecanlı değildim. Fotoğrafçının kadın olduğunu öğrenmemle birlikte benim de yaklaşımım değişti ve fiziksel arşivi görmek istedim. Bir- iki film kutusunu inceledikten sonra karar vermem pek uzun sürmedi. İşte o günden beri de hayatımın azımsanmayacak bir bölümü bu iş ile uğraşarak geçiyor. 

M.B.: Fiziksel arşivi keşfettikten sonra üç yıl boyunca SALT Galata’da bunun üzerine bir ekiple birlikte çalıştınız. Bu süreç nasıl geçti? Biraz bundan söz eder misiniz?

T.S.: O zaman henüz SALT Galata kurulmamıştı. Garanti Platform Güncel Sanat Merkezi vardı ve stüdyolar Garanti Han’da bulunuyordu. 2009’da Vasıf Kortun ile görüştüm konuyu, birkaç kutu örnek aldım yanıma ve tereddütsüz destek verdi. Onun sağladığı alt yapı olmasa arşivin bugünlere taşınması eminim çok daha zor olurdu. 2009’da başladık, 2011’de SALT Galata’nın açılış sergisi olarak yetiştirdik projeyi. Üç sene boyunca durmaksızın; temizlik, dijitalizasyon, restorasyon, tasnif, kataloglama... Onlarca asistanla çalıştım bu üç yıl boyunca. Benim yurtdışında olmam gereken dönemlerde onlar devam ettiler. Merve Elveren asistanların koordinasyonunu üstlendi, Vasıf Kortun zaten her aşamayı denetliyordu ve son güne kadar arşive olan ilgisi hiç eksilmedi. Hepimiz açısından çok öğretici bir süreçti, örneğin bir dönem Beyrut’ta Arab Image Foundation ile çalıştım. Özellikle cam levha negatiflerin konservasyonu konusunda bu kurumdan çok şey aldım. Bebek adımları ile başlayan bir iş, yıllar içerisinde bir tecrübeye dönüştü. Öğrencilik yıllarında bu projede asistan olarak yer alan Asena Hayal, Zeynep Beler, Arda Yorgancılar sonrasında harika işler başardılar. Tüm bunları bir araya getirdiğimde, Maryam Şahinyan arşivi esasen bizler açısından bir okul olmuş.

M.B.: Maryam Şahinyan arşiv çalışmasına paralel olarak ‘Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan’ ismiyle bir de kitap çıkardın. Bir arşiv üstüne çalışırken aynı zamanda onu bir kitaba dönüştürmek nasıl bir süreç?

T.S.: 2009’da Stüdyo Osep arşivi de aynı isimli bir kitapla kamuya açıldı. Bu gibi projelerde kitabı öncelikli kılan, sergilerin belli mekânsal ve zamansal takvimlerle sınırlanması. Kuşkusuz kitabın çok daha kolay ulaşılabilir / paylaşılabilir bir mecra olarak devreye girmesi olağanüstü kolaylıklar getiriyor. Kalıcılık açısından da arşivlerin en azından seçili bir bölümünü kitaplar aracılığıyla dolaşıma sokmak büyük avantaj. Hem Osep Minasoğlu, hem de Maryam Şahinyan için hazırlanan kitaplarda ‘Ermeni stüdyo fotoğrafçılığı’ klişesini aşan bir içerik var. Her iki stüdyonun da Cumhuriyet döneminde faaliyet göstermeleri ve birer author (yaratıcı) olarak Osep ve Maryam’ın kendine özgü pozisyonları öngörülenin ötesinde bir tarihsel gerçeklikle karşı karşıya kalmamızı sağlıyor.

ARAS Yayınevi, Ermeni yayıncılık geleneğinin Türkiye’deki son temsilcisi ve buradan çıkan kitapların haliyle sosyal politikte bir ağırlığı var. Örneğin; Osep’i ilk bastığımızda yayınevinin klasik okuyucusu şaşkınlık yaşadı, beklentinin aksine dansözleri, pavyon şarkıcılarını, şov kızlarını, fahişeleri ve ünlü olmak için köyden kente kaçanları fotoğraflıyordu Osep. Arşiv Ermeni kültürüne dair en ufak bir temsiliyet içermiyordu, zira Maryam konservatif kimliğine karşın, bir kadın olarak yine beklentileri aşan fotoğraflar çekiyor. Eski fotoğraflara atfettiğimiz, halı üzerindeki berjer koltukta oturan bir imge var, Ermeni fotoğrafçılara atfedilen bir aura var, ama herkes Rönesans karakteri değil bazıları punk, bunu kırmak son derece güzel. Bu konuda kitaplar sergilerden çok daha etkili oldu. Amsterdam’da müze tarafından benim için kiralanan evin kütüphanesinde karşılaşmıştım Maryam Şahinyan’ın kitabıyla örneğin. Açıp inceledim, notlar alınmış, bazı sayfaları kesilmiş. Bunu bir sergi ile yapmak mümkün değil mesela, kitap İstanbul’dan batıyor New York’tan çıkıyor. Bazen tek bir sayfası.

M.B.: Foto Galatasaray içerik açısından Maryam Şahinyan’ın biyografik bir ontolojisi mi yoksa sadece mesleki yaşamını mı büyüteç altına alıyor. Bunu nasıl tanımlarsınız?

T.S.:
Proje, Maryam Şahinyan’ın profesyonel (mesleki) yaşamı ile sınırlı. Arşivde de kendisine dair kişisel diyebileceğimiz hiçbir şey yok. Arşivin konservasyonu için çalıştığımız üç sene zarfında, Maryam Şahinyan’ın hikayesine çok farklı kaynaklardan ulaştık. Aristokrat bir aile, dedesi Agop Şahinyan Paşa 1877 Meclis-i Mebusan’da Sivas kentini temsil eden milletvekili örneğin. Dünyaya geldiği Sivas’taki Şahinyan Konağı (camlı köşk) hala kentin en önemli sivil mimari eserleri arasında. 1915 sonrası zorunlu olarak İstanbul’da yeni bir hayat kurmaları, haliyle ailenin burada da bir çevre oluşturmasını sağlıyor. Hayatı boyunca hiç evlenmemiş olması bu gibi çalışmalar için çok büyük dezavantaj, fakat hayatta olan yakınları var. Yazılı / sözlü ulaşabildiğimiz tüm kaynakları bir araya getirerek bir ontoloji oluşturduk. Örneğin, mezarını kendimiz keşfettik, başlı başına bir hikaye çünkü Maryam, Meryem, Şahinyan, Şahinoğlu hepsi kayıtlarda mevcut, hepsi mümkün. Kendisinin de gerçek hayatta bazen böyle kullandığını biliyoruz. Fakat tüm bu çaba, öncelikle Maryam Şahinyan’a literatürde tutarlı bir özgeçmiş yaratmak içindi.

Sergi özelinde ise Maryam Şahinyan, kameranın arkasındaki göz, bir tür gizli kahraman. Biz objektifin önündekilerle yüzleşiyoruz, onun gözünden izliyoruz 60 senelik serüveni. Fakat kendisinin bir miktar karanlıkta, fotoğraf çektirmekten çok hoşlanan biri olmadığını da biliyoruz. Hepi topu dört kare vesikalıktan ibaret ona dair ulaşabildiğimiz fotoğraflar. Bu durum Maryam Şahinyan’a dair bir tür gizem yaratıyor, bir bakıma kendi seçtiği mahremiyet alanında koruyoruz onu.

M.B.: “FLASHBLACK” bir arşiv sergisi olarak ele alındığında, siz onu bağlamından koparıp yeni bir mekanda, yeniden bir bağlam içine yerleştiriyorsunuz. Bu sergi nezdinde, Maryam Şahinyan arşivi üzerine bunu nasıl yorumlarsınız?

T.S.: Arşivler yakın tarihe kadar, örneğin Almanya gibi son derece demokratik ülkelerde bile bir şeffaflık problemiydi. Resmi devlet aygıtı kendilerimiz ya da bir başkasına ait veriye ulaşmamızın sınırlarını hangi parametrelere dayanarak çiziyor? Yakın bir dönemde Türkiye’de hiç ulaşılamaz dediğimiz aile kütükleri e-devlet üzerinden erişime açıldı ve aslında istenirse ne denli kolay ulaşılabileceğini gördük. Bazıları bu malzemeye bireysel çabalarıyla zaten ulaşmıştı, fakat daha büyük bir çoğunluk böyle bir imkanı olup olmadığından bile haberdar değildi. Ertesinde benzer bir paylaşım miras hakları üzerinden gerçekleşti. Birçok birey zaten en doğal hakkı olan bir bilgiye ancak lütfedilince ulaşabildi. Özellikle ‘lütuf’ sözcüğünü kullanıyorum, çünkü devletler bizlerle paylaştıklarından çok daha fazlasını saklamakla yükümlüler.

Yakın dönemde bazı sanatçılar bu birikime dönme gereksinimi duydular ve genellikle bireysel arşivleri tercih ettiler. Motivasyonlar farklı olabilir ama esasen arşivler kurgulanmış tarih okumasına birer delik açıyor, izleyicinin tarihle ilişkisini keşfe yoğunlaştırıyordu. Çünkü esasen bildiklerimizden çok daha fazlasını bilememek üzerine kurgulanmış bir sistemde yaşıyoruz. Senelerdir yanı başımızdaki Suriye’de yüzyılın en korkunç savaşlarından biri cereyan ediyor ve bugün hala bu savaş ile ilgili birçok şeyi bilmiyoruz, belki de hiçbir zaman öğrenemeden göçüp gideceğiz. Yanı başımızda olup bitenler bile bu denli muğlak iken, bundan yüz yıl önce gerçekleşmiş bir olayı resmi tarih anlatısına dayanarak çözümlemeye çalışmak kuşkusuz nafile. Tarihe karşı en büyük çaresizliğimiz aynı zamanda tarihin devlet aygıtlarına bağımlı tariflerinden kaynaklanıyor.  

Tarih okumasının dizi senaryolarına indirgendiği bir ortamda, ortalama bir İstanbullunun bir-iki jenerasyon öncesi ile arasındaki kültürel kopukluğu sorgulamaya açmak, aynı zamanda yaşadığımız sürecin tarihselliği ile ilgili. Ne yazık ki, 20. yüzyıldan sonrasına tarih denilmeyen bir anlayış var artık. Bu anlayışa göre, İstanbul, sükseli bir Ortaçağ megalopolü, işte sonra da rezidanslar ve AVM’ler geliyor. O arada aile büyüklerimizi kapsayan jenerasyonlar harcanıyor tabi, onların bir tarihi yok gibi. 17. yüzyılda yaşamış bir karakterin hikayesi bizden bir önceki jenerasyonların hikayelerinden çok daha fazla ilgi görüyor. Halbuki bizim gerçekliğimize yakın olan Ortaçağ kahramanları değil, onların hayatlarıyla kesişebilecek en ufak bir deneyim bugün mümkün değil. Şahinyan arşivinde fotoğraflanan insanların büyük bölümü hala aramızdalar, Elmadağ yokuşundan inerken yanından geçen yaşlı çiftin o arşivdeki çiftlerden biri olma ihtimali sandığından çok daha yüksek. Diğer yandan sanki hiç yaşanmamışçasına ‘ideal bir geçmişe’ gönderme yapıyor fotoğraflar. Asla yakalayamayacağımız kadar uzak / hayal bir geçmişin temsiline. Ama işte gerçek öyle değil. Hangi ara böylesine paradoksal bir kopuş yaşadık, soru bu. Biz en son kimdik? Sahi İstanbul neydi?

M.B.: PİLEVNELİ'deki serginizde karşımıza neler çıkıyor? Mekan içinde arşive dair nasıl bir düzenleme ve yönlendirme var?

T.S.: İstanbul galerilerinin büyük bölümü ya apartman dairelerine ya da binalardaki renöve edilmiş ortak ünitelere (garaj, depo, dükkan vb) konuşlanır. Yakın döneme kadar temelden ‘sanat galerisi’ olarak inşa edilmiş mekanlara pek rastlayamazdık. PİLEVNELİ sıfırdan inşa edilmiş müstakil bir sergi makinesi olarak, çok üstün mekansal avantajlara sahip. Şahinyan arşivi gibi hayli hacimli bir külliyatı, böylesine imkanlı bir mekana yerleştirmenin elbette cazibesi var. Mekanı açıldığı günden itibaren defalarca ziyaret ettim. Tüm katlardan izlenen (fakat hiçbir katın bağlanmadığı) müstakil cephe duvarı beni çok etkiledi. Benzer bir mimari çözümleme Jewish Museum Berlin’de vardır. Binanın bir noktasında duvarlar sizi sıkıştırmaya başlar ve en sıkıştığınız bölümde kafanızı kaldırıp yukarıya bakarsanız, hiçbir katın bağlanmadığı metrelerce yüksekliğin ucundaki aydınlanma deliği ile baş başa kalırsınız, ışık oradan süzülür. Akranı sayılabilecek müzeler arasında, sözünü bundan daha iyi söyleyen bir mimari dil hatırlamıyorum. Yıllar sonra benzer bir hissi galerinin metrelerce yükseklikteki bağlantısız cephe duvarını izlerken yaşadım. Kuşkusuz farklı nedenselliklere dayanan mimari çözümlemeler... Ancak yüksekliği 15 metreye yaklaşan bu müstakil duvara duyduğum ilgiyle başladı diyebilirim Şahinyan arşivinin mekana yerleşmesi, aşama aşama tüm diğer katlara yayıldı. Bu sayede 2011’de dijital olarak gerçekleştirdiğimiz yüzleşmeyi, bu kez fiziksel olarak gerçekleştirebilme imkanı yakaladık.

M.B.: Maryam Şahinyan, dönemine göre eril bir meslek olarak bilinen stüdyo fotoğrafçılığını altmış yıldan fazla sürdürdü. Bu denli zorlu bir iş için kadın olarak üretti ve çalıştı. Onun fotoğraflarını döneme göre nasıl yorumlarsınız? Fotoğraflarında kişi / üslup açısından bir eğilim var mıydı?

T.S.:
Maryam Şahinyan fotografik açıdan mucizeler yaratmadı. 1972’den itibaren tüm İstanbul stüdyolarına renkli fotoğraf teknolojisi girmiş olmasına karşın, 1985 yılına kadar siyah-beyaz fotoğraf çekmeye devam etmiş, 60 sene boyunca kamerasını bile değiştirmeye gerek görmemiş birinden bahsediyoruz. Bu esnada fotoğraf teknolojisi her on yılda bir devrim geçiriyor. Bu teknolojik devrimlerin hiçbiri Şahinyan’ın stüdyosuna uğramıyor mesela. Tabi bu bir yandan çok sanatsal bir tercih gibi de okunabilir, fakat arşivde bize dokunan mesele bu değil. Biz arşivi gündelik yaşama dokunduğu yerden ele alıyoruz. Stüdyo fotoğrafçılığı gibi erkek tekelindeki bir mesleği, 60 sene boyunca kesintisiz olarak sürdüren Maryam Şahinyan yalnızca fotoğraf çekmiyor. Aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin görsel açıdan ulaşılması son derece zor bir kesimini kadrajına alıyor. Foto Galatasaray’ın ‘kadın’, ‘orta sınıf’ ve ‘kentli’ denklemde analiz edebileceğimiz müşteri kitlesi, erkek bakışından ayrıksı bir görsel tarih okumasına olanak tanıyor. Arşivi, Türkiye’nin en özgün görsel külliyatlarından biri konumuna getiren bu bilinçsiz / bilinçli tavır. Bu bağlamda pandoranın kutusu. 

M.B.:Arşivde karşılaştığınız fotoğraflara dönecek olursak, Maryam Şahinyan objektifinden kimleri gördü? Kimleri çekti ve o anları kalıcı hale getirdi?

T.S.: Arşive dair en klişe soru, bu fotoğraflardaki insanların Ermeni olup olmadıkları üzerine gelir. Belli kodlar / kriterler olmadığı sürece, henüz kimsenin fotoğrafına bakıp etnik kökenini saptayabilecek bir teknoloji geliştirmiş değiliz. İlla arşivdekilerin etnik kimliğine dair bir çıkarımda bulunacaksak ben antropolog gözümle yaklaştığımda aslında Rumların çoğunlukta olduğunu görüyorum. Stüdyonun Galatasaray’da bulunması da bu açıdan belirleyici. Çünkü 60’lı yıllara kadar Beyoğlu’nda Rumlar ağırlıktaydı. Diğer yandan, çok fazla rütbeli askerin özellikle eşleriyle birlikte bu stüdyoyu tercih ettiğini görüyoruz. Gayrimüslimlerin askeriyeden rütbe almaları mümkün olmadığına göre demek ki bu insanlar Türk. Zira sünnet kıyafetli çocuklar, 60’lardan itibaren stüdyoda izlenmeye başlanan göç dalgası, ‘Yeni İstanbullular’, stüdyonun her kesime hizmet verdiğini kanıtlıyor. Bu açıdan, Maryam Şahinyan asla bir cemaat fotoğrafçısı gibi algılanmamalı. Zaten bir kadının teknik olarak cemaat fotoğrafçılığı yapması pek olası değil. Stüdyonun pozisyonunu kadınlar belirliyor ve bu da farklı zümrelerden kadınların bugünkünden çok daha fazla ortak değeri paylaştıklarını (ayrışmış olmadıklarını) kanıtlıyor.

M.B.: Ülkede yaşanan modernleşme süreci içinde, yeni gelen her katman, bir diğerini yıkıp, kendisini var etme süreci taşıyor. Bu noktada yıktığını yok sayan bir eylemden dolayı modernleşmeden ziyade kültürel, toplumsal bir yok oluş süreci aslında bariz olarak göz önüne geliyor. Kişisel olduğu kadar sosyal normların da yok edildiği bir zamanda bu arşiv üstüne çalışmak nasıl bir durumdu?

T.S.: Biz bu arşiv üzerinde çalışmaya başladığımızda Türkiye tarihinin en umut vadeden dönemlerini yaşıyorduk. AB ile ilişkiler tarihin en iyi seviyesinde, yüzünü demokrasiye dönmüş, tabu sayılan birçok konu rahatlıkla tartışılmaya başlanmış, kültürel alanda ardı ardına yatırımların geldiği bir dönemdi. Çok sürmedi, rüyaymış meğer. Akabinde derin bir kabusla uyandık gerçeğe ve bugün bu noktadayız. O nedenle, bugünün koşullarında bu arşivi bir kez daha kamuyla buluşturmanın önemli bir farkı var 2011’den. O gün ‘olasılıklar’ üzerine inşa ediyorduk söylemi. Bugün ise, yanına bile yaklaşamayacağımız bir ütopya anlatısı gibi arşiv... Butik Katia’ya uğrarım ara sıra, breton şapka satışları patladı demişti o dönem. Uzun yıllar hiç satamadığı modelleri satmaya başlamış, en büyük sevinci ise genç kızların butiğe girip bu modellere talip olmasıydı. Konumuz değil elbette, fakat çok yakın bir döneme kadar kültürel alanda müzakere mümkündü ve bunun hepimize getirdiği bir motivasyon vardı.

Şahinyan arşivinin en büyük gizemi, gündelik yaşam sosyolojisinin temsiline dayanmasıdır. Ancak o gün biz bu konu üzerine tartışırken (henüz Gezi bile olmamış) birçokları meselenin bu yönünü kavramakta güçlük çekti. Ancak geçirdiğimiz 7 sene içerisinde Türkiye’de çok şey değişti. İstanbul özelinde, arşivde 70 senede izlenen dönüşüme, bizler 7 sene içerisinde tanık olduk. Kendi sokağımızda birer yabancı gibi yaşamaya başladık. Hepimiz ‘azınlık’ fikri üzerine bir daha düşündük. Sayısal çoğunluk belirlemez azınlığı... Amerika’nın birçok yerinde Hispanikler çoğunluk olmalarına karşın azınlıktırlar. Sayısal olarak çoğunluk olmamıza rağmen, uzunca süredir içgüdüsel olarak ‘azınlık’ hissediyoruz. Bu öyle çok da teorik bir çıkarım değil, bindiğim taksi şoförü durup dururken ‘kendi ülkemizde mülteci olduk’ deyiverdi geçen gün, ‘hayrola ne oldu?’ dedim, ‘Türk olduğum için abi...’ dedi. Milliyetçi eğilimleri yüksek bir insan bunu söyleyen, o da artık aidiyet krizinin bir bileşeni.

M.B.: Bu his daha öncesinde de farklı topluluklar arasında yaşanmaktaydı, sanırım bugün en büyük fark çoğunluğa yayılmış olması.

T.S.: Kuşkusuz, hep bu oluyordu, olmuştu... Fakat bugün, Türkiye’de ilk kez ‘beyaz Türk’ olarak tabir edilen orta sınıf, kendisini çemberin dışında hissediyor. Burası belirleyici, çünkü o kimliğin aşınması, bütün bir birikimin aşınması anlamına geliyor. ‘Orta sınıf beyaz Türk’ olarak tabir ettiğimiz çok ideal bir model mi ayrıca tartışılır. Fakat modernist ve seküler bir model, iki yüz seneyi aşkın bir modernizm birikiminin ürettiği insan tipi... Belli bir gündelik yaşam kültürü geliştirmiş, kadın haklarına duyarlı, serbest ve eleştirel düşünceye açık, yüzünü Batılı değerlere dönmüş, ahlak anlayışı buna göre şekillenmiş... Yeni toplum mühendisliği, bu modeli ortadan kaldırmaya ant içmiş görülüyor. Peki yerine ne koyuyoruz, kimleri öneriyoruz? Orası vahim, birçok Ortadoğu ülkesinde bulundum, bir dönem Ortadoğu çalıştım. 2016-17 yılı boyunca İstiklal Caddesi’nde gördüğüm selefi ve vahabi yoğunluğunu, Kahire ya da Tahran sokaklarında görmedim. Bunun bir anlamı olduğu açık... Birileri benim yaşam değerlerimi benden almaya gelmiş ve bunu büyük bir rahatlıkla yapabileceği konusunda güvence almış gibi davranıyor. Bindiğim o taksi şoförü de bunun böyle olduğunu görüyor. Aşınma bu şekilde devam ederse, çok değil 30 sene sonra, biz Gezi’nin çocukları da, aynen Şahinyan arşivindekiler gibi olacağız. Fotoğraflarımızı duvarlara asacaklar, ifadelerimizi inceleyecekler, güzel olduğumuza kanaat getirecekler ve hatta bize duydukları ‘özlem’den bahsedecekler... 

M.B.: Maryam Şahinyan bu ülkede yaşamış ve modern Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı olarak hayatını sürdürmüş. Onun objektifinden ülkedeki sosyolojik, politik ve kültürel değişimleri izlemek mümkün mü? Ayrıca bir kadın olarak fotoğrafçılık yapmasının dönemin muhafazakar yapısı açısından avantaj ve dezavantajları olmuş mudur?

T.S.: Arşivin en parlak yılları 40’lar, bu dönem 50’lerin ortasında bir kez daha ivme kazanıyor, 60’lı yılların başına kadar da devam ediyor. Sonra başka bir katman geliyor. 1964 çok kritik bir tarih örneğin, Türkiye’nin tek taraflı olarak İstanbullu Rumların ikamet izinlerini kaldırmasıyla binlerce kadın buharlaşıyor arşivden. O tarihe kadar belli bir süreklilik içerisinde izleyebildiğimiz yüzler aniden kayboluyor. 60’lı yılların sonunda iç göç dalgasını izleme başlıyoruz, 70’lerle birlikte bu durum tavan yapıyor. 80’lerde ise başka bir İstanbul var artık, arabesk giriyor stüdyoya. Ne ironidir ki, arşive kronolojik olarak baktığımızda ne kadar geriye gidersek o denli modern yüzlerle karşılaşıyoruz. Arşiv, günümüze yaklaştıkça çocuk sayısı artıyor, kıyafetler dönüşüyor, kadınlar el pençe ayakta dururken erkekler koltuklara kuruluyor. Özellikle 70’li yıllardan itibaren arşivde tanık olmadığımız türden bir feodalitenin stüdyoya girişini izliyoruz. Bu kronolojide, en çok mizansenlerin dönüşümü yaralar beni, kadınların eşlerinin yanındaki o ezilmiş halleri... Halbuki bir önceki dönemde kadınlar için bir özgürlük alanıdır stüdyo. Maryam Şahinyan ortalama bir stüdyo fotoğrafçısından beklenen performanstan çok daha uzun süre çalışmaya devam ediyor, onun perspektifinden yaklaştığımızda her açıdan yaralayıcı bir final olmalı.

M.B.: Son olarak böyle bir arşiv ve değeri hiç bilinmemiş ve unutulmaya yüz tutmuş binlerce negatif ve oldukça kıymetli bir kadın fotoğrafçı olarak Maryam Şahinyan arşivi üstüne çalışmak size nasıl hissettirdi? Bu arşivi gün yüzüne çıkarmak, onu yalnızlığından koparıp kamuya açmak ve görünürlük kazandırmak nasıldı?

T.S.: Arşivin konservasyonu süresince duygu yoğunluğu yaşama konforum yoktu. Bugün olsa belki bir kez daha düşüneceğim türden zorlu bir süreçti ve konuya duygusal açıdan yaklaşmak beni büsbütün mahvedecekti. Stüdyoya girdiğim an robotlaşıyordum, bu şekilde üstesinden gelmeye çalışıyordum. Fakat şu çok sık oluyordu, akşamları Garanti Han’daki stüdyodan çıkıp, İstiklal Caddesi’nde kalabalığın arasına karışınca bir tür şaşkınlık yaşıyordum. Bütün gün arşivdeki insanların yüzlerine bakmaktan gerçek hayattaki yüzler yabancı gelmeye başlamıştı artık. Farkında olmadan arşivdeki yüzleri arıyordum. Bir de fotoğrafın ölümle ilişkisi var. Düşünün ki, o gün Maryam Şahinyan tarafından kutularına kapatılmış filmler yarım asır sonra ilk kez sizin tarafınızdan açılıyor. Her bir tabaka filmi, neredeyse is haline gelmiş simsiyah bir tabakadan temizliyorsunuz ve bu is tabakasının altından bir çift göz çıkıyor, gözlerinizin içine bakıyor. Bunu üç sene boyunca yapıyorsunuz ve her gün ortalama 150-200 farklı silüet ile göz göze kalıyorsunuz. Bu insanların bir kısmının hayatta olduğunu biliyoruz. Fakat bir bölümü de artık aramızda değil. İlkel kabilelerin bazılarında fotoğrafın ruhu teslim aldığına dair bir inanış vardır, bu nedenle yakın döneme kadar fotoğraftan uzak kalan topluluklar olduğunu biliyoruz. Teslim almak değil belki, fakat tin, bir şekilde ilişiyor fotoğrafa. Özellikle gümüş emisyonlu cam levha negatiflere. Roland Barthes’ın ‘punctum’ olarak tarif ettiği şey, fotoğraftan çıkıp size saplanır. Hayatınız boyunca taşıyacağınız türden bir iz bırakır.


Kaynak: "Sahi, İstanbul neydi? 
by Melike BAYIK, Mayıs 2018, sayı: 52, IstanbulArtNews